TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
2- Ey iman edenler! Allah’ın şeâirine, haram aya, hediye edilen kurbanlıklara, gerdanlıklara ve Rablerinden hem bir lütuf hem de bir rıza arayarak Beyt-i Haram’a yönelip gelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman artık avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye bir topluluğa karşı beslediğiniz kin, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takvâ üzere birbirinizle yardımlaşın, günahta ve haddi aşmada ise yardımlaşmayın. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır.
2. “Ey iman edenler! Allah’ın şeairine” yani tazim edilmesini ve çiğnenmemesini emrettiği, dokunulmazlığı ve saygınlığı olan şeylere. Bir şeyin yasak edilmesi, hem onun işlenmesinin yasak olmasını, hem de onun helâl olduğu inancını taşımanın yasak olmasını kapsamaktadır. Dolayısı ile yasak, hem çirkin işi işlemeyi, hem de ona itikat etmeyi kapsar. İhramlıya haram kılınanlarla Harem bölgesi çerçevesinde haram kılınan şeyler de bu yasağın kapsamına dahildir. Bunlar arasına Yüce Allah’ın nas ile zikrettiği:“Haram ay... ” da girmektedir. Yani bu ayda savaşmak ve bunun dışında çeşitli zulümler yapmak sureti ile onun haramlığını/saygınlığını çiğnemeyin. Nitekim Allah azze ve celle bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah katında gökleri ve yeri yarattığı günden beri ayların sayısı Allah’ın kitabında on ikidir. Onlardan dördü haram aylardır. İşte en doğru din budur. O halde bu aylarda nefislerinize zulmetmeyin.”(et-Tevbe, 9/36) İlim adamlarının cumhuruna göre haram aylarda savaşmak yasağı, Yüce Allah’ın:“O Haram aylar çıkınca artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün...”(et-Tevbe, 9/5) buyruğu ile ve mutlak olarak kâfirlerle savaşma emrinin yer aldığı diğer umumi buyruklarla ve yine mutlak olarak onlarla savaşmaktan geri kalma dolayısı ile tehdidi söz konusu eden buyruklarla, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Haram aylardan olan Zilkade ayında Taiflilerle savaşması şeklindeki tatbikatı gibi diğer delillerle nesh edilmiştir. Diğer ilim adamları ise: Haram aylarda savaşma yasağı nesh olmuş değildir. Çünkü o, bu ve benzeri özel buyruklar ile yasaklanan bir husustur, demişler ve varid olan mutlak nasları buna göre yorumlamışlar ve: Mutlak naslar mukayyedlere göre açıklanır, demişlerdir. Bazıları da konuyu etraflı bir şekilde ele almış ve şöyle demişlerdir: Haram aylarda savaşı başlatmak caiz değildir, ancak savaşın devamı ve tamamlanması -eğer haram olmayan aylarda savaşa başlanmış ise- caizdir. Bunlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Taiflileri muhasarasını buna göre yorumlamışlardır. Çünkü onlarla savaşın başlangıcı Huneyn’de olmuştur ve bu da Şevval ayında gerçekleşmiştir. Bütün bu açıklamalar savunma maksadı güdülmeyen hücum amaçlı savaş ile ilgilidir. Şâyet kâfirler müslümanlara karşı savaş açacak olurlarsa müslümanların -ilim adamlarının icmaı ile- ister Haram aylarda olsun ister diğer aylarda olsun kendilerini savunma kastı ile savaşmaları caizdir. “Hediye edilen kurbanlıklara” yani hac, umre veya bunun dışında Allah’ın Beytine hediye olarak gönderilen davar ve diğer hediyelere saygınlığını çiğneyerek ulaşmaları gereken yere ulaşmalarını engellemeyin. Hırsızlık veya başka bir yolla bunları almayın. Bunlara karşı herhangi bir kusurunuz olmasın. Yahut da onlara -ulaşması gereken yere ulaşmadan önce telef olma ihtimali dolayısı ile- güç yetiremeyecekleri yükleri taşıtmayın. Aksine onlara da onları götürenlere de gereği gibi saygı gösterin. “Gerdanlıklar” ise hediye türlerinden özel bir türdür. Bu ise kendilerine gerdanlıklar örülen yahut da buna benzer bağlar yapılan hediyelik kurbanlıklardır. Yapılan bu gerdanlıklar Allah’ın şeâirini ızhar etmek, başkalarını da buna uymaya sevketmek, onlara bu konudaki sünneti öğretmek, böylelikle de hediyelik olduğu bilinerek gereken saygının gösterilmesini sağlamak için bu tür hediye hayvanların boyunlarına asılır. O bakımdan hediyeliklerin boynuna gerdanlık takmak sünnetten ve sünnet olan şeairdendir. “Rablerinden hem bir lütuf hem de bir rıza arayarak Beyt-i Haram’a yönelip gelenlere” de “saygısızlık etmeyin.” Yani Beyt-i Haram’a gitmek kastı ile birlikte ticaret ve mubah kazanç yolları ile Allah’ın lütfunu aramak isteyen ya da hac, umre, tavaf, namaz kılma ve bunun dışındaki çeşitli ibadetlerle Allah'ın rızasını kazanmak kastı ile giden kimselere kötü bir masatla ilişmeyin, onları küçük düşürmeyin. Aksine bunlara gereği gibi ikramda bulunun, Rabbinizin Evine ziyaret etmek için gelenlere saygı gösterin. Bunun kapsamına Beytullaha ulaşan yolların güvenliğini sağlamak, oraya gitmek maksadı ile yola çıkanların huzur içinde ve rahat bir şekilde yolculuklarını yapmalarını sağlamak, onları öldürme ve diğer tehlikelere karşı emniyete almak, hem canlarından yana hem de mallarından -haksız vergilerin alınmayacağından, talan ve benzeri şekillerde mallarına zarar verilmeyeceğinden- yana emin olmalarını sağlamak da girmektedir. Bu âyet-i kerime Allah’ın:“Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra artık onlar mescidi harama yaklaşmasınlar”(et-Tevbe, 9/28) buyruğu ile tahsis edilmiştir. Zira müşrik olan bir kimsenin harem bölgesine girmesine müsaade edilmez. Allah’ın lütfunu yahut da onun rızasını arayarak Beytullaha gitmek isteyen kimselere herhangi bir saldırıda bulunmanın yasaklanışı ile bu âyetten tahsis edilen müşriklerin oraya girmelerinin yasak olması, orada masiyetler işlemek ve fesat çıkarmak için Allah’ın Evine gidenlere engel olunacağını göstermektedir. Zira bu, harem bölgesine saygı duymanın tamamlayıcı bir unsurudur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim orada zulüm ile ilhadı (haktan sapmayı) isterse, biz ona pek acıklı azabı tattırırız.”(el-Hac, 22/25) Yüce Allah daha önce ihramlı iken avlanmayı yasakladığı için de burada: “İhramdan çıktığınız zaman artık avlanın” buyurmaktadır. Yani hac ya da umre kastı ile girdiğiniz ihramdan ve Harem bölgesinden çıkacak olursanız, avlanmanız helâl olur ve bu sebepten ötürü söz konusu olan haramlık ortadan kalkar. Haram kılmadan sonra gelen emir, eşyayı haram kılınmadan önceki haline geri çevirir. “Sizi Mescid-i Haramdan alıkoydular diye bir topluluğa karşı beslediğiniz kin sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin” yani bir kavme olan kininiz, düşmanlığınız, onların sizi Mescid-i Haram’dan alıkoymaları dolayısı ile size yaptıkları haksızlık, sizi onlardan intikam almak kastı ile haksızlık yapmaya itmemelidir. Çünkü kula düşen Allah’ın emrine bağlı kalmak, kendisine karşı cinâyet ya da zulüm işlenmiş ve haksızlık edilmiş olsa dahi adalet yolunu izlemektir. Kendisine iftirada bulunana, iftirada bulunmak yahut kendisine hainlik edene hainlik etmek helâl değildir. “İyilik ve takvâ üzere birbirinizle yardımlaşın” yani biriniz diğerine iyilik üzere yardımcı olsun. İyilik (البر), Allah’ın sevip razı olduğu, ister Allah hakları ile ilgili, ister kul hakları ile ilgili olsun zahir ve batın bütün güzel amelleri kapsayan bir isimdir. “Takvâ” ise burada, zahiri ve batıni amellerden Allah ve Rasûlü’nün hoşlanmadığı herbir şeyi terk etmeyi kapsayan bir isimdir. Yapılması emrolunan her bir hayrı yapmak yahut terk edilmesi emrolunmuş her bir kötülüğü terk etmek, kulun bizzat yerine getirmesi emredilen bir husus olduğu gibi, mü’min kardeşlerine bu hususta yardımcı olması da emredilen diğer bir husustur. O, bunu sağlayacak, bu hususta onları gayrete getirecek her türlü sözle ve her bir fiille mü’min kardeşlerine yardımcı olmalıdır. “Günahta” kişiyi günaha ve vebal altına sokan masiyetleri işleme cesaretini göstermekte “ve haddi aşmada” can, mal ve ırzları hususunda diğer insanlara haksızlık etmekte “ise yardımlaşmayın.” Her bir masiyet ve zulümden kişinin kendisini alıkoyması gerektiği gibi, bunların terk edilmesini sağlamak için başkalarına da yardımcı olması gerekir. “Allah’tan korkup sakının, şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır” Kendisine isyan eden ve haramlarını işlemek cesaretini gösterenlere karşı cezası pek şiddetlidir. O halde, Allah’ın hem dünyevi hem uhrevi cezasının gelip sizi bulmaması için haram şeylerden uzak durun.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Sözleşmeler” diye tercüme edilen ukûd, akd (akid) kelimesinin çoğuludur. Akid sözlükte “ipin iki ucunu birbirine bağlamak, bir şeyin kenarlarını toparlamak, sağlam bağ ve düğüm” gibi anlamlara gelir. İslâm hukuk terimi olarak akid, günümüz hukuk terminolojisinde olduğu gibi “hukukî bir sonucu meydana getirmek üzere karşılıklı iki iradenin birbirine uygun olarak açıklanması”nı ifade etmenin yanı sıra, yer yer (vasiyet gibi) tek taraflı hukukî işlemleri belirtmek için de kullanılır ki, bu geniş anlamıyla akid, “hukukî işlem”le eş anlamlıdır. Klasik İslâm hukuku literatüründe akid kelimesi gerek sözlük anlamının gerekse Kur’an-ı Kerîm’deki bazı kullanımların etkisiyle ilk devirlerden itibaren oldukça geniş bir muhteva ile ele alınmıştır. İlk devir İslâm bilginleri, Kur’an’da sadece tefsir etmekte olduğumuz âyette geçen bu kelimeyi, aynı kökten türemiş kelimelerin ve özellikle yakın anlamda olan ahid kelimesinin Kur’an’daki kullanımının da etkisiyle hem bazı hukukî ilişkileri hem de ibadet yönü ağır basan adak ve yemin gibi şer‘î tasarrufları ve hukukî işlemlerle ilgili şartları içine alan oldukça geniş bir muhtevada yorumlamışlardır. Daha sonraları akid, kanun tekniğine uygun bir anlatımla Mecelle’de şöyle tanımlanmıştır: “Akid, tarafların bir hususu iltizam ve taahhüt etmeleridir ki, icap ve kabulün irtibatından ibarettir” (Yunus Apaydın, “Akid”, İFAV Ans., I, 98-99).
Mülkiyetin sebepleri arasında önemli bir yer işgal eden akid, insanlığın tanıdığı en eski hukukî müesseselerden birini teşkil eder. Akid Câhiliye Arapları tarafından da bilindiği için gerek Kur’an’da gerekse hadislerde tarif edilmemiş, bilinen bu hukukî tasarrufla ilgili hükümler konulmuştur. İslâm hukukunun ana kaynaklarından biri olan sünnet, “isimli akidler”e ait zengin açıklama ve hükümler getirmiş olmakla birlikte hadislerde akid terimi genellikle, fert ile fert veya fert ile toplum arasındaki himaye ve dayanışma antlaşması için kullanılmıştır (bk. Ebû Dâvûd, “İmâret”, 18, 38; Buhârî, “Kefâlet”, 4; Müsned, IV, 325; Hayreddin Karaman, “Akid”, DİA, II, 251).
Sözleşmelere riayet çağdaş hukukun ilkelerinden biridir. Asırlarca önce Kur’an-ı Kerîm, tarafların dinî ve etnik aidiyetlerine bakmaksızın sözleşmelere riayet etmelerini müminlere emrederek bu ilkeyi teyit etmiştir. Bu âyet-i kerîmede de Allah’ın emir ve yasaklarına, O’na verilen sözlere, kulların kendi aralarında yaptıkları akidlere riayet etmek dinin ana kuralları arasında gösterilmiştir. Bu sebeple İslâm, gerek fertler arasında gerekse fert ile devlet veya devletler yahut toplumlar arasında yapılmış olan akidlerde tarafların kimliğine veya akidlerin türüne bakmaksızın meşrû ve sahih olan her türlü akdin mutlaka yerine getirilmesini ister. Nitekim Hz. Peygamber gayri müslimlerle yapmış olduğu akidlerin de yerine getirilmesine son derece önem vermiştir (Müsned, IV, 325). İslâm tarihindeki uygulamalar incelendiğinde müslümanların akidlerini koruma hususunda âzami gayreti gösterdikleri gözlenmektedir.
Bu âyetten hareketle Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik, anlaşma yapılır yapılmaz akdin kesinlik kazanacağı ve artık akdin tek taraflı irade ile bozulamayacağı sonucuna ulaşmışlardır. İmam Şâfiî ile İmam Ahmed ise “Satış akdi yapanlar birbirlerinden ayrılmadıkları müddetçe akdi bozmada serbesttirler” (Buhârî, “Büyû‘”, 19, 22; Müslim, “Büyû‘”, 43, 46, 47) meâlindeki hadise dayanarak, taraflar birbirinden ayrılmadıkça akdi bozmada serbest oldukları kanaatine varmışlardır (Râzî, XI, 124; akid hakkında geniş bilgi için bk. Karaman, “Akid”, DİA, II, 251 vd.).
“En‘âm denen hayvanlar” diye tercüme ettiğimiz “behîmetü’l-en‘âm” terkibindeki behîme (çoğulu behâim) kelimesi asıl itibariyle “herhangi bir hayvan” anlamına gelmekle birlikte daha sonra özellikle “karada veya denizde yaşayan dört ayaklı hayvan” anlamında kullanılmıştır (Âsım Efendi, Kamus Tercemesi, “bhm” md.). En‘âm ise neamın çoğulu olup deve, sığır, koyun ve keçi gibi evcil hayvanların yanında (bk. En‘âm 6/142-144; Taberî, VI, 52; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, II, 529-530; İbn Kesîr, VII, 148) ceylan, geyik ve benzeri yabani hayvanları da içine alır. Bu anlayışa göre pençeli ve yırtıcı hayvanlar ile at, eşek, katır gibi tek tırnaklı hayvanlar bu gruba girmez (krş. Nahl 16/5-8; Mü’minûn 23/21; Zümer 39/6; Elmalılı, III, 1549). Gafir sûresinin 79. âyetine dayanarak at, eşek, katır gibi kendilerinden faydalanılan hayvanların en‘âm türüne girdiğini ileri sürenler olmuşsa da Ebû Hayyân bu görüşün zayıf olduğunu söylemektedir (el-Bahrü’l-muhît, VII, 478). Buna göre âyet-i kerîme, bu sûrenin üçüncü âyetinde haram olduğu açıklananların dışında kalan ve “en‘âm” denilen hayvanların helâl kılındığını ifade eder (krş. Hac 22/28, 30, 34). Ancak hac veya umrede ihramlı iken kara hayvanlarını avlamak haram kılınmıştır. Bununla beraber ihramlı olmayanlar tarafından avlanmış hayvanın eti ihramlı için helâldir (bk. Mâide 5/96).
Bir görüşe göre “behîmetü’l-en‘âm” terkibi bütün hayvanları ifade eder. Buna göre, ihramda iken avlanmayı helâl saymamak şartıyla, 3. âyette haram oldukları bildirilen hayvanların dışındaki bütün hayvanlar helâl kılınmıştır (Taberî, VI, 58).
İkinci rivayete göre Hutam b. Hind el-Bekrî adında bir adam Medine’de Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek kendisini kavminin temsilcisi diye tanıtmış, arkadaşlarıyla birlikte gelip müslüman olacaklarını söylemiş ve İslâm’ın ne olduğunu öğrenmek istemişti. Hz. Peygamber de İslâm’ın, Allah’tan başkasına tapmamak, namaz kılmak, zekât vermek ve oruç tutmak olduğunu anlatınca Hutam, “Senin bu anlattıkların biraz güç, ben dönüp bunları kavmime anlatayım, kabul ederlerse ben de kabul ederim; eğer kabul etmezlerse ben onlarla beraberim” deyip Hz. Peygamber’in huzurundan ayrıldı. Yurduna dönerken Medineliler’in meralarda yayılmakta olan develerini de sürüp götüren Hutam, ertesi yıl Yemâme’den bir ticaret kervanı yükleyip hacca gelmiş ve bir yıl önce götürdüğü develerin birçoğunun boynuna gerdanlık takıp kurbanlık olarak Harem-i şerife sevketmişti. Bunu haber alan müslümanlar, adamın kervanını vurmak için Hz. Peygamber’den izin istediler. Bunun üzerine bu âyet inerek müslümanların ona saldırmalarını engellemiş ve hac ibadetiyle ilgili işaretlere saygılı olmalarını emretmiştir (Taberî, VI, 54; Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, s. 139-140; Ebüssuûd, İrşâdü’l-akli’s-selîm, Beyrut, ts., III, 4).
“İşaretler” diye tercüme edilen şe‘âir kelimesi, sözlükte “alâmet” anlamına gelen şa‘îre kelimesinin çoğuludur. Şe‘âirullah ise Allah’ın hac ibadetiyle ilgili emir ve yasaklarıyla O’na itaati gösteren ihram, mîkatlar, cemreler, Safâ ile Merve, Meş‘ar-i Haram, Arafat ve benzeri “haccın menâsiki” denilen ibadetlerle ilgili mekânları ve alâmetleri ifade eder. Bir görüşe göre şeâirullah muayyen bir şeye mahsus olmayıp Allah’ın, kullarını mükellef kıldığı dinî vecîbelerin tamamıdır (Râzî, XI, 128).
Savaş yapmanın yasak ve haram olduğu aya haram ay denir. Kamerî takvime göre bunlar zilkade, zilhicce, muharrem ve recebdir.
“Boyunları bağsız kurbanlık” diye çevirdiğimiz ve sözlükte “gönderilen, hediye edilen” anlamına gelen hedy kelimesi dinî bir terim olarak, “Allah’a mânen yaklaşmak için veya bir kural ihlalinden dolayı kefâret olarak kesilmek üzere Harem-i şerif’e götürülen veya gönderilen kurban” anlamına gelir. “Armağan” anlamına gelen hedye veya hediyye kelimelerinin çoğulu olduğu görüşü de vardır (Râzî, XI, 129; İbn Âşûr, II, 224).
“Boyunları bağlı kurbanlık” diye tercüme ettiğimiz kalâid kelimesi kılâdenin çoğuludur. Terim olarak, Harem-i şerif’e gönderilen kurbanların boyunlarına kurbanlık olduğu bilinsin diye işaret olarak takılan fakat ziynet olmayan çeşitli nesneleri ifade eder. Aynı zamanda boyunlarına bu gerdanlıkların takılmış olduğu kurbanlıklara da kalâid denilir (Râzî, XI, 129).
Yukarıda kısaca açıkladığımız kavramlar hac ibadetiyle ilgili mekânları, fiilleri ve nişaneleri ifade etmektedir. Yüce Allah müminlerin bu nişanelere karşı saygılı olmalarını, haram aylarda savaşmaktan, Beytullah’a gönderilen kurbanlıklara veya bu kurbanlıkların sahiplerine zarar vermekten, saygısızlık göstermekten sakınmalarını emretmekte; hac ya da umre niyetiyle Beytullah’a gelmek, aynı zamanda ticaret yapıp Allah’ın lutfundan bir şeyler elde etmek ve rızâsını kazanmak isteyenlerin ibadetlerini huzur ve emniyet içerisinde yerine getirmelerine engel olunmamasını istemektedir.
Tefsir ve tarih kitaplarında haram aylarla ilgili hükümlerin hac ibadetiyle birlikte Hz. İbrâhim zamanında teşrî kılındığı, insanların bu aylarda sağlanan güven ortamı içinde hac ibadetini rahatça yaptıkları, Mekke ve civarında oturanların da bu vesileyle geçimlerini sağladıkları bildirilmektedir. Bu sebeple Araplar İslâm’dan önce de haram aylara saygı gösterirler, bu aylarda savaşmazlar, kan dökmezlerdi. Bu gelenek İslâm döneminde de devam etti. Bundan dolayı müfessirlerin çoğunluğuna göre “Rablerinin lutuf ve rızâsını dileyerek Beytülharâm’a yönelmiş kimseler”den maksat müşriklerdir. Daha sonra Bakara sûresinin müşrikler hakkında inmiş olan 191. âyeti ile Tevbe sûresinin 5 ve 28. âyetleri bu hükmü kaldırmış, nerede ve ne zaman olursa olsun onlara karşı savaşılmasını emretmiştir (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, I, 147; İbn Kesîr, III, 8; Elmalılı, III, 1555). Ancak bazı müfessirlere göre “Rablerinin lutuf ve rızâsını dileyerek Beytülharâm’a yönelmiş olanlar” geçmişte yaptıklarına pişman olup İslâm’ı kabul eden kimselerdir. Âyette bunların geçmişte işlemiş oldukları bazı hatalar sebebiyle Mescid-i Harâm’a gelmekten engellenmemeleri istenmektedir. Dolayısıyla müşrikler hakkında inmiş olan Bakara ve Tevbe âyetleri bu âyetin hükmünü kaldırmaz (Elmalılı, III, 1555; Ateş, II, 454).
Bu kutsal aylarda savaşın yasaklanmasının sebebi insanlara barış içinde yaşama eğitimi vermek de olabilir. Milletlerarası ilişkilerde barışı esas alan İslâm dini yeryüzünde her türlü haksızlık, bozgunculuk ve tahakkümü yasaklamıştır (Bakara 2/205; Kasas 28/83). Bununla birlikte savaşın bir vâkıa olduğunu kabul etmiş (Bakara 2/30, 251) ve savaşla ilgili hükümler koyarak tahribatını sınırlamaya çalışmıştır. “Haram aylar” kavramının ancak bütün tarafların kabulü ve saygı göstermesiyle uygulamada faydalı sonuçlar doğuracağı şüphesizdir. Bu kavramın ortaya çıkışı ve uygulanışıyla ilgili tarihî ve dinî şartlar ne olursa olsun, ihmal edilen birtakım insanî değerlerin yaşatılması ve bu konuda kamuoyu oluşturulması için belli günlerin ayrılmasına önem verilen zamanımızda, yılın üçte birini meydana getiren bir süreyi insanların savaş karşıtı düşünce ve duygular içinde yaşamasının yeryüzünde barışın sağlanmasına katkısı büyük olacaktır (Hüseyin Algül, “Haram Aylar”, DİA, XVI, 105; bilgi için ayrıca bk. Tevbe 9/36).
1 ve 96. âyetlerde belirtildiği üzere ihramlı kimselerin kara hayvanlarını avlamaları haram kılınmıştır. “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz” meâlindeki cümle, ihramdan çıktıktan sonra harem bölgesi dışında kara hayvanlarını avlama yasağının kalktığını ifade eder. Bununla birlikte ihramlı bir kimse hususi olarak kendisi için avlanmamış ise ihramda olmayan kimsenin avlamış olduğu hayvanın etini yiyebilir (bk. Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 41; Müsned, III, 318).
Müşrikler hicretin 6. yılında umre için Mekke’ye gelen müslümanları engelleyerek şehre sokmamışlar, Kâbe’yi tavaf etmelerine müsaade etmemişlerdi. Ancak bir yıl sonra müslümanların Kâbe’yi tavaf etmelerine izin verileceği hükmünü içeren Hudeybiye Antlaşması yapıldı. Âyetten anlaşıldığına göre müşriklerin müslümanlara karşı hasmane tutumları ve bu arada onları büyük bir hasretle arzuladıkları Kâbe ziyaretinden engellemeleri bazı müslümanları intikam alma düşüncesine sevketmiş, müslümanlar Mekke’yi fethederek oranın yönetimini ellerine geçirince bazı kimseler daha önce kendilerine kötülük etmiş olanları cezalandırmak ve yapılan kötülüklere misillemede bulunmak istemişlerdi. Ancak âyet, olayın müslümanların zulüm yapmalarına gerekçe olamayacağını bildirmiştir.
Birr kelimesi “iyilik, erdemlilik, ihsan etmek, itaat etmek ve doğruluk” gibi anlamlara gelir (geniş bilgi için bk. Bakara 2/177; takvâ hakkında bilgi için bk. Bakara 2/197). Sözlükte “günah, günaha verilen ceza, şarap, kumar” anlamlarına gelen ism kelimesi terim olarak, “İşleyene ceza gerektiren, insanı hayır ve sevaptan alıkoyan fiil veya bundan doğan sorumluluk” şeklinde tanımlanır. Kur’an’da kırk bir defa geçen ism kelimesi, genel anlamından başka küfür ve inkârı, düşmanlığı; yalan, içki, kumar, faiz gibi günahları nitelemek için de kullanılmıştır.
İlk âyette akidlerin yerine getirilmesi emredildikten sonra, İslâm’ın en temel ahlâk ve hukuk ilkelerinden birini ortaya koyan 2. âyette dinin kutsal değerlerinin çiğnenmesi yasaklanmış, ardından intikam duygularının insan haklarına tecavüze sebep olmaması gerektiği bildirilmiş; müslümanların iyilik ve takvâ hususunda birbirlerine yardım etmeleri; günah işlemek, intikam almak, düşmanlık gütmek, insan haklarını çiğnemek gibi amaçlara yönelik faaliyetlerinde birbirlerine yardım etmemeleri ve Allah’a karşı saygılı olmaları buyurulmuş; aksi takdirde uğrayacakları azabın şiddetli olacağı haber verilmiştir. Şüphesiz yardımlaşma ve dayanışma sosyal hayatın bir gereğidir. Ancak bu yardımlaşma hukuk ve ahlâk kurallarına, insanlığın İslâmiyetçe de benimsenen ortak değerlerine aykırı olmamalıdır. Hukuk ve ahlâk ilkeleri gözetilmeden yapılan yardımlaşmanın İslâm nazarında hiçbir değeri yoktur; aksine İslâm haksızlığa yardımı zulüm sayar ve engellenmesini emreder. Hz. Peygamber, “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!” buyurunca, “Ey Allah’ın resulü! Kardeşim mazlum ise yardım ederim, zalim ise nasıl yardım edeyim?” diye sorulmuş, Resûlullah da “Onu zulmetmekten engellersin, senin ona yardımın budur” cevabını vermiştir (Buhârî, “Mezalim”, 4; “İkrâh”, 7).