Diyanet İşleri
Rabbini gönülden ve korkarak içinden hafif bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini an ve gafillerden olma.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Rabbini, öz benliğinin içinde yalvarıp ürpererek, bağırtılı olmayan bir sesle sabah-akşam zikret. Sakın gafillerden olma!
Süleyman Ateş
Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma!
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ey Resul! Rabbin olan Allah'ı boyun eğerek, tevazu ve korku içinde zikret. Günün ilk vaktinde ve sonunda bu iki vaktin faziletini elde etmek için dua ederken ne sesini yükselt, ne de alçalt. Allah Teâlâ'yı zikretmekten gafil olma.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
205- Rabbini içinden, yalvararak, korkarak ve yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam an ve gafillerden olma. 206- Şüphe yok ki Rabbinin katındakiler, O’na ibadet etmekten asla büyüklenmezler. O’nu tesbih ederler ve yalnız O’na secde ederler.
205. Yüce Allah’ın anılması hem kalple, hem dille hem de her ikisi ile birlikte olur. Zikrin en mükemmel türü ve hali bu sonuncusudur. Yüce Allah, kulu ve Rasûlü Muhammed’e asaleten, onun dışındakilere de ona tâbi olarak şu emri vermektedir:“Rabbini içinden”, yani ihlasla ve yalnız başına iken, “yalvararak” yakarıp dili ile çeşitli zikir türlerini tekrarlayarak, “korkarak” kalbinden de Allah’tan korkup ameli kabul edilmez diye kalbi titreyip endişe ederek -ki korkmanın alameti amelini tam yapmak, güzel ve salih olması için gayret etmek ve samimi bir niyete sahip olmaktır- “ve yüksek olmayan bir sesle” yani (ne kısık ne yüksek) orta bir yol tutarak; “Namazında yüksek sesle okuma, onda sesini fazla da kısma, bu ikisinin arası bir yol tut.”(el-İsra, 17/110)“sabah” günün başında “akşam” günün sonunda “an!” Bu iki vakitte yapılan zikrin, diğer vakittekilere göre bir üstünlüğü ve bir meziyeti vardır. “Ve gafillerden” Allah’ı unutan, bu yüzden Allah’ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğu kimselerden “olma!” Çünkü bu kimseler, dünya ve âhiret hayırlarından mahrum kalmışlardır. O’nu anmak ve O’na ubudiyette bulunmak ile ele geçecek her türlü mutluluk ve kurtuluştan yüz çevirmişler; buna karşılık kendisi ile uğraşmak bedbahtlık olan ve ziyana götüren şahıs ve işlere yönelmişlerdir. İşte bunlar kulun hakkı ile riâyet etmesi gereken adabın bir bölümüdür: Gece ve gündüzün bütün vakitlerinde, özellikle de günün iki ucunda Yüce Allah’ı ihlas ile itaat ile yalvarıp yakararak, zilletini arz ederek, sükunet içerisinde, kalbi ve dili uyumlu olarak, tam bir edep ve vakar içinde dua ve zikre yönelmek, kalp huzuru ile ve gaflete düşmeksizin -Çünkü Allah, gafil kalbin duasını kabul etmez- çokça Allah’ı anmak.
206. Daha sonra Yüce Allah devamlı kendisine ibadet eden, O’na hizmeti sürekli olan kullarından yani meleklerden söz etmektedir ki bu da şu anlama gelmektedir: Allah’ın sizin ibadetinizle kendisine yapılan az ibadeti artırmak, zelil olduğu için de o ibadet sayesinde güçlenmek gibi bir isteği yoktur. O, bununla ancak sizin fayda görmenizi ve sizin bu yolla yaptığınız amellerin mükafatını kat kat fazlasıyla elde ederek kâra geçmenizi istemektedir.” İşte bunu anlatmak üzere Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Rabbinin katındakiler” mukarreb, Arş’ı taşıyan ve Kerrubi melekler, “O’na ibadet etmekten asla büyüklenmezler.” Aksine itaatle boyun eğerler, Rablerinin emirlerine gönülden bağlı kalırlar. Gece-gündüz aralıksız olarak “O’nu tesbih ederler ve yalnız” O’na hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “secde ederler.” O halde kullar da bu Melaike-i Kirama uysunlar ve mutlak egemen ve her şeyi bilen Allah'a ibadeti aralıksız sürdürsünler.
Âraf suresinin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, şükür ve sena yalnız Allah’adır. Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e aile halkına ve ashabına salat ve selam eylesin.
***
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bir önceki âyette Kur’an-ı Kerîm’i dinleme âdâbından söz edildikten sonra burada da zikir âdâbı özetlenmektedir. Sözlükte “bir şeyi kalple veya dil ile anma, hatırlama, akılda tutma” anlamına gelen zikir kelimesi, dinî bir terim olarak “Allah’ı anmak, hatırlamak, dilde ve gönülde tutmak, O’nu unutmamak, gaflet halinde olmamak” mânasında kullanılır; daha özel olarak Allah ismini ve esmâ-i hüsnâyı, “lâ ilâhe illallah” gibi diğer dinî ifade kalıplarını dilde tekrar etmeye de zikir denir. Tarikat ehlinin Allah’ın isimleriyle dinî mahiyetteki başka bazı kelime ve ibareleri belli zamanlarda ve belli sayılarda düzenli olarak dilde tekrar etmeleri de zikir kelimesiyle ifade edilir. Fakat Kur’an-ı Kerîm’de (Ra‘d 13/28; Nûr 24/37) ve hadislerde (Tirmizî, “Du‘â”, 4-8; İbn Mâce, “Edeb”, 53) zikir, genellikle herhangi bir zaman veya sayı belirlemeksizin, müminin dilinde Allah ismini ve zihninde Allah bilincini daima canlı tutmasını ve bu bilinçle yaşamasını ifade eder. Konumuz olan âyette Allah’ı dil ile zikrederken aynı zamanda ruhen de zikir halinde olmak, kulluk şuuru ve edebiyle, Allah’a saygıdan dolayı ürpererek yakarış hali içinde O’nu zikretmek gerektiği belirtilmektedir. Konuyu bütün yönleriyle büyük bir vukufla inceleyen Gazzâlî (İhyâ’, I, 293-304), zikrin bütün ibadetlerin en yücesi ve en faydalısı olduğunu, fakat bu özelliği taşıyabilmesi için zikreden kişinin kalbinde ünsiyet (kendini Allah ile beraber bilme) ve sevgi duygusunun bulunması gerektiğini ifade etmekte; böyle bir ruhî halin eşlik etmediği, sadece dilde kalan zikrin insanın mânevî hayatına ve ahlâkî gelişmesine hiçbir katkıda bulunmadığını belirtmektedir. Nitekim âyetin sonundaki “Gafillerden olma!” uyarısı da bu hususa işaret etmektedir.