TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
55- O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin. Allah onlar sebebiyle ancak dünya hayatında onlara azap etmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını ister. 56- Onlar, kesinlikle sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildir. Fakat onlar korkak bir topluluktur. 57- Eğer sığınacak bir yer veya mağaralar yahut da sokulacak bir delik bulsalardı arkalarını dönüp o tarafa koşarlardı.
55. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bu münafıkların malları da evlatları da seni imrendirmesin. Çünkü bunlarda imrenilecek bir şey yoktur. Bunların aleyhlerine dönüşmesi, ilk olarak bunları Rablerinin rızasının önüne geçirmeleri ve onlar sebebi ile Allah’a isyan etmeleridir. “Allah onlar sebebiyle ancak dünya hayatında onlara azap etmeyi... ister.” Burada azaptan kasıt, bunları elde etmek için karşı karşıya kaldıkları sıkıntılar, bu uğurdaki dur durak bilmeyen çabaları, kalbi gayretleri ve bedeni yorgunluklarıdır. Onların nimet gibi görünen bu şeylerden aldıkları lezzet, çektikleri sıkıntılar ile karşılaştırılacak olursa bu lezzetlerden söz edilmeye bile değmez. Çünkü bunlar, kendilerini Allah’tan ve O’nu anmaktan alıkoyduklarından dolayı onlar aleyhinde dünyada bile ağır bir yük ve vebal olurlar. Bu büyük ve tehlikeli veballerden biri, kalp ve iradeleri ile bunlara bağlanarak onları aşamamaları, bütün isteklerinin ve arzularının onlardan öteye geçememesi, kalplerinde de âhirete hiç yer kalmamasıdır. Bu durum da onların dünyadan “kâfirler olarak çıkmasını” gerektirir. Şimdi, ebedi bedbahtlığı ve sürekli bir pişmanlığı gerektiren böyle bir cezadan daha büyük bir ceza olabilir mi?
56. “Onlar, kesinlikle sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildir” Bu yeminleri etmelerinin sebebi ise onların “korkak bir topluluk” olmalarıdır. Yani başlarına gelecek musibetlerden korkarlar. Kalplerinde gerçek durumlarını açıklamayı sağlayacak cesaret yoktur. Onlar, durumlarını açığa vurdukları takdirde sizden korkarlar, sizin onlardan uzaklaşmanızdan, bunun sonucunda da düşmanların dört bir yandan gelip onları yakamasından ve öldürmesinden korkarlar. Yürekli ve cesur kimse ise gerçek halini -iyi ya da kötü olsun- olduğu gibi açıklar. Fakat münafıklar, korkaklık elbisesine bürünmüş ve yalan ile bezenmişlerdir.
57. Daha sonra Yüce Allah, onların korkaklıklarının büyüklüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer” sıkıntılarla karşı karşıya kaldıklarında “sığınacak bir yer veya” içine girecekleri ve orada yerleşecekleri “mağaralar yahut da sokulacak” ve böylelikle kendilerini korunma altında hissedecekleri “bir delik bulsalardı, arkalarını dönüp” süratle “o tarafa koşarlardı.” Çünkü onların sebat ve metanet gösterebilecekleri melekeleri yoktur.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyetlerde ve ilerideki birçok âyette, münafıkların Resûlullah’ın Tebük Seferi ile ilgili kararı karşısındaki tavırlarına, onlardan bu sefere katılmamak için mazeret ileri sürenlerin ve bazı art niyetlerle sefere katılanların gerçek yüzlerine geniş bir biçimde temas edilmekte, kendilerini mümin olarak gösteren bu iki yüzlü insanlarla birlikte yaşamak zorunda kalan müslümanlar onlara karşı dikkatli ve uyanık olmaya çağrılmaktadır.
Bu sûredeki ve özellikle bu âyetlerdeki ifadelerden anlaşıldığına göre hicretin 9. yılına gelindiğinde, artık münafıkların Hz. Peygamber’i ve müslümanları hafife alan ve yaptıkları her türlü çıkışa ve saygısızlığa katlanılması gerektiğini düşünen bir grup olmaktan uzaklaşıp, kendilerini de Medine toplumunun sadece hak sahibi değil aynı zamanda vecîbeleri olan bir öğesi olarak görmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Zira Mekke’nin fethi ve İslâm davetinin yaygınlık kazanmasıyla Resûlullah’ın konumu oldukça güçlenmiş bulunuyordu.
43. âyetin “Allah seni affetti de” diye çevirdiğimiz ilk cümlesi genellikle “Allah seni affetsin” şeklinde bir dua cümlesi olarak düşünüldüğü için, bu hitaptan Hz. Peygamber’in günah işlemiş bir kimse olduğu anlamını çıkaranlar olmuşsa da İslâm âlimleri bunun isabetsizliğini birçok delille ortaya koymuşlardır. Hatta bazı müfessirler bu ifadenin Arap dilindeki bazı kullanımlarından hareketle yüceltme ve değer verme anlamı taşıdığını belirtmişlerdir (Râzî, XVI, 73). Fakat tercihe şayan görünen yorum, bu cümlenin, sefere katılmaktan muaf tutulmalarını isteyen kimselerin özürlerini insanî açıdan anlaşılabilir sebeplerle –Allah katında isabetli olmayan bir kararla– kabul etmesi yüzünden Resûlullah’ın ahlâken sorumlu tutulamayacağını bildiren bir bağışlama ifadesi olduğu yönündedir. Böyle bir bildirimin amacı öncelikle, Hz. Peygamber’i, söz konusu meselede fazlaca serbest davrandığı kaygısıyla kendini suçlamaktan kurtarmaktır (Esed, I, 362).
Bazı müfessirler, bir taraftan 46. âyette münafıkların sefere katılmamalarının yine Allah’ın iradesiyle olduğunun belirtilmesi, diğer taraftan da onların sefere katılmamak için mazeretler uydurmaları yüzünden kınanmaları arasında uzlaştırıcı yorumlar yapmaya çalışmışlarsa da bu husus âyetin başındaki ifade ve müteakip âyetle birlikte değerlendirildiğinde fikrî insicamla ilgili bir sorun kalmamaktadır, şöyle ki: Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi bu konuda hazırlık yapabilecek durumdaydılar, fakat böyle bir aktivite ortaya koymadılar, bu konudaki sorumluluk kendi tercihleriyle ilgilidir. Bununla birlikte Cenâb-ı Allah, şayet onlar savaşa katılmış olsalardı fitne ve fesat çıkararak müslümanlara zarar vereceklerini de biliyordu, 47. âyette bu husus hatırlatılarak onlar katılmadılar diye üzüntü duyulmasının yersiz olduğuna işaret edilmektedir. 46. âyette onların sefere çıkmasını Allah’ın istemediğinin belirtilmesini ise şöyle açıklamak mümkündür: Her konuda olduğu gibi bu konuda da Cenâb-ı Allah her şeye kadirdir, dileseydi onları –mesuliyetleri bâki kalmak üzere– sefere çıkmaya istekli kılabilirdi, fakat bunu müslümanlar için hayırlı görmedi.
46. âyette yer alan ve “oturun bakalım diğer oturanlarla beraber” şeklinde tercüme ettiğimiz ifadeyi, sefere çıkmamak üzere anlaşan münafıkların birbirlerine söylediği söz veya şeytanın vesvesesi şeklinde açıklayanların yanı sıra, Hz. Peygamber’in onlara izin verirken kullandığı bir cümle veya Allah’ın onlarla ilgili takdirinin ifadesi olarak yorumlayanlar da olmuştur (Râzî, XVI, 79-80). Son yoruma göre bu ifadede, izin isteyen münafıklar, sefere katılmak isteseler de buna gücü yetmeyenler grubuna dahil edilerek kendi iki yüzlülüklerini ayan beyan görmeye çağrılmış ve bizzat kendilerini aşağılamış olduklarına imada bulunulmuştur. İstediği halde mazereti bulunduğu için sefere katılamadığını açıklayan bir kimsenin böyle bir hitap karşısında durumunu gözden geçirmesi ve gerçekten mâzur olanlarla aynı durumda bulunmadığını görmesi halinde artık kendine saygı duyması mümkün değildir.
48. âyette münafıkların bu tutumlarını ilk defa sergilemedikleri, fakat ne yapsalar İslâm mesajının güçlenmesi ve yayılmasını engelleyemedikleri hatırlatılmıştır. Resûlullah’ın Medine’ye geldiği ilk günlerden itibaren münafıkların böyle bir tutum içine girdikleri bilinmektedir; dolayısıyla âyetin genel bir göndermede bulunduğu düşünülebilir (İbn Atıyye, III, 41). Bununla beraber tefsirlerde genellikle burada münafıkların Uhud Savaşı’ndaki hıyanetlerine gönderme yapıldığı belirtilmektedir (Taberî, X, 146-148; İbn Âşûr, VI, 219). Hemen Tebük Seferi öncesindeki günlerde münafıkların yaptıkları entrikalara işaret edildiği yorumu da yapılmıştır (Esed, I, 363).
Tefsirlerde “Aman bana izin ver, başımı derde sokma!” tarzında bir ifade içeren 49. âyetin, münafıklardan belirli kişilerin –özellikle Bizans topraklarında sarışın kadınlarla karşılaşmanın sorunlara yol açması ihtimalini gündeme getiren– sözleri hakkında nâzil olduğuna dair rivayetler yer almaktadır (bk. Taberî, X, 148-149; İbn Atıyye, III, 42). “Başımı derde sokma!” diye tercüme edilen kısım “beni kınama” mânasıyla da açıklanmıştır (Buhârî, “Tefsîrü’l-Kur’ân” 9. sûre, giriş).
50-51. âyetlerde münafıkların Resûlullah’ın ve müslümanların başına gelen kötülüklerden büyük sevinç duyduklarına değinildikten ve müslümanlardan ilâhî takdir ve Allah’a tevekkül konusundaki anlayışlarını onlara karşı bir daha açıklamaları istendikten sonra; 52. âyette müslümanların başına gelecek durumların münafıkların düşündüğü gibi olmayacağına dikkat çekilmektedir. Müminlerin bu konudaki teslimiyetlerini ve inançlarının derinliğini göstermek üzere bu husus yine onların ağızlarından şöyle açıklanmaktadır: Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz, her hâlükârda iki güzellikten biridir; yani ya Allah yolunda şehid olur, çok yüce bir mertebeye erişiriz, ya da savaşın sonunda sağ kalmışsak zafer sevincini yaşarız (Taberî, X, 150-151; İbn Atıyye, III, 43-44). Müslümanların, iki sonuçtan birinin zafer olacağını böyle emin bir şekilde ifade etmelerinin istenmesi, şehitlik mertebesi yanında dünya hayatını hiçe sayarak savaşan askerlerin oluşturduğu bir orduya Allah Teâlâ’nın mutlaka zafer nasip edeceğine işaret sayılabilir. Bu âyetteki, Allah’ın münafıklara kendi katından bir belâ göndereceğine ilişkin ifade, daha çok dünyada başlarına getirilecek bir felâket şeklinde açıklanmış (Taberî, X, 151; Zemahşerî, II, 156) olmakla beraber, burada âhiret azabına işaret edildiği de düşünülebilir (İbn Atıyye, III, 44).
53. âyette münafıkların ister yüce ahlâkî değerler uğruna yapılmış süsü vererek kendiliklerinden yaptıkları harcamalar olsun isterse toplumsal bir görevin ifası zımnında zorunlu olarak yaptıkları ödemeler olsun, bunların Allah katında bir değere sahip olmayacağı belirtilmiş, 54. âyette de bunun gerekçesi açıklanmıştır: Çünkü onlar iman etmiş gibi görünmekle beraber gerçekte Allah’ı ve peygamberini tanımamaktadırlar; namaza sırf zevâhiri kurtarmak için gelirler ve yaptıkları harcamaları da gönülsüz yaparlar. Bu gerekçe 53. âyette yer alan “ister gönüllü harcayın ister gönülsüz” şeklindeki ifadeye de açıklık getirmekte ve bu ifadenin sadece mantıkî bir ihtimale veya dış görünüm itibariyle gönüllü izlenimi veren durumlara işaret amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. Bir başka anlatımla 54. âyet inanç bakımından münafık olan kişiden hiçbir dinî konuda samimi davranış beklenemeyeceğine dikkat çekmektedir. Hal böyle olunca, onların geniş servet veya çok evlât sahibi olmaları, dolayısıyla bu güç sayesinde zaman zaman toplumda hayranlık uyandıran hayır severlik girişimlerinde bulunmaları imrenilecek bir durum olarak görülmemelidir. Zira bütün bunların Allah katında hiçbir değeri yoktur. İşte 55. âyet bu noktayla ilgili bir ikaz içermektedir. Âyetin sonundaki, “çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi (...) murad ediyor” ifadesi ise değişik şekillerde açıklanmıştır. Tâbiîn müfessirlerinden Katâde’ye göre burada şöyle bir mâna kastedilmektedir: O halde dünya hayatında onların malları da evlâtları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara âhirette bunlar sebebiyle eziyet çektirmeyi murat ediyor. İbn Atıyye buradaki “onlarla” mânasına gelen zamirin sadece malları belirtmek üzere kullanılmış olduğu kanaatindedir (III, 45). Münafıkların servet ve evlât çokluğuyla övünmelerinin onlarda aşırı bir dünya hırsı meydana getirdiği ve bunlarda meydana gelen eksilmenin müthiş bir bunalıma yol açtığı, dolayısıyla Allah Teâlâ’nın onlara bu yolla büyük elem ve kederler yaşattığı yorumu da yapılmıştır. Özellikle çocuklarından bir kısmının zaman zaman nifak hastalığından sıyrılıp samimi müslüman olmalarının onlara büyük acı verdiğine dair olaylar bilinmektedir (İbn Âşûr, X, 228-229). Allah’ın, onların inkârcı olarak ölmelerini murat etmesi ise, –Kur’an’ın diğer âyetleri ışığında– onların iradelerini ve tercihlerini kötü istikamette kullanmış ve buna bağlı olarak o sonucu hak etmiş olmaları anlamındadır.
56-57. âyetlerden, münafıkların Medine toplumundaki güç ve etkilerinden çok şey kaybetmiş oldukları ve müslümanlara daha bir yakın görünme çabası içine girdikleri, bununla beraber yürekten inanmış müslümanların hayata ve ilâhî buyruğa –51 ve 52. âyetlerde tasvir edilen– bakışlarından hâlâ çok uzak oldukları anlaşılmaktadır.