Önceki ayet· 58:1Sonraki ayet· 58:3

Mücâdele Suresi 2. Ayet· 58:2

↗ Mücâdele suresi
Medeni
ٱلَّذِينَ يُظَٰهِرُونَ مِنكُم مِّن نِّسَآئِهِم مَّا هُنَّ أُمَّهَٰتِهِمۡۖ إِنۡ أُمَّهَٰتُهُمۡ إِلَّا ٱلَّـٰٓـِٔي وَلَدۡنَهُمۡۚ وَإِنَّهُمۡ لَيَقُولُونَ مُنكَرٗا مِّنَ ٱلۡقَوۡلِ وَزُورٗاۚ وَإِنَّ ٱللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٞ
İçinizde karılarını "zıhar" yapanlar bilsinler ki, karıları anneleri değildir; anneleri ancak, onları doğuranlardır. Doğrusu söyledikleri kötü ve asılsız bir sözdür. Allah şüphesiz affedendir, bağışlayandır
Meal ihtilafı: 3% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
İçinizde karılarını "zıhar" yapanlar bilsinler ki, karıları anneleri değildir; anneleri ancak, onları doğuranlardır. Doğrusu söyledikleri kötü ve asılsız bir sözdür. Allah şüphesiz affedendir, bağışlayandır
Elmalılı Hamdi Yazır
İçinizde zıhâr yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadındır. Şüphesiz onlar çirkin ve yalan bir laf söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, affedici, bağışlayıcıdır.
Yaşar Nuri Öztürk
İçinizden, kadınlarına zıhar edenlerin, o kadınlar anneleri değildir. Onların anneleri ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Böyleleri, kabul edilemez bir söz ve boş bir lakırdı sarf ediyorlar. Bununla birlikte Allah, gerçekten çok affedici, çok bağışlayıcıdır.
Süleyman Ateşen ayrışan
Sizden kadınlara zıhar edenler (sen bana, anamın sırtı gibisin diyenler), bilmelidirler ki o kadınlar, onların anaları değillerdir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar, çirkin ve yalan olan bir söz söylüyorlar. Bununla beraber Allah, affedicidir bağışlayıcıdır.
Diller arası (7 dil)ıraksama 12.1%
İngilizce
Those who pronounce thihar among you [to separate] from their wives - they are not [consequently] their mothers. Their mothers are none but those who gave birth to them. And indeed, they are saying an objectionable statement and a falsehood. But indeed, Allah is Pardoning and Forgiving
Fransızca
Ceux d'entre vous qui répudient leurs femmes, en déclarant qu'elles sont pour eux comme le dos de leurs mères. alors qu'elles ne sont nullement leurs mères, car ils n'ont pour mères que celles qui les ont enfantés. Ils prononcent certes une parole blâmable et mensongère. Allah cependant est Indulgent et Pardonneur
İspanyolca
Quienes digan a sus mujeres: "¡Eres para mí tan ilícita como mi madre!" Sepan que ellas no son sus madres. Sus madres son solo quienes los han dado a luz. Lo que dicen es reprobable y falso, pero Dios es Remisorio, Absolvedor
Rusça
Те из вас, которые объявляют своих жен запретными для себя, говорят слова предосудительные и лживые. Их жены - не матери им, ведь их матерями являются только женщины, которые их родили. Воистину, Аллах - Снисходительный, Прощающий
Endonezce
Orang-orang di antara kamu yang menzihar istrinya, (menganggap istrinya sebagai ibunya, padahal) istri mereka itu bukanlah ibunya. Ibu-ibu mereka hanyalah perempuan yang melahirkannya. Dan sesungguhnya mereka benar-benar telah mengucapkan suatu perkataan yang mungkar dan dusta. Dan sesungguhnya Allah Maha Pemaaf, Maha Pengampun
Bengalce
তোমাদের মধ্যে যারা তাদের স্ত্রীগণকে মাতা বলে ফেলে, তাদের স্ত্রীগণ তাদের মাতা নয়। তাদের মাতা কেবল তারাই, যারা তাদেরকে জন্মদান করেছে। তারা তো অসমীচীন ও ভিত্তিহীন কথাই বলে। নিশ্চয় আল্লাহ মার্জনাকারী, ক্ষমাশীল।
Çince
你们中把妻室当母亲的人们,她们不是他们的母亲;除他们的生身之母外,没有任何人,可以称为他们的母亲;他们的确说出恶言和谎话;安拉确是至宥的,确是至赦的。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
İçlerinden birinin karısına; "Sen bana annemin sırtı gibisin." diyerek zıhar yapanlar var ya onlar bu sözleri ile yalan söylemişlerdir. Onların hanımları anneleri değildir. Onların anneleri ancak onları doğuran kadınlardır. O erkekler bu sözleri söyleyerek çok kötü ve yalan bir söz söylemişlerdir. Şüphesiz Allah, çokça bağışlayandır. O, günahlarınızdan kurtulmanız için size kefareti meşru kılmıştır.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
1- Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 2- İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan söylemektedirler. Şüphesiz Allah pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 3- Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler, (hanımları ile) ilişki kurmadan önce bir köle azad etmelidirler. Size öğüt verilen (hüküm) işte budur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 4- Bunu bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna güç yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır. (Medine’de inmiştir. 22 âyettir) 1. Bu âyet-i kerimeler, ensardan bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişinin, uzun bir beraberlik döneminden ve çoluk çocuğu olduktan sonra hanımını kendisine (zıhar yoluyla) haram kılması üzerine hanımı, ondan yana Allah’a şikâyette bulunmuş ve onun hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tartışmıştı. Ensardan olan bu kişi, oldukça yaşlı birisi idi. Kadın, kendisinin de kocasının da durumunu Allah’a ve Rasûlü’ne bildirmiş, bu konuda ısrar etmişti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin” kendi aranızdaki “karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah” pek çok ihtiyaçların dile getirildiği bütün sesleri her zaman “işitendir, görendir.” O, siyah karıncanın kapkaranlık bir gecede kara kaya üzerindeki hareketini dahi görür. Bu, Yüce Allah’ın işitme ve görmesinin kemâl derece olduğunu, küçük-büyük bütün işleri kuşattığını haber veren bir buyruktur. Bunun kapsamında Yüce Allah’ın bu kadının şikâyetini ve sınandığı bu sıkıntıyı kaldıracağına dair de bir işaret vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, hem bu kadının hem de diğerlerinin hükmünü genel olarak söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 2. Hanıma zıhâr yapmak, kocanın hanımına:“Sen benim için annemin (yahut anne dışında mahrem olan kadınlardan herhangi birisini belirterek) sırtı gibisin”, ya da “Sen bana haramsın”, demesidir. Bu hususta Araplarca kullanılması adet olan (ve sırt anlamına gelen): “ظهر/zahr” kelimesi kullanıldığından dolayı Yüce Allah buna “zıhâr” adını vermiş ve: “İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir” buyurmuştur. Yani nasıl olur da gerçekle ilgisi olmadığını bildikleri böyle bir sözü söyleyerek hanımlarını, kendilerini doğuran annelerine benzetirler? Bundan dolayı Yüce Allah bunun çok vahim bir şey olduğunu belirtip çirkinliğini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan” son derece feci ve gerçekle ilgisi olmayan bir söz “söylemektedirler.”“Şüphesiz Allah” birtakım muhalif davranışlar işlemekle birlikte samimi tevbe ile bunları telâfi eden kimselere karşı “pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” 3. “Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğundaki “dönenler” ifadesinin anlamının ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir görüşe göre bundan kasıt, zıhâr yaptığı hanımı ile cima etmeye karar vermesi demektir. Sadece buna karar vermesi dolayısı ile sözü edilen kefâreti yerine getirmesi gerekmektedir. Buna da Yüce Allah’ın keffâretin cinsel temastan önce gerçekleşeceğine dair açıklaması delildir. Bu da yalnızca karar vermekle olur. Diğer bir görüşe göre dönmek, gerçek manada ilişki kurmaktır. Buna da Yüce Allah’ın: “Sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğu delildir. Çünkü bunların söyledikleri söz, ilişki kurmak hakkındadır. Her iki görüşe göre de “dönme” söz konusu olduğu takdirde bu haram kılmanın kefâreti, -adam öldürme âyetinin (en-Nisâ, 4/92) kayıtladığı üzere- mü’min bir köleyi azat etmektir. Kölenin erkek veya kadın olması fark etmez. Ancak çalışmaya engel olacak kusurlardan uzak olması şarttır. Bu köle azadı “(hanımları ile) ilişki kurmadan önce” olmalıdır. Yani koca bir köle azad etmek sureti ile kefâret ödemedikçe zıhâr yaptığı karısı ile ilişki kurmaktan uzak durmalıdır. "Size öğüt verilen (hüküm) işte budur” açıklamış olduğumuz bu hükümdür. Yüce Allah, sizlere hükmünü uyarı ile birlikte açıklıyor. Çünkü öğüt vermek, uyarı ve teşvik ile birlikte hükmü zikretmektir. Böylece zıhâr yapmak isteyen kimse, bir köle azat etme yükümlülüğü ile karşı karşıya kalacağını hatırlayacak olursa bu işten uzak durur. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Ve herkese amelinin karşılığını verecektir. 4. “Bunu” azad edecek bir köle yahut onun bedelini “bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır.”“Buna” oruç tutmaya “yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır.” Ya -pek çok müfessirin dediği gibi- kendi ülkesinin temel gıdasından onlara yetecek kadarını verir yahut da -bir başka kesimin dediği üzere- her bir yoksula bir mud buğday yahut da onun dışında fıtır sadakası olarak verilebilen şeylerden yarım sa’ verir. Size açıklamış olduğumuz “bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir.” Bu da ona ve diğer hükümlere bağlanmanız ve gereğince amel etmeniz ile olur. Allah’ın hükümlerine bağlanıp gereklerince amel etmek de imandandır. Hatta asıl maksat bunlardır. Bunlarla iman artar, kemâle erir ve gelişme gösterir. "Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.” Bu sınırlar, yasaklara düşmeyi engeller. O bakımdan bu sınırların aşılmaması ve onlara karşı kusur işlenmemesi gerekir. “Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır.” Bu âyet-i kerimelerde birtakım hükümler bulunmaktadır ki bazıları şunlardır: 1. Yüce Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır, onlara önem vermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu musibetzede hanımın şikâyetini söz konusu etmekte, şikâyet konusunu izale edip onun başındaki bu musibeti kaldırmaktadır. Hatta genel hükmü itibari ile böyle bir sıkıntıyı, bu durum ile karşı karşıya kalan herkesten kaldırmıştır. 2. Zıhâr; hanımı haram kılmaya dair özel bir durumdur. Çünkü Yüce Allah:“Hanımlarına zıhâr yapanlar” buyurmaktadır. Buna göre bir kimse, cariyesini kendisine haram kılacak olursa bu zıhâr olmaz. Aksine bu; yiyecek, içecek vb. gibi helâl olan şeyleri haram kılmak kabilindendir ki, bunlardan dolayı sadece yemin kefâreti vermek gerekir. 3. Bir hanım ile evlenmeden önce ona karşı yapılan zıhâr geçersizdir. Çünkü zıhâr yaptığı vakitte o kadın, onun hanımı değildir. Nitekim böyle bir hanımı boşaması da geçerli olmaz. İster bunu hemen diye ifadelendirsin, ister başka bir şarta bağlı olarak yapsın, fark etmez. 4. Zıhâr yapmak haramdır. Çünkü Yüce Allah bunu:“çok çirkin bir söz ve yalan” olarak nitelendirmiştir. 5. Yüce Allah, hem hükme hem de bu hükmün hikmetine dikkat çekmektedir. Zira Yüce Allah:“Hanımları onların anaları değildir” buyurmaktadır. 6. Kocanın hanımına “anacığım, kardeşim/bacım” ve benzeri ifadelerle seslenmesi mekruhtur. Çünkü bu, haram bir işe benzemektedir. 7. Keffaret sırf zıhâr yapmakla değil zıhâr yapanın söylediği sözden dönmesi sureti ile farz olur. Bu dönmenin ne olduğu da az önce iki görüş şeklinde geçmişti. 8. Keffaret maksadı ile azat edilen kölenin küçük, büyük, erkek veya kadın olması fark etmez. Çünkü bu konuda âyet-i kerimenin ifadesi mutlaktır. 9. Eğer köle azat edilecekse yahut oruç tutulacaksa bunun ilişkiden önce gerçekleştirilmesi gerekir. Nitekim Yüce Allah, bunu böyle kayıtlamıştır. Yemek yedirme keffâreti ise böyle değildir. Bu kefaret yerine getirilirken kadınla ilişki kurmak caiz olur. 10. Temastan önce keffârette bulunmanın farz kılınışındaki hikmet, bunun bu keffâreti gerçekleştirmeyi daha bir tetikleyici olması olsa gerektir. Çünkü bu kimse hanımı ile ilişkide bulunmayı arzu etmekle birlikte bunun ancak keffâretten sonra mümkün olduğunu bilirse bu keffâreti bir an önce yerine getirmek için elini çabuk tutar. 11. Altmış yoksulu doyurmakta altmış kişi olması şarttır. Altmış yoksulun yemeğini bir araya toplasa ve onu bir kişiye yahut da altmıştan daha az sayıda kimseye verecek olursa bu caiz olmaz. Çünkü Yüce Allah:“Altmış yoksul doyurmalıdır” buyurmaktadır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyetlerde, Câhiliye dönemi âdetine göre eşlerin, tekrar birleşmelerine imkân vermeyecek biçimde ayrılmaları sonucunu doğuran ve kadına zarar veren bir boşama türü olan zıhâr uygulaması âyetlerin inmesinden kısa bir süre önce meydana gelen bir olayla ilintilendirilerek yerilmiş ve bu konuda yeni bir düzenleme getirilmiştir. Bir erkek karısından kesin olarak ayrılmak istediği zaman ona “Sen bana anamın sırtı gibisin” der ve artık karısı ona yasak sayılırdı. İşte bu sözde, annesinin mahrem bir yerini belirtmek üzere “sırt” anlamına gelen zahr kelimesi kullanıldığından, hukukî sonucu olan bu işleme de belirtilen kelimeden türetilerek “zıhâr, zıhâr yapma” deniyordu. Câhiliye toplumunda erkekle karısı veya onun akrabaları arasında bir husumet ortaya çıktığında zıhâr yeminine baş vurulurdu, bu o topluma özgü yemin türlerinden biriydi (Cevâd Ali, el-Mufassal fî târîhi’l-‘Arab kable’l-İslâm, V, 550-551). İbn Âşûr bu konuda şöyle bir açıklama yapar: Öyle sanıyorum ki bu tarz boşama, yahudilerle sıkı sosyal ilişkiler içinde bulunan Yesrib (Medine) çevresindeki Araplar’ın âdetiydi ve bunu eşlerini kendilerine kesin biçimde yasaklama ifadesi olarak kullanırlarken yahudi geleneğinden etkilenmişlerdi. Zira yahudilerde kadına arkadan yaklaşmak yasaktı; böylece bu anlayışla (“arka” anlamına gelen zahr kelimesi) erkeğin en yakın mahremi olan “anne” unsuru bir araya getirilerek mübalağalı ve kesin bir ayrılık formülü oluşturuldu. Yine sanıyoruz ki zıhâr sözünü ilk söyleyen kişiyi buna yönelten âmil, öfke dolu bir halde bulunması ve bir küfür ifadesi kullanmak istemesi olmalıdır; nitekim âyette bu söz “çirkin ve asılsız” olarak nitelenmiştir. Bu usul Mekke, Tihâme, Necid gibi bölgelerde bilinen bir Arap âdeti değildi; bu bölge insanlarının sözlerinde buna dair bir ize rastlamadık. Kur’an’da sadece Medine döneminde inen iki sûrede (Ahzâb ve Mücâdele) zikredilmesi de bu tesbiti doğrular niteliktedir (XXVIII, 11, 13). Âyetlerin iniş sebebi olarak gösterilen olay özetle şöyledir: Ensardan Evs b. Sâmit bir sebeple kızıp hanımı Havle (veya Huveyle) bint Sa‘lebe’ye zıhâr yapmıştı (“Sırtın anamın sırtıdır” demişti). Çok geçmeden söylediğine pişman oldu ve evliliğe dönüş yapmak istedi. Bu, müslüman toplumun karşılaştığı ilk zıhâr uygulamasıydı. Kadın geleneğe göre yasak olan bu ilişkiyi bu halde sürdürmeyi kabul etmedi. Sonunda duruma bir çare bulması için Resûlullah’a başvurdu. Gençliğini kocası uğruna tükettiğini, ona çocuklar verdiğini ama şimdi yaşlanınca kapı dışarı edildiğini dertli dertli anlattı. Hz. Peygamber bu konuda ilâhî bir bildirim almadığını ve bilinen hükümden (haramlık) başka bir çözüm söyleyemeyeceğini belirtti. Kadın durumun çok vahim olduğunu tekrar tekrar ifade ettiyse de farklı bir cevap alamadı. Daha sonra kadın Allah’a yalvarmaya ve halinden yakınmaya başladı. “Allah’ım! Çok yalnızım. Bu ayrılık bana çok acı verecek. Küçük çocuklarım var; onları babalarına bıraksam perişan olurlar, kendime alsam aç kalırlar. Halimi sana arzediyorum, beni bu sıkıntıdan kurtar; resulünün dilinden bir vahiy inzâl buyur!” diye dua ediyordu. Kısa bir süre sonra bu âyetler indi. Hz. Peygamber onu müjdeledi ve âyetleri okudu. Ardından kocasını çağırtıp onun durumunu öğrendi; köle âzat edemeyeceğini, iki ay peş peşe oruç tutamayacağını ve altmış fakiri doyuracak kadar malî imkânının da bulunmadığını anlayınca ona bir miktar yardımda bulundu ve bereketlenmesi için dua etti. Olaya tanık olan Hz. Âişe, “Bütün sesleri işiten Allah ne kadar yüce! O kadın durumunu anlatırken ve Allah’a yalvarırken öylesine yavaş ve fısıltıyla konuşuyordu ki dediklerinin bir kısmını işitemiyordum” diyerek âdeta ilk âyetin, “Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir” meâlindeki kısmını tefsir etmiş oluyordu (Ebû Dâvûd, “Talâk”, 17; Nesâî, “Talâk”, 33; konuyla ilgili rivayetler için bk. Taberî, XXVIII, 1-6; Zemahşerî, IV, 70-71; İbn Atıyye, V, 272-273). İlk âyet Hz. Peygamber’in tatbikatında kadının toplumsal konumuy­la ilgili önemli bir bilgi içermektedir: Kadın kuşkusuz içinde bulundu­ğu toplumun bir ferdidir ve o esnada mevcut kurallardan ve şartlardan bağımsız bir statüye sahip olması düşünülemez; ama asıl önemli olan, mensup olduğu dinin kendisine bakışını nasıl algıladığıdır. Âyetten açıkça anlaşıldığı üzere kadın, o güne kadar Kur’an’dan ve Hz. Peygam­ber’in uygulamalarından, “herkese problemini en yetkili merciler önünde uygun şekilde seslendirebilmesi ve hakkını arayabilmesi imkânının tanınması gerektiği” ilkesini çıkarabilmiş ve bunun teoride kalmayıp yaşanan bir gerçek olduğunu da görmüştür. Nitekim Havle’nin bu konudaki anlayışı Kur’an tarafından özel biçimde onaylanmış olduğundan Hz. Ömer ona hep ayrı bir saygı duymuş ve halifeliği döneminde etrafındakileri şaşırtacak derecede onunla ilgilenmiştir. 2. âyette zıhâr sözlerinin yakışıksız ve asılsız olduğu belirtilmesine rağmen âyetin sonunda Allah Teâlâ’nın bağışlayıcılığının hatırlatıldığına dikkat edilirse, Kur’an’ın üslûbunun eğitim konusuna da ışık tutan önemli incelikler taşıdığı kolayca anlaşılır. Verilmek istenen mesaj açısından bu âyetlerden çıkan anlamları iki ayrı şıkta ele almak uygun olur: a) Zıhâr konusuna ilişkin değerlendirmeye ve hükmün bildirilmesine geçilmeden önce sûreye “... Kadının sözünü Allah işitmiştir” tarzında pekiştirilmiş bir ifadeyle başlanması, Kur’an’ın üzerinde önemle durduğu adalet ilkesinin uygulamaya taşınabilmesi için, öncelikle zayıfların seslerini duyurmalarına imkân sağlanması ve onların haklarının korunması gereğine özel bir vurgu anlamı içerir. Bu vurgu muhatapların zihnini, belirli bir olay veya konuyla sınırlı olmayan ilkesel bir düşünceye yöneltmekte; bu tür durumlara kayıtsız kalınmaması ve adalet ölçüleri içinde mutlaka bir çözüm bulunması zaruretini ihtar etmektedir. Bu mesajın tabii bir sonucu, bir kesimin veya cinsin (örnek olayda kadının) zayıf düşmüş ve horlanır hale gelmiş olması toplumsal bir realite olsa bile, bu realite başlı başına bir değer hükmü olarak kabul edilip onaylanamaz. b) Konuyla ilgili düzenlemeden ise şu anlaşılmaktadır: Zıhâr uygulamasında esas alınan düşüncenin sakatlığı ortaya konup ona karşı bir tavır alınmış, fakat buna yönelten âmiller varlığını korudukça bu yola başvurabilecekler için konunun tabiatına uygun bir yaptırımın konması tercih edilmiştir. Bu yaptırım da, birincisi o zamana kadar geleneğin sağladığı sonucu tanımama, diğeri bu yolu deneyenleri caydırıcı ama aynı zamanda toplumdaki zayıfların yüzünü güldürücü bir yükümlülük getirme şeklinde olmak üzere iki yönlüdür. İslâm âlimleri zıhârın dinî hükmünü “haram” şeklinde belirledikleri, yani bir müslümanın zıhâr yapmasının dinen yasak olduğu sonucuna ulaştıkları halde (bk. Abdülkerîm Zeydân, VIII, 284), muhtemelen, Kur’an’da ve Sünnet’te yer alması sebebiyle bu konunun teorisi üzerinde geniş biçimde ve –ortadan kalkması değil âdeta geliştirilmesi için çaba harcandığı izlenimi veren– yeni ayrıntılar üreterek durmuşlardır. Öyle ki ilmihal veya fıkıh kitaplarından, bu uygulamanın İslâm tarihi boyunca bütün müslüman toplumlarda yaygın olarak süregeldiği hatta Kur’an’da hükmü bulunduğuna göre bir ölçüde varlığını koruması gerektiği gibi bir kanaat edinilmektedir. Oysa bu konuya temas edilen yerlerde Kur’an ve Sünnet’in mesajına ağırlık verilip Kur’an tarafından ağır bir dille eleştirilen bu tür yanlış düşünce ve eylemlerden uzak durulması gerektiğinin hatırlatılması daha uygun olurdu. Zira böyle bir uygulama yok olup gitse de, bu düzenleme Kur’an’ın bir toplumu nereden alıp kısa bir sürede nereye yükselttiğini gösteren canlı bir örnek olarak her zaman misyonunu ifa edecek ve bu âyetlerdeki mesaj pek çok konuda müslümanların yolunu aydınlatacaktır. Fıkıh kitaplarındaki ayrıntılara girilmeden, âyetlerin getirdiği hükümler etrafındaki belli başlı yorumlar şöyle özetlenebilir: 1) Zıhâr esnasında söylenen sözlerin bir gerçekliği olmadığı gibi, bunların şer‘an geçerliliği de yoktur; bir başka anlatımla, bu yakışıksız sözlerle aile hukuku açısından dinî veya hukukî bir sonuç meydana getirme amacı Kur’an nazarında bir değer taşımamaktadır. 2) Bununla birlikte, eşler arasındaki sevgi ve saygıyı zedeleyen böyle bir beyanın yol açtığı tahribatı onarmak ve evliliği sürdürme iradesindeki kararlılığı açık biçimde ortaya koymak üzere, zıhâr yapanın kefâret ödemesi gerekir. Kefâret, “belli konularda dinen yapılması gerekeni yapmama veya yapılmaması gerekeni yapma sebebiyle, Allah’tan kusurunun bağışlanmasını dileyerek malî veya bedenî bir bedel ödemek” anlamına gelir. Bu, ceza özelliği de bulunan bir tür ibadettir; dolayısıyla, bir gayri müslim zıhâr yaptığında kefâret ödemesi gerekmez. 2. âyette “içinizden” kaydının bulunması da hitabın müslümanlara yönelik olduğunu göstermektedir. Hanefî, Mâlikî ve Zeydiyye mezheplerinde benimsenen hüküm budur. Şâfiî, Hanbelî ve Ca‘ferîler’e göre ise gayri müslimin zıhârına da hüküm bağlanır; o da oruç dışındaki kefâret yollarını uygular; 3. âyetteki ifade genel olup 2. âyetteki kayıt bu genelliği sınırlamaya yeterli değildir. İkinci görüşün izahında daha çok başka deliller ön plana çıkmış görünse de bunun temelinde, toplumdaki yoksulların lehine bir yorum yapma anlayışının bulunduğu söylenebilir. 3) 3. âyetin “Karılarına zıhâr yapıp da sonra dediklerinden dönenler” diye çevrilen kısmı lafzan “... yine dediklerine dönenler” mânasına gelmektedir. Bu ifade hakkında değişik yorumlar yapılmış olmakla birlikte sözün bağlamı ve Resûlullah’ın tatbikatı, burada, zıhâr sözünü söyledikten sonra bundan pişmanlık duyup normal olarak evlilik hayatını sürdürmek isteyenlerin kastedildiğini göstermektedir. 8. âyette aynı ifade kalıbından “menedildikleri işe dönenler yani bunu yine yapanlar” mânasının açıkça anlaşılması, buna da “dediklerini yine yapanlar yani tekrar zıhârda bulunanlar” anlamı verilebileceğini düşündürmekle beraber, âyetlerin iniş sebebi olan olayın cereyan tarzı bu yoruma imkân vermemektedir. Zira bu âyetler inince Hz. Peygamber kendisiyle tartışan kadının kocasına hemen kefâret hükmünü uygulatmış, kefâret hükmünü zıhârı tekrar etme durumuna bağlamamıştır. Taraflardan birinin ölümü veya evliliğe dönüş yapılmaması halinde kefâret gerekmez; fakat eşler boşanıp tekrar evlenecek olurlarsa –o arada kadın başkasıyla evlenip ayrılmış bile olsa– âlimlerin çoğunluğuna göre yine kefâret gerekir, çünkü âyette temastan önce kefâret şart koşulmuştur. Bazı âlimlere göre kefâret söylenen çirkin sözün yani zıhâr ifadesini kullanmanın hükmü olduğu için ölüm ve ayrılık halinde dahi kefâret gerekir. 4) Zıhâr kefâreti, şu üç yoldan biriyle ve imkân bulunduğu sürece âyet­te belirtilen şu sıraya riayet edilerek yerine getirilir: a) Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak. b) Kesintisiz iki ay oruç tutmak. c) Altmış fakiri doyurmak. Başka bazı kefâretlerden farklı olarak burada kölenin mümin olması da şart koşulmamıştır. Atâ, İbrâhim en-Nehaî, Ebû Sevr, Süfyân es-Sevrî gibi müctehidlere, Ahmed b. Hanbel’den bir rivayete, yine Hanefî ve Zâhirî mezheplerine göre hüküm budur. Hanefîler dışındaki üç mezhepte ise, buradaki mutlak ifade Nisâ sûresinin 92. âyetinde kayıtlı ifadeye göre yorumlanarak kölenin mümin olması şartı aranmıştır. Öte yandan, bu kefâret ile bir müslümanı hata ile öldürme kefâreti arasındaki paralellik sebebiyle belirtilen çirkin ve asılsız sözün evlilik birliğinin temelindeki düşünceyi öldürme gibi kabul edildiği ve Allah katında bu beraberliğe yeniden can kazandırabilmenin ancak bu yolla olacağı anlamı çıkarılabilir (yoksulların doyurulması konusunda bilgi için bk. Mâide 5/89). 5) Zıhâr kefâretinin, cinsel temastan önce yerine getirilmiş olması gerekir. İlk iki şıkka gücü yetmeyen yani yoksulları doyurma şıkkını uygulayacak kişi bakımından da hüküm budur. Ancak bazı âlimler âyette üçüncü şıktan söz edilirken “temastan önce” kaydının tekrarlanmamış olması sebebiyle bu durumda kefâret yerine getirilmeden cinsel temasın câiz olduğu kanaatindedirler. Şayet kefâret ödenmeden cinsel temas yapılmışsa, –nikâh bağı sona ermiş olmadığından– bu, gayri meşrû bir ilişki sayılmaz; ama kişi –âdet gören hanımıyla temasta bulunma gibi– Allah’ın yasakladığı bir işi yapmış, günaha girmiş olur. Bu durumda tövbe etmesi ve kefâretini ödemesi gerekir; âlimlerin çoğunluğuna göre tek kefâret yeterlidir. Bazılarına göre bu fiil kefâreti düşürür yani kefâretle de telâfi edilemez bir günah haline gelir, bazılarına göre ise ikinci bir kefâret gerekir. 6) Zıhârın evlilik bağını sona erdirme etkisi Kur’an tarafından onaylanmamış, sadece kefâret gerektiren bir yemin gibi kabul edilmiştir. Buna göre zıhâr yapan erkek evliliğe son vermek istiyorsa normal boşama usulünü izlemek durumundadır. Hem bu yola başvurmama hem evlilik hayatına dönmeme, kadını zarara sokan ve zıhârın Câhiliye dönemindeki sonuçlarını doğuran bir tutum olacağından bu da Kur’an’ın getirdiği hükümle bağdaşmaz. Böyle bir durumda zıhâra, belli bir süre içinde karı koca hayatına dönülmemesi halinde evliliğin sona ermesi sonucunu doğuran özel yemin (“îlâ” = günümüz hukuk terimiyle bir tür “ayrılık”) hükmü uygulanır (bilgi için bk. Bakara 2/226-227). Nitekim bu âyetin nüzûlünden sonra zıhâr lafzının îlâ hükümleri kastedilerek kullanıldığını gösteren örnekler bulunmaktadır (daha fazla bilgi için bk. Zemahşerî, IV, 71-73; Râzî, XXIX, 250-261; İbn Âşûr, XXVIII, 15-19; Abdülkerîm Zeydân, VIII, 281-317). 4. âyetin “Bu, Allah’a ve resulüne imanınızı göstermeniz içindir” diye çevrilen kısmı lafzan “Bu, Allah’a ve resulüne iman etmeniz içindir veya iman etmenizden dolayıdır” anlamına gelmektedir. Bazı müfessirler bu mânayı esas alarak “Allah’ın bunu emrettiğini tasdik etmeniz için” tarzında açıklamalar yapmışlarsa da, “Allah ve resulünün buyruklarına uyup o çirkin ve yalan söze bir daha dönmeyeceğinizi ortaya koymanız için” veya “Allah ve resulüne imanınızın gereğini yerine getirmeniz için” şeklindeki yorum bağlama daha uygun düşmektedir. “Bu” işaret zamiriyle kefârette –imkân durumuna göre– seçenekler tanınması kolaylığının kastedildiği yorumu da yapılmıştır (Taberî, XXVIII, 11; İbn Atıyye, V, 275; Râzî, XXIX, 262; Şevkânî, V, 213). Daha önce inmiş bulunan Ahzâb sûresinin 4-5. âyetlerinde, “Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır, analarınıza benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi analarınız kılmamıştır ... Bunlar sizin kendi iddianızdır, hak ve hakikati Allah söyler, doğru yolu da O gösterir” buyurularak zıhâr uygulaması eleştirilmiş, bu konuda yeni bir hüküm tesis etmeden önce bu davranışın fikrî temeli çürütülmüştür. Ahzâb sûresindeki bu âyetlerin daha sonra indiği görüşü esas alınacak olursa, buradaki ifadeleri Mücâdele sûresinde getirilen hükmü pekiştirme anlamında yorumlamak uygun olur.
Mücâdele Suresi 2. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
İçlerinden birinin karısına; "Sen bana annemin sırtı gibisin." diyerek zıhar yapanlar var ya onlar bu sözleri ile yalan söylemişlerdir. Onların hanımları anneleri değildir. Onların anneleri ancak onları doğuran kadınlardır. O erkekler bu sözleri söyleyerek çok kötü ve yalan bir söz söylemişlerdir. Şüphesiz Allah, çokça bağışlayandır. O, günahlarınızdan kurtulmanız için size kefareti meşru kılmıştır.