Diyanet İşlerien ayrışan
Hiçbir peygambere ganimete ve millet malına hiyanet yaraşmaz; haksızlık kim yaparsa, kıyamet günü yaptığı ile gelir, sonra, haksızlık yapılmaksızın herkese kazanmış olduğu ödenir
Elmalılı Hamdi Yazır
Hiçbir peygambere ganimet malını gizlemesi (devletmillet malını aşırması) yaraşmaz. Kim böyle bir aşırma ve ihanette bulunursa kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenerek getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir, onlar haksızlığa da uğramazlar.
Yaşar Nuri Öztürk
Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi/kamu malından aşırması olacak şey değildir. Her kim hıyanet eder, kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir. Sonra her benliğe; kazandığı tam olarak ödenir. Hiç birine zulmedilmez.
Süleyman Ateş
Bir peygamberin aşırması, hiyanet etmesi, olur şey değildir. Kim (emanete hıyanet eder), aşırırsa kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenip getirir. Sonra herkese kazandığı tastamam verilir, hiçbir haksızlığa uğratılmazlar.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Hiçbir peygamberin Allah'ın kendisi için özel kıldığı hariç ganimetten bir şeyi alarak hıyanet etmesi düşünülemez. Sizden kim ganimetten alarak hainlik ederse, kıyamet gününde ayıbı ortaya çıkarılarak cezandırılır. Aldıklarını taşır bir şekilde insanların önüne gelir. Sonra her nefse kazandığının karşılığı eksiksiz tam bir şekilde verilir. Onlara günahlarının arttırılması ya da iyiliklerinin azaltılması ile zulmedilmez.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
161- Bir peygamber için hıyanet etmek olacak şey değildir. Kim hıyanet ederse Kıyamet günü o hıyanet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese ne kazandı ise eksiksiz ödenir ve onlara zulmedilmez.
161. Hıyanet (الغلول); ganimetten bir şeyler alıp gizlemek ve bir insanın sorumluluğu altında olan herhangi bir malda hainlik etmesi demektir. Bu, icmâ ile haram kılınmıştır, hatta büyük günahlardan birisidir. Nitekim bu âyet-i kerime de bunun dışındaki naslar da buna delil teşkil etmektedir. İşte şanı Yüce Allah, hiçbir Peygamber hakkında hıyanetin söz konusu olmayacağını ve esasen böyle bir şeyin onlara yakışmayacağını haber vermektedir. Çünkü hıyanet -bilindigi gibi- en büyük günahlardan ve en çirkin kusurlardan birisidir. Şanı Yüce Allah ise peygamberlerini onlara leke getirecek, onların eleştirilmesine ve onlara dil uzatılmasına sebep teşkil edecek her bir husustan korumuştur. Ahlâkları itibari ile âlemlerin en faziletlileri, nefisleri itibariyle en temizleri, insanlar arasında en güzel, en hoş ve her türlü kusurdan en uzak ve nezih kimseler kılmıştır. Risaletini onlara vermiştir, hikmetinin kaynağını onlar kılmıştır:“Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir.”(el-En’am, 6/124) Kulun yalnızca peygamberlerden birisini tanıması, onların hepsinin de kendileri hakkında olumsuz eleştirileri gerektirecek her bir husustan uzak olduklarına kesin hüküm vermesi için yeterlidir. Düşmanları tarafından haklarında söylenen her bir şeyin yersiz ve tutarsız olduğunu kabul etmek için ayrıca bir delile ihtiyacı olmaz. Çünkü bir kimsenin onların peygamberliğini bilmesi, bu gibi iddiaları reddetmeyi gerektirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, peygamberlerden herhangi birisinin böyle bir fiili yapmalarının imkânsız olduğunu ifade eden bir üslupla:“Bir peygamber için hıyanet etmek olacak şey değildir” buyurmaktadır. Yâni böyle bir şey imkânsızdır; Yüce Allah onları peygamberliği için seçmişken böyle bir işi yapmalarına ihtimal olamaz. Daha sonra Yüce Allah hıyanet edip ganimetten çalan kimseler hakkındaki tehdidini söz konusu ederek:“Kim hıyanet ederse Kıyamet günü o hıyanet ettiği şeyle gelir” buyurmaktadır. Yâni hıyanet ederek elde ettiği o şey eğer bir hayvan, bir eşya ya da başka bir şey ise sırtında onu taşıyarak getirir ve Kıyamet gününde onunla azap görür. “Sonra herkese” ister hıyanet eden ister bir başkası olsun “ne kazandıysa eksiksiz ödenir.” Herkese kazancına uygun olarak ecri ve mükâfatı yahut da günahının karşılığı verilir. “ve onlara zulmedilmez.” Yani günahları artırılmayacağı gibi iyiliklerinden de herhangi birisi karşılıksız bırakılmaz. Bu âyet-i kerimede kullanılan ifadenin güzelliği üzerinde düşünelim. Şanı Yüce Allah hainlik edenin cezasını söz konusu edip Kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyi getireceğini belirtmiş ve amelinin karşılığını ona tam olarak vererek onu cezalandıracağını zikretmiştir. Burada yalnızca hıyanet edenin söz konusu edilmesi -mefhumu itibari ile- diğer amelde bulunan şahısların amellerinin karşılığını tastamam almama ihtimalini hatıra getireceğinden dolayı devamla hem hıyanet edeni hem de başkalarını kapsayacak şekilde herkesi kapsayan bir ifade kullanılmıştır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Uhud Savaşı’nda Hz. Peygamber’in stratejik bir noktaya yerleştirdiği okçuların bir kısmı, başlangıçta İslâm ordusunun müşrik saldırılarını püskürttüğünü görünce zaferin kazanıldığını ve herkesin aldığı ganimetin kendisinin olacağını zannederek nöbet yerini terkettiler. Onların bu şekilde görev yerlerini bırakmaları savaşın müslümanların aleyhine dönmesine sebep oldu. Hz. Peygamber “Bizim ganimetleri taksim etmeyip gizleyeceğimizi mi sandınız?” buyurarak bu konuda onların zihninde uyanan bu şüphelere îmada bulunarak böyle bir davranışın kendisine asla yakışmayacağına işaret buyurmuştu. Bu âyetin de bu tür kuşkulara cevap olmak üzere indiği rivayet edilmiştir. Başka bir rivayete göre ise âyet Bedir Savaşı’nda elde edilen ganimetlerin taksimi sırasında, kayıp bir eşya için, münafıkların “Herhalde Muhammed almıştır” demeleri üzerine inmiştir (İbn Atıyye, I, 534; Reşîd Rızâ, IV, 215).
“Ganimet mallarından bir şeyi gizlice alıp zimmetine geçirmek” anlamına gelen gulûl kelimesi genel olarak kamu malında yolsuzluk ve suistimali ifade etmektedir. Âyet peygamberlik göreviyle kamu malına hıyanetin bağdaşmasının mümkün olmadığını, böyle bir yolsuzluğun hiçbir peygambere yakışmayacağını, dolayısıyla Hz. Peygamber’in de bundan münezzeh olduğunu vurgulamaktadır. O, insanların en doğrusu, ahlâken en üstün olanı ve Allah’tan en çok korkanıdır. Böyle bir kimsenin ganimet malını zimmetine geçirmek gibi bir haramı işlemesi veya kamu malında yolsuzluk yapması düşünülemez. Zaten tarih ve siyer kaynakları da onun dünya malına değer vermediğine şahitlik etmektedir.
Hz. Peygamber başka yönlerden insanlara örnek olduğu gibi (bk. Ahzâb 33/21) yönetici olarak da en mükemmel örnektir. O, başta dürüstlük olmak üzere yöneticilerde bulunması gereken özellikleri taşımaktaydı. Devlet ve milletin emanetlerinin korunması hususunda son derece titizlik göstermiş, yöneticilerin zaruri ihtiyaçları dışında devlet malından bir şey almamalarını ve onu titizlikle korumalarını istemiştir (Müsned, IV, 229). Nitekim bazı hadislerde devlet işlerinin aksamaması ve başarılı bir şekilde yürütülmesi için görevlinin zaruri ihtiyaçlarının devlet bütçesinden karşılanması gerektiği ifade edildikten sonra zaruri ihtiyaç olmadığı halde devlet bütçesinden haksız bir şekilde faydalanmak hıyanet sayılmış, hatta yöneticilerin hediye kabul etmeleri dahi yolsuzluk olarak nitelendirilmiştir (Müsned, V, 424). Hz. Peygamber birçok hadisinde kamu malından bir şeyi zimmetine geçiren kimsenin kıyamet gününde o malı sırtlanmış olarak Allah’ın huzuruna geleceğini, bütün mahşer halkının bu manzarayı göreceğini, daha hesaba çekilmeden ve cezası verilmeden önce halkın huzurunda rezil olacağını haber vermiş, bu konuda devlet görevlilerini sürekli olarak uyarmıştır (bilgi için bk. İbn Mâce, “Cihâd”, 34; Taberî, IV, 158-161). “Sonra, herkese kazanmış olduğunun karşılığı kendileri haksızlığa uğratılmaksızın tastamam ödenir” meâlindeki cümle de, kamu malını zimmetine geçirmenin cezasız kalmayacağını ifade etmektedir.
Gulûlün dünyevî hükümleriyle ilgili ayrıntılarda fıkıh âlimleri arasında bazı görüş ayrılıkları bulunmakla beraber, gulûl yapan kimsenin mümkünse aldığı bütün malları ganimet dağıtılmadan önce iade etmesi gerektiği noktasında birleşmişlerdir. Ceza konusunda hâkim kanaat ise –hırsızlık suçunun unsurları gerçekleşmiş olsa da– bazı ceza ilkeleri dolayısıyla, bu suç için öngörülen had cezası değil tâzir cezası verilmesi gerektiği yönündedir (bilgi için bk. Ferhat Koca, “Gulûl”, DİA, XIV, 190-192).