Önceki ayet· 60:2Sonraki ayet· 60:4

Mümtehine Suresi 3. Ayet· 60:3

↗ Mümtehine suresi
Medeni
لَن تَنفَعَكُمۡ أَرۡحَامُكُمۡ وَلَآ أَوۡلَٰدُكُمۡۚ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ يَفۡصِلُ بَيۡنَكُمۡۚ وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٞ
Yakınlarınız ve çocuklarınız size kıyamet gününde bir fayda veremezler. Allah onlarla sizi ayırır. Allah işlediklerinizi görendir
Meal ihtilafı: 3% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Yakınlarınız ve çocuklarınız size kıyamet gününde bir fayda veremezler. Allah onlarla sizi ayırır. Allah işlediklerinizi görendir
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir.
Yaşar Nuri Öztürk
Kıyamet gününde ne hısımlarınızın ne de çocuklarınızın size hiçbir yararı olmaz. O, sizi birbirinizden ayıracaktır. Allah, işleyip ürettiklerinizi açık açık görmektedir.
Süleyman Ateş
Kıyamet günü akrabanız ve çocuklarınız size fayda vermez. (Allah) Aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görmektedir.
Diller arası (7 dil)ıraksama 11.7%
İngilizce
Never will your relatives or your children benefit you; the Day of Resurrection He will judge between you. And Allah, of what you do, is Seeing
Fransızca
Ni vos proches parents ni vos enfants ne vous seront d'aucune utilité le Jour de la Résurrection, Il [Allah] décidera entre vous, et Allah est Clairvoyant sur ce que vous faites
İspanyolca
En nada los beneficiarán sus lazos familiares ni sus hijos, el Día de la Resurrección Dios juzgará entre ustedes. Dios sabe cuanto hacen
Rusça
Ни ваши родственники, ни ваши дети не помогут вам. В День воскресения Он рассудит между вами. Аллах видит то, что вы совершаете
Endonezce
Kaum kerabatmu dan anak-anakmu tidak akan bermanfaat bagimu pada hari Kiamat. Dia akan memisahkan antara kamu. Dan Allah Maha Melihat apa yang kamu kerjakan
Bengalce
তোমাদের স্বজন-পরিজন ও সন্তান-সন্ততি কিয়ামতের দিন কোন উপকারে আসবে না। তিনি তোমাদের মধ্যে ফয়সালা করবেন। তোমরা যা কর, আল্লাহ তা দেখেন।
Çince
你们的亲戚和子孙,对於你们绝无裨益,在复活日,你们将被隔绝。安拉是鉴察你们的行为的。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Eğer yakınlarınız ve çocuklarınız için kâfirleri dost edinirseniz; kıyamet günü, ne yakınlığınız ve ne de çocuklarınız size fayda verir. Allah; sizin aranızı ayırır, Cennet ehli olanlar Cennet'e, ateş ehli olanlar ise ateşe girer. Birbirinize hiçbir fayda sağlayamazsınız. Yüce Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Yaptıklarınızdan hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Ona karşılık olarak sizi mükâfatlandıracaktır.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
1- Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimselere sevgi besleyip de onları dost edinmeyin. Zira onlar size gelmiş olan hakkı inkar etmişler ve Rabbiniz olan Allah’a iman ettiniz diye Peygamberi de sizi de (Mekke’den) çıkarmışlardır. Eğer siz yolumda cihâd etmek ve rızamı kazanmak için (yurdunuzdan) çıkmış iseniz (onları asla dost edinmeyin)! Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da pek iyi bildiğim halde siz onlara karşı gizlice sevgi (mi) besliyorsunuz? Sizden kim böyle bir şey yaparsa şüphesiz o, doğru yoldan sapmış olur. 2- Şayet onlar sizi ellerine geçirecek olurlarsa size düşman kesilirler. Elleriyle de dilleriyle de size kötülük ederler ve kâfir olmanızı arzu ederler. 3- Akrabanızın da evlâdınızın da size hiçbir faydası olmayacaktır. Kıyamet gününde Allah, aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir. 4- İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi:“Şüphesiz biz, sizden de Allah’ın dışında ibadet ettiğiniz şeylerden de uzağız. Sizi (ve yaptıklarınızı) reddediyoruz. Bizimle sizin aranızda sonsuza kadar düşmanlık ve kin baş göstermiştir. Ta ki sizler yalnızca Allah’a iman edinceye kadar.” İbrahim’in babasına söylediği: “Senin için elbette mağfiret dileyeceğim. Ancak Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamam” sözü (bu güzel örnekten) müstesnâdır. (Yine onlar şöyle demişlerdi:)“Rabbimiz! Yalnız sana tevekkül ettik, yalnız sana yöneldik ve dönüş de yalnız sanadır.” 5- “Rabbimiz! Bizi kafirler için imtihan konusu kılma ve bizi bağışla, ey Rabbimiz! Çünkü Azîz ve Hakîm olan yalnız Sensin.” 6- Andolsun onlarda sizin için, yani Allah’ı ve âhiret gününü umanlar için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur ve O, her türlü hamde layık olandır. 7- Olur ki Allah, sizinle düşman olduğunuz o (müşrikler) arasında bir sevgi meydana getirir. Allah'ın (buna ve her şeye) gücü yeter. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 8- Allah size din hususunda sizinle savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olan (kafirlere) iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever. 9- Allah size ancak sizinle din hususunda savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş kimseleri dost edinmenizi yasaklar. Kim böylelerini dost edinirse işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Medine’de inmiştir. 13 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Müfessirlerin -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- pek çoğunun bildirdiklerine göre bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi, Hâtıb b. Ebî Beltea’nın başından geçen olaydır. Şöyle ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi için hazırlandığında Hâtıb, Mekkeli müşriklere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerlerine yürümek üzere olduğunu haber veren bir mektup yazdı. Bunu münafık olduğundan veya dinde şüphesi bulunduğundan dolayı değil de onlara kendisine minnet duyacakları bir iyilikte bulunmak maksadı ile yazmıştı. Bu mektubunu da bir kadınla göndermişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Hâtıb’ın durumu haber verilince onun gönderdiği kimseler, bu kadın Mekke’ye varmadan yetişmişler ve mektubu ondan almışlardı. Peygamber, Hâtıb’a neden böyle yaptığını sorunca o bir mazeret beyan etmiş ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu özrünü kabul etmişti. Bu âyet-i kerimelerde müşrik olan ve olmayan diğer kâfirleri dost edinmek ve sevgi duyarak onlara haber ulaştırmak, çok ağır ve kesin ifadelerle yasaklanmakta, ayrıca bunun imana aykırı, İbrahim el-Halil’in -salât ve selâm olsun ona- dinine muhalif olduğu ve düşmandan alabildiğine sakınmayı gerektiren akılla da bağdaşmadığı haber verilmektedir. Çünkü düşman, düşmanlık etmek için elinden gelen hiçbir şeyi esirgemez ve düşmanına zarar vermek için her fırsatı değerlendirir. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 1. “Ey iman edenler!” İmanın gereklerini yerine getirenleri dost edinmek, imana düşman olanları da düşman bellemek sureti ile imanınızın gereğini yerine getirin. Çünkü imana düşman olan Allah’a da düşmandır, mü’minlere de düşmandır. "Benim de düşmanım” yani Allah’ın düşmanı “sizin de düşmanınız olan kimselere sevgi besleyip de onları dost edinmeyin.” onları sevmek ve onları sevmenin yollarını izlemek sureti ile bu şekilde davranmayın. Çünkü sevgi oldu mu arkasından yardımlaşma ve dost edinme de gelir. Bunun sonucunda da kul, imandan çıkar ve müminlerden ayrılıp kâfirlere katılmış olur. Kâfirleri dost edinen kimse, aynı zamanda onurunu da kaybetmiş olur. Zira o, kendisi için kötülükten başka bir şey istemeyen en büyük düşmanlarına nasıl dostluk besler? Nasıl Rabbine ve gerçek dostuna muhalefet eder? O Rab ki onun hakkında hayır diler, ona hayır emreder ve onu hayır işlemeye teşvik eder. Mü’min kimseyi kâfirlere düşmanlık beslemesini gerektiren sebepler arasında şu da vardır: Onlar, mü’minlere gelen hakkı inkâr etmişlerdir ki bundan daha büyük bir muhalefet ve isyan da olamaz. Onlar dininizin temelini inkâr etmişler, sizlerin sapık ve hidâyet üzere olmayan kimseler olduğunuzu iddia etmişlerdir. Halbuki kendileri, hakkında en ufak bir şüphe ve tereddüt bulunmayan hakkı inkâr etmişlerdir. Hakkı redden kimsenin bu sözünün doğruluğuna delil olacak herhangi bir kanıt ya da belgesinin bulunmasına ise imkân yoktur. Aksine sadece hakkı bilmek dahi hakkı reddedenin sözünün batıl ve tutarsız olduğuna delildir. Onların size ileri derecedeki düşmanlıklarının bir neticesi olarak “Rabbiniz olan Allah’a iman ettiniz diye Peygamberi de sizi de” ey mü’minler, yurdunuzdan “çıkarmışlardı” ve vatanlarınızdan uzaklaştırmışlardı. Oysa sizin “Rabbiniz olan Allah’a iman etmek” dışında hiçbir günahınız yoktu. Halbuki bütün insanların O’na kulluk etmeleri gerekir. Zira görüp gözeten, besleyen, onlara gizli ve açık nimetleri ihsan eden O’dur. İşte onlar, farzların ve görevlerin başı olan bu emirden yüz çevirirken, sizler bunu yerine getirdiğiniz için size düşmanlık ettiler ve bundan dolayı sizi yurtlarınızdan çıkardılar. Artık her zaman ve her mekânda nitelikleri bu olan kâfirler ile dostluk eden herhangi bir kulda akıl ve insaf kalabilir mi? Din namına onda herhangi bir şey bulunur mu? O kâfirler ki korkuları yahut da güçlü bir engel olmasa bir mü’mine zarar vermekten asla geri durmazlar. "Eğer siz yolumda cihâd etmek ve rızamı kazanmak için (yurdunuzdan) çıkmış iseniz” yani eğer sizin çıkışınız ve bundan gözettiğiniz maksat, Allah’ın adını yüceltmek ve O’nun rızasını elde etmek için Allah yolunda cihad etmek ise bunun gereği olarak şunu bilin ki; Allah’ın dostlarını dost edinmek, düşmanlarını düşman bilmek, O’nun yolunda cihadın en büyüğüdür. Allah’a yakınlaşmak isteyenlerin kendisi ile O’na yakınlaştıkları ve bununla rızasını umdukları en büyük iştir. "Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da pek iyi bildiğim halde siz onlara karşı gizlice sevgi (mi) besliyorsunuz?” Allah'ın gizlediğiniz ve açıkladığınız her şeyi bildiğini pek iyi bildiğiniz halde nasıl olur da kâfirlere içten içe sevgi besler ve bunu içinizde saklarsınız? Bu, mü’minlere saklı kalsa da Allah’a asla gizli kalmaz. O, kullarının hayır ve şer türünden ne gizlediklerini bilir ve onların da karşılığını verir. "Sizden kim böyle bir şey yaparsa” yani Allah bu işten sizi sakındırdıktan sonra kim kâfirleri dost edinirse “şüphesiz o, doğru yoldan sapmış olur.” Çünkü böylelikle o; şeriate, akla, insan onuruna ve insanlığa muhalif bir yol izlemiştir. 2. Daha sonra Yüce Allah, mü’minlerde onlara karşı düşmanlık duygularını harekete geçirmek maksadı ile onların mü’minlere karşı duydukları ileri derecedeki düşmanlıklarını açıklamaktadır:“Şayet onlar sizi ellerine geçirecek olurlarsa” yani sizi yakalar ve size eziyet verecek bir fırsat bulurlarsa “size” açıktan açığa “düşman kesilirler. Elleriyle de” öldürmek, dövmek vb. gibi “dilleriyle” sövmek ve buna benzer sizi rahatsız edecek sözlerle “size kötülük ederler ve kâfir olmanızı arzu ederler.” Çünkü sizden istedikleri esas şey budur. 3. Eğer sizler:“Biz akrabalık ve mal için kâfirlerle dostluk ediyoruz”, deyip de bu tutumun haklılığını delillendirmeye kalkışacak olursanız bilin ki “Akrabanızın da evlâdınızın da” Allah’a karşı “size hiçbir faydası olmayacaktır. Kıyamet gününde Allah, aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Bundan dolayı O, sizin için zararlı olan “kâfirleri dost edinme”yi size yasaklamıştır. 4. Ey mü’minler topluluğu! “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda” ona iman edenlerde “sizin için gerçekten” uyulmaya layık ve size fayda sağlayacak “güzel bir örnek vardır.” Çünkü sizlere İbrahim’in hanif olan dinine tabi olma emri verilmiştir. "Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi:“Şüphesiz biz, sizden de Allah’ın dışında ibadet ettiğiniz şeylerden de uzağız... demişlerdi.” Yani İbrahim ve beraberindeki mü’minler, müşrik kavimlerinden ve Allah’tan başka tapındıklarından uzak olduklarını bildirmişler, sonra da bu düşmanlıklarını gâyet açık bir şekilde ifadelendirerek:“Sizi (ve yaptıklarınızı) reddediyoruz” demişlerdi. “Bizimle sizin aranızda sonsuza kadar düşmanlık ve kin baş göstermiştir.” Kalplerde kin açıkça ortaya çıkmış, oradaki sevgi sona ermiştir, bedenen de düşmanlık ortaya çıkmıştır. Bu düşmanlık ve kinin herhangi bir vakti ya da sınırı da yoktur. Aksine sizler küfrünüzü sürdürmeye devam ettiğiniz sürece bu ebediyen devam edecek, “sizler yalnızca Allah’a iman edinceye kadar” da sürecektir. Ne zaman ki tek olarak Allah’a iman ederseniz, işte o vakit size olan kin ve düşmanlığımız ortadan kalkar, sevgi ve dostluğa dönüşür. İşte ey iman edenler! İbrahim’de ve İbrahim ile birlikte bulunanlarda, iman ve tevhidin gereklerini yerine getirmelerinde, sadece Allah’a ibadet etmeleri ile ilgili bütün hususlarda uyulmaya değer güzel bir örnek vardır. Bundan bir husus müstesnadır. O da şudur:“İbrahim’in” kendisini iman ve tevhide davet ettiği vakit, bunu kabul etmeyen, inatlaşan, şirk koşan, kâfir babası Âzer’e:“söylediği: “Senin için elbette mağfiret dileyeceğim.” Bununla birlikte ben “Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamam” Ama ben Rabbime dua edeceğim, olur ki Rabbime dua etmekten dolayı mahrum kalmam. “sözü (bu güzel örnekten) müstesnâdır.” İşte sizler, İbrahim’in müşrik birisi için yaptığı bu duada ona uyamazsınız. Müşriklere dua edip de: Biz bu konuda İbrahim’in dinine uyuyoruz, diyemezsiniz. Çünkü Yüce Allah bu hususta İbrahim aleyhisselam’ın mazeretini söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı.”(et-Tevbe, 9/114) Yine İbrahim’de onunla birlikte bulunanlarda Allah’a dua edip O’na tevekkül etmeleri, O’na yönelmeleri, acziyetlerini ve kusurlarını itiraf etmeleri hususunda da sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar şöyle demişlerdi:“Rabbimiz, yalnız sana tevekkül ettik.” Bizim için faydalı olacak hususları elde etmek, zararlı şeyleri önlemek hususunda sadece sana güvenip dayandık. Rabbimiz, bu hususta yalnız sana güvendik. "Yalnız sana yöneldik ve dönüş de yalnız sanadır.” Sana itaate, senin razı olacağın şeylere ve sana yakınlaştıracak olan her şeye yöneldik. Biz bunun için çalışıyoruz. Hayır işler yapmak için gayret ediyoruz. Dönüşün yalnız sana olacağını biliyoruz. Bu yüzden senin huzuruna gelmeye hazırlanıyor ve bizi sana yakınlaştıracak ameller işliyoruz. 5. “Rabbimiz, bizi kafirler için imtihan konusu kılma!” Günahlarımız sebebiyle onları bize musallat etme! O zaman bizi dinimizden döndürmeye çalışırlar ve ellerinden geldiğince bizi iman ile ilgili hususlardan alıkoymaya çalışırlar. Aynı şekilde kendileri de dinden iyice uzaklaşırlar. Çünkü onlar kendilerinin galip olduklarını görünce hak üzere olduklarını, bizim de batıl üzere olduğumuzu zannederler, böylece küfür ve azgınlıklarını daha da artırırlar. "ve bizi bağışla, ey Rabbimiz!” İşlediğimiz büyük, küçük günahlarımızı, emrolunduğumuz hususlardaki kusurlarımızı bağışla! “Çünkü” her şeye boyun eğdirici “Azîz” her şeyi yerli yerince koyan “Hakîm olan yalnız Sensin.” O halde izzetin ve hikmetin hakkı için düşmanlarımıza karşı bize zafer ver, günahlarımızı bağışla ve kusurlarımızı ıslah eyle! 6. Daha sonra Yüce Allah, onlara uymayı tekrar teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun onlarda sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar için güzel bir örnek vardır.” Ancak onlara uymak ve onları örnek almak herkes için kolay değildir. Bu, ancak Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağına iman edenler için kolaydır. Çünkü iman, ecir ve mükâfat alacağını ummak, kula her türlü zorluğu kolaylaştırır, çok gibi görünen şeyleri az gösterir, Allah’ın salih kullarına ve peygamberlerine daha çok uymasını sağlar. Çünkü o, böyle bir şeye kendisinin son derece muhtaç olduğunu görür. "Kim” Allah’a itaat etmekten ve Allah’ın peygamberlerine uymaktan “yüz çevirirse” kendisinden başka kimseye zarar veremez. Allah’a da hiçbir zararı olmaz. Çünkü “Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur.” O, bütün yönleri ile tam ve mutlak zengindir, hiçbir yönden hiçbir varlığa muhtaç değildir. “O, her türlü hamde layık olandır.” Yani zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde övgüye layıktır. O, bütün bunlardan dolayı kendisine hamdedilendir. 7. Yüce Allah, mü’minlere, müşriklere karşı düşmanlık beslemelerini, şirk ve küfürlerini sürdürdükçe bu düşmanlıklarını da sürdürmelerini emrettikten sonra şunu da bildirmektedir: Hüküm, ona sebep olan hususa (illete) bağlı olduğundan dolayı, eğer onlar imana girecek olurlarsa o zaman onlara karşı iman sevgisinin beslenmesi söz konusu olur. O halde ey mü’minler, onların imana döneceklerinden yana ümit kesmeyin! “Olur ki Allah, sizinle düşman olduğunuz o (müşrikler) arasında bir sevgi meydana getirir.” Ki bunun sebebi de onların imana dönüşleri olacaktır. "Allah'ın” her şeye “gücü yeter.” Kalplere hidâyet vererek onları bir halden bir hale evirip çevirmesi de buna dahildir. “Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Bağışlamayacağı büyük günah, örtmeyeceği kusur yoktur. “De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.”(ez-Zümer, 39/53) Bu âyet-i kerime ile o sıralarda mü’minlere düşman olan birtakım müşriklerin müslüman olacaklarına dair bir işaret ve müjde bulunmaktadır. Nitekim bu gerçekleşmiştir. Allah’a hamdolsun. 8. Kâfirlere düşmanlık beslemeyi teşvik eden âyet-i kerimeler nâzil olduğunda mü’minler üzerinde gereken etkiyi yaptı, onlar bunu tam anlamı ile yerine getirdiler. Hatta müşrik birtakım akrabaları ile olan bağlarını gözetmenin dahi günah olabileceğinden çekindiler ve bunun bu yasağın kapsamına girdiğini sandılar. Yüce Allah da bu ayetle kendilerine bu tutumların Allah’ın haram kıldığı şeylerin çerçevesine girmediğini haber vermiştir. Buna göre Yüce Allah, akrabalarınızdan olsun başkalarından olsun din hususunda size karşı savaşmamış, sizi ülkelerinizden çıkarmamış durumda olan müşrik kimselere iyilikte bulunup akrabalık bağlarını gözetmenizi, onlara iyilik yapmanızı, iyiliklerine karşılık verip adaletli davranmanızı yasaklamaz. Böylelerinin akrabalık bağını gözetmenizden dolayı sizin için günah söz konusu değildir. Bu durumda olanların bağlarını gözetmekte herhangi bir sakınca ve herhangi bir sorumluluk yoktur. Nitekim Yüce Allah, kâfir olan anne ve babanın müslüman olan çocuklarına hitaben şöyle buyurmaktadır:“Eğer onlar bilmediğin şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünyalık hususlarda onlarla iyi geçin.”(Lokman, 31/15) 9. “Allah size ancak sizinle din hususunda savaşmış” Allah’ın dinine ve O’nun gereklerini yerine getirenlere karşı düşmanlıklarından dolayı dininize karşı savaşmış; “sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza” dair başkalarına “yardım etmiş kimseleri dost edinmenizi yasaklar.” Böylelerine söz ve fiillerinizle yardımcı olup sevgi beslemenizi Allah size yasaklamıştır. Müşrikleri dost edinmek anlamına gelmeyecek şekildeki iyi davranışları ve iyilikte bulunmanızı ise Allah yasaklamamıştır. Aksine bu, akrabalardan olsun, akraba olmayanlardan olsun insanlara ve insanların dışındaki varlıklara iyilikte bulunma emrinin genel kapsamına girmektedir. "Kim böylelerini dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Bu zulüm ise onları dost edinme oranında söz konusu olur. Eğer tam anlamı ile dost edinme söz konusu ise bu, İslâm’ın çerçevesinin dışına çıkartan küfür olur. Bunun dışında da kimisi oldukça ağır bir günah, kimisi ise daha aşağı olmak üzere pek çok mertebe vardır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bir sahâbînin, Mekke’deki yakınlarının güvenliklerini sağlamak amacıyla Hz. Peygamber’in verdiği gizli bir bilgiyi Mekke müşriklerine sızdırmaya teşebbüs etmesi olayı ışığında, müminler değerler sıralamasına riayet hususunda uyarılmakta, düşman tarafta kişinin en yakınları bulunsa bile onlarla, Allah’a ve resulüne iman ve bağlılık ilkesiyle bağdaşmayan, emanete hıyanet niteliği taşıyan ve müslümanların güvenliğini ihlâl eden ilişkiler kurulamayacağı bildirilmektedir. İlk âyetin, sûrenin baş kısmının veya tamamının nüzûl sebebi olarak nakledilen olay özetle şöyledir: Hz. Peygamber Mekke’ye sefer için hazırlık yaparken hedefini gizli tutmuş, sadece sahâbeden belirli kişilere bir sır olarak bunu söylemişti. Konuya ilişkin rivayetler ışığında, bunun Hudeybiye Barış Antlaşması’yla sonuçlanan umre amaçlı sefer veya Mekke’nin fethi için yapılan sefer hazırlığı olduğu yönünde farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Dolayısıyla, birinci ihtimale göre olay hicrî 6., ikinci ihtimale göre 8. yılda meydana gelmiş olmalıdır. Bu hazırlık sürerken âzatlı bir câriye olan Sâre adlı bir kadın Mekke’den Medine’ye gelip maddî yardım için Resûlullah’a başvurdu. Hz. Peygamber ona müslüman olarak mı yoksa sadece göçmen olarak mı geldiğini sordu. O, böyle bir sebeple değil, azatlısı olduğu ailenin Medine’ye hicretinden sonra ihtiyaç içine düşmesinden dolayı geldiğini ve maddî yardıma muhtaç olduğunu ifade etti. Bunun üzerine Resûlullah, onu âzat etmiş bulunan Abdülmuttaliboğulları’nı yardıma teşvik etti. Hz. Peygamber’in kendisine Mekke fethi hazırlığıyla ilgili bilgi verdiği sahâbîlerden Hâtıb b. Ebû Beltea da bu kadına para ve giyecek yardımı yaptı, bu arada onunla Mekkeliler’e hitaben gizli bir mektup gönderdi. Kadın yola çıktıktan sonra Cebrâil (a.s.) durumu Hz. Peygamber’e bildirdi. Resûlullah hemen –aralarında Hz. Ali’nin de bulunduğu– birkaç sahâbîyi görevlendirip ona yetişmelerini ve mektubu alıp getirmelerini emretti (rivayetlerde diğer sahâbîlerin isimleri konusunda farklılıklar bulunmaktadır). Hz. Peygamber kadını –Mekke istikametinde Medine’ye 12 mil mesafede bulunan– Ravzaihâh’a vardıklarında bir deve hevdeci içinde bulacaklarını bildirmişti. Atlarına binip süratle oraya ulaşan sahâbîler onu elleriyle koymuş gibi buldular. Kadın mektubu kolay bulunamayacak şekilde (bir rivayete göre saçının arasına) saklamıştı. Önce direnmek istedi, fakat başka çaresinin olmadığını anlayınca mektubu sakladığı yerden çıkarıp verdi. Kadının getirilmesi veya cezalandırılması tâlimatı bulunmadığı için serbest bırakıldı. Mektup kendisine ulaşınca Hz. Peygamber Hâtıb’ı sorguladı. O, bunun imanındaki bir zaafla ilgili olmadığını ısrarla belirtip gerekçesini şöyle açıkladı: Yanınızdaki muhâcirlerin Kureyşliler’le akrabalığı bulunduğu için Mekke’deki yakınları ve malları korunmaktadır. Ben ise aslen Kureyşli değilim; onun için ben de yakınlarımın himayesini sağlamak üzere onlara bir jest yapmak istedim. Resûlullah “İşin doğrusunu apaçık söyledi” buyurdu. Gerçekten Hâtıb’ın annesi, oğulları ve kardeşleri Mekke’de bulunuyorlardı ve mektubun içeriği de bir münafıklık unsuru taşımıyor, aksine Resûlullah’a olan güçlü inancını ifade ediyordu. Bir rivayete göre mektupta şöyle bir ifade vardı: “Bilin ki Allah’ın peygamberi (s.a.) gece misali sel gibi akacak bir orduyla size doğru gelmeye hazırlanıyor. Allah’a yemin ederim ki o yalnız başına da gelecek olsa Allah onu size karşı muzaffer kılacaktır; çünkü Allah ona olan vaadini mutlaka yerine getirir.” Bununla birlikte önemli bir sırrın böyle bir yolla düşmana haber verilmesi müslümana yaraşmayan bir davranış, büyük bir suç ve günah idi. Nitekim Hâtıb’ın cevabı üzerine Hz. Ömer onun idamını teklif etti. Ama Hz. Peygamber onun Bedir Savaşı’na katılanlardan olduğunu ve Allah’ın onlarla ilgili müjdelerini hatırlatıp buna müsaade etmedi. Ardından bu âyet veya âyetler nâzil oldu. Bu olay üzerine inen kısmın nereye kadar olduğu hususunda farklı rivayetler vardır (bk. Buhârî, “Megāzî”, 9, “Tefsîr”, 60/1; Müslim, “Fezâilü’s-sahâbe”, 161; Müsned, I, 80; Taberî, XXVIII, 58-61; İbn Âşûr, XXVIII, 130-131, 132-133; Elmalılı, VII, 4890-4894). Resûl-i Ekrem’in o günkü şartlarda, anılan kadına müslüman olarak mı yoksa göçmen olarak mı geldiğini sorması, onun da her iki şıkka “hayır” cevabını verip sadece ihtiyaç sebebiyle geldiğini belirtmesi üzerine hiçbir tepki göstermemesi ve tam aksine kadına yardım edilmesini teşvik etmesi onun rahmet peygamberi olduğunu ve insanî erdemler konusundaki üstünlüğünü gösterdiği gibi, inanç özgürlüğüyle ilgili tavrını ortaya koyması açısından da önemlidir. Gördüğü bu insanî muameleye hıyanetle karşılık verip müslümanlar aleyhine casusluk yapan bu kadının yakalanıp getirilmesini istememesi ve onu cezalandırma yönüne gitmemesi ise, Mekke müşrikleriyle ilişkilerde hassas bir dönemden geçiliyor olmasına, böyle haklı bir cezalandırmanın bile kötüye kullanılabileceği ihtimalini dikkate almış bulunmasına bağlanabilir. 1. âyetin “Eğer benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola çıkmışsanız” diye tercüme edilen kısmı metinde, “sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar” cümlesinden sonra yer almakla beraber anlam itibariyle baş tarafla ilgili olduğu için (Taberî, XXVIII, 58) meâlde de öne alınmıştır. Çıkarma eyleminin şimdiki zaman kullanılarak anılması, bazı müfessirlerce, ne büyük bir kötülük yaptıklarını gözler önüne getirme, canlı bir tasvir yapma amacıyla izah edilmiştir. Burada “benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseler” ifadesi kullanılarak, müslümanların husumet düşüncesini ve davranışını yönlendiren âmilin kişisel kin ve garez duygularının olmaması gerektiği, ancak Allah için, kamunun yararı bulunması durumunda düşmanlık edilebileceği yönünde bir uyarı yapılmıştır. Böylece gerek sevgi gerekse nefret konusunda temel kriter “hak” kavramı olmaktadır (Elmalılı, VII, 4895). Nitekim âyetin devamında burada söz konusu edilen kimselerin düşman olarak nitelenme gerekçesi, Hz. Peygamber’i ve Allah’a inanmaları sebebiyle müminleri yurtlarından çıkmaya mecbur etmeleri şeklinde açıklanmış; 8-9. âyetlerde de müslümanlara savaş açıp onlara haksız baskılar uygulamayan gayri müslimlerle iyi ilişkiler içinde olmanın ve hakkaniyete göre hareket etmenin yasaklanmadığı belirtilerek, Kur’an’ın müslüman olmayanları mutlak düşman ilân etme ve onlarla iyi ilişkiler kurmaktan sakındırma gibi bir amacının bulunmadığına açıklık getirilmiştir. Gramer açısından değişik ihtimaller bulunduğundan, âyetin “kendilerine sevgi göstererek” diye çevrilen kısmı için farklı tercümeler vermek mümkündür. Meselâ meâlde olduğu üzere veya “sevgi sebebiyle kendilerine haber uçurarak” şeklinde ana cümleye bağlanabileceği gibi, ara cümle olarak düşünüp “ki onlara sevgi gösteriyorsunuz” ya da yeni bir cümle kabul edip, “Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz” yahut “Sevginizden ötürü onlara haber uçuruyorsunuz” gibi mânalar verilebilir (Şevkânî, V, 242-243; Elmalılı, VII, 4895-4896). Yine “Onlar size gelen gerçeği inkâr etmektedirler” anlamındaki cümlenin öncesine ve sonrasına bağlanması değişik şekillerde olabilmektedir. Âyetin devamında dostluk (yahut özel sevgi bağları) sebebiyle düşmanlara sır veren müslümanlar eleştirilirken “sır” kökünden gelen bir fiil kullanıldığı halde Allah’ın gizlenenleri de bildiği belirtilirken “hafî” kökünden türetilmiş bir fiil kullanılması şöyle bir anlam inceliği taşımaktadır: Sır, herkese açılmayan gizlilikleri ifade eder, hafî ise gönülde gizleneni de kapsar; Allah Teâlâ yalnız belli kimselerle paylaşılan sırları değil, gönüllerde saklananları da bilmektedir (ayrıca bk. Tâhâ 20/7). 2. âyette, bir yandan bağnaz münkirlerin sadece güç ve maddî üstünlüğü esas alan, hak ve ahlâkî değer tanımaz tavırları eleştirilirken bir yandan da müslümanlara düşmana karşı bir üstünlük elde ettiklerinde nasıl davranmaları gerektiği hususunda dolaylı olarak bir uyarı yapılmaktadır. Gerçekten insanlık tarihi, özellikle inanç motifinin ağır bastığı savaşlarda galibiyet elde eden tarafın hasım tarafa vahşet olarak nitelenebilecek muameleler yapmasının örnekleriyle doludur. Buna karşılık müslümanların benzeri konumda oldukları zaman esirlere işkence, küfür, hakaret, tâciz ve tecavüz gibi tavır ve eylemlerden uzak durmaya özen gösterme alışkanlığı kazanmış olmalarıyla, bu ve benzeri âyetler ile Hz. Peygamber’in örnek uygulamaları ışığında oluşan İslâmî öğretiler arasında sıkı bir ilişki vardır. İslâm muhitinde erken dönemlerde, savaş hukukunun insanî esaslarının belirlenmesi esprisine ağırlık veren “siyer” isimli bir ilmî disiplinin ve bu çerçevede geniş bir literatürün ortaya çıkması da bu zihniyet ve tatbikatın teoriye yansıyan belgeleri olarak düşünülebilir. Malazgirt zaferini takiben Alparslan’ın esir düşen Bizans İmparatoru Romen Diyojen’e yaptığı insanî muamele bu konuda meşhur bir örnek olduğu gibi, yine Alparslan’ın esir statüsünde bir komutanı olan Yusuf Hârizmî’yi huzuruna kabul edip onunla tartışırken yaralanması sonucu hayatını kaybetmiş olması da bu açıdan oldukça ilginçtir. Öte yandan âyette, gücü elinde bulunduran tarafın diğer tarafa inanç konusunda baskı yapma arzu ve eğiliminin kınanmış olması da bu konuda önemli bir mesaj içermektedir (ayrıca bk. Tevbe 9/5). Lafzan “Onlar sizi bir yakalasalar” anlamına gelen ifade bu bağlamda “size karşı bir zafer kazansalar, sizi ele geçirseler” mânasındadır (Zemahşerî, IV, 86). İlk âyette yer alan buyruğun gönüllerde yer tutmasını sağlamak üzere, 3. âyette bu dünyadaki yakınlığın davranışlarımızı yönlendirecek yegâne ölçü olamayacağına ve kıyamet günü herkesin kendi davranışlarıyla baş başa kalması sahnesinin daima göz önünde bulundurulması gereğine dikkat çekilmektedir.
Mümtehine Suresi 3. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Eğer yakınlarınız ve çocuklarınız için kâfirleri dost edinirseniz; kıyamet günü, ne yakınlığınız ve ne de çocuklarınız size fayda verir. Allah; sizin aranızı ayırır, Cennet ehli olanlar Cennet'e, ateş ehli olanlar ise ateşe girer. Birbirinize hiçbir fayda sağlayamazsınız. Yüce Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Yaptıklarınızdan hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Ona karşılık olarak sizi mükâfatlandıracaktır.