TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
3- Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlananlar, (ölmeden önce yetişip de) kestikleriniz hariç olmak üzere boğulmuş, darbe almış, yüksek bir yerden yuvarlanmış, süsülmüş ve yırtıcı bir hayvan tarafından yenmiş hayvanlarla putlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı. Bütün bunlar fısktır. Bugün kâfirler dininizden (dönmenizden) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim. Kim son derece aç olur da günaha meyletmeksizin (bu sayılanlardan yemek) zorunda kalırsa, şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.
3. Burada Yüce Allah’ın daha önce “size okunacak olanlar hariç olmak üzere” buyruğunda sözünü ettiği hususlarla karşı karşıya bulunuyoruz. Şu bilinmelidir ki Allah tebâreke ve teâlâ herhangi bir şeyi haram kılarsa onu, mutlaka kullarını korumak ve bu haram kılınan şeylerdeki zararlara karşı onları himaye etmek için haram kılmıştır. Bu hususu kullara bazen açıklar, bazen de açıklamayabilir. Yüce Allah bizlere “leş”i haram kıldığını haber vermektedir. Leşten (الميتة) kasıt, dine uygun bir kesim olmaksızın hayatını yitirmiş olan hayvandır. Böyle bir hayvanı yemek zararı dolayısı ile haramdır. Bunun zararı ise yiyene zarar verecek şekilde kanının içinde ve eti arasında hapsolup kalmasıdır. Çoğu zaman böyle bir hayvan, ölümüne sebep olacak herhangi bir hastalıktan dolayı ölür ve bu da yiyene zarar verir. Bundan çekirgelerle balıkların ölüleri müstesnadır. Çünkü onlar helâldir. “Kan”dan kasıt bir başka âyeti kerimede de (el-En’am, 6/145) kayıtlandığı gibi akmış kandır. “Domuz eti”; Bu haramlık, domuzun diğer bütün bölümlerini de kapsar. Yüce Allah’ın eti yenmeyen diğer yırtıcı hayvanlar arasından özellikle domuzu anmasının sebebi, Kitap ehlinden olan hıristiyanlardan bir kesimin Allah’ın domuzu kendilerine helâl kıldığını iddia etmeleridir. Yani siz onların bu iddialarına aldanmayın, bilakis o da diğer murdar şeyler arasında olup haram kılınmıştır. “Allah’tan başkası adına boğazlananlar” yani kesimi esnasında Allah’ın dışında put, evliya, türbeler, yıldızlar ve buna benzer yaratılmışların adı anılarak kesilenler. Yüce Allah’ın adının anılması kesilen hayvanı helâl kıldığı gibi üzerine Allah’tan başkasının adının anılması ona manevi bir pislik kazandırır. Çünkü böyle bir şey Allah’a şirk koşmaktır. “Boğulmuş” elle veya iple yahut da hayvanın başını dar bir şeye sokması ve başını oradan çıkartamaması sonucu ölmesi vb. şekillerde boğularak ölen leş; “darbe almış”, kasıtlı olsun olmasın sopa, taş yahut tahta parçası ile vurulmuş ya da üzerine herhangi bir şeyin yıkılması sebebi ile ölmüş olan leş; “yüksek bir yerden yuvarlanmış” dağ, duvar, dam ve buna benzer yüksek yerlerden düşerek ölen; “süsülmüş” başka bir hayvanın süstüğü/boynuzlayıp ölümüne sebep olduğu hayvan; “yırtıcı bir hayvan tarafından yenmiş” yani kurt, arslan, kaplan yahut da av hayvanlarını yakalayan yırtıcı kuşlar tarafından yenilen hayvanlar. Eğer bu yırtıcı hayvanın yemesi sebebi ile ölmüşlerse bunlar da helâl olmaz. Yüce Allah’ın:“(ölmeden önce yetişip de) kestikleriniz hariç olmak üzere” buyruğu işte boğulan, darbe alan, yüksek bir yerden yuvarlanan, süsülen ve yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanan hayvanlar ile ilgilidir. Eğer bunlar henüz canları çıkmadan önce kesilecek olurlarsa ve dine uygun kesimin yapılabileceği kadar yaşam belirtilerine sahipse yenilebilirler. Bundan dolayıdır ki fukaha şöyle demiştir:“Yırtıcı hayvan veya bir başkası şâyet avının bağırsaklarını ayırmış ya da boğazını koparmış ise artık ondaki canın varlığıyla yokluğu birdir. Çünkü böyle bir hayvanın kesilmesinde bir fayda olmaz.” Kimi fukaha ise hayvanda yalnızca hayatın var olmasına itibar etmiştir. Eğer hayvanda henüz can varken kesilecek olursa helâl olur, isterse bağırsakları ayrılmış olsun. Âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılan da budur. “Ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı.” Kısmet aramaktan kasıt, neyin kısmet olduğunu ve neyin takdir edilmiş olduğunu bu yolla arayıp öğrenmek istemektir. Sözü edilen fal okları üç oktur. Bunlar cahiliye döneminde kullanılırdı. Bunlardan birisi üzerinde “yap” diğeri üzerinde “yapma” diye yazılı idi. Üçüncüsü üzerinde ise hiçbir yazı yoktu, boştu. Onlardan herhangi birisi bir yolculuğa çıkmak, evlenmek vb. gibi bir iş yapmak istedi mi boyutları birbirine eşit olan bu okları karıştırır, sonra da onlardan birisini çekerdi. Şâyet üzerinde “yap” yazılı olan ok çıkarsa o işi yapardı. “Yapma” yazılı ok çıkarsa o işi yapmaya girişmezdi. Üzerinde hiçbir yazı bulunmayan ok çıkarsa, bu iki oktan birisi çıkıncaya kadar ok çekmeye devam eder ve ona göre amel ederdi. İşte Allah, bu ve benzeri şekillerde kısmet aramayı onlara haram kıldı, bunun yerine de onlara bütün işlerinde Rablerine istiharede bulunma imkanı verdi. “Bütün bunlar fısktır.” Bununla Yüce Allah’ın kullarını korumak kastı ile haram kılmış olduğu ve az önce zikri geçen bütün haramlara işaret edilmektedir. Bunların fısk olduğu belirtilmektedir, yani bunlar, Allah’a itaatin dışına çıkarak şeytana itaatin alanına girmektir. Sonra Allah kullarına:“Bugün kâfirler dininizden (dönmenizden) ümitlerini kestiler” buyruğu ile onlara olan lütfunu hatırlatmaktadır. Kendisine işaret edilen “bugün” Arafe günüdür. Allah o günde dinini tamamlamış, kulu ve Rasûlünü zafere erdirmişti, müşrikler apaçık bir şekilde yardımsız kalmışlardı. Halbuki önceden mü’minleri dinlerinden geri çevirme arzusuna sahip idiler. Bu konuda umutları da vardı. Ancak İslâm’ın güçlendiğini, zafere kavuştuğunu, üstünlük sağladığını görünce artık mü’minlerin kendi dinlerine geri döneceklerinden yana ümitlerini büsbütün kestiler. Hatta onlardan korkmaya ve çekinmeye başladılar. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Veda Haccını yaptığı hicretin 10. yılında hiçbir müşrik hacca katılamadı ve Beytullah’ı çıplak bir kimse tavaf edemedi. Bu sebeple Allah: “Artık onlardan korkmayın, benden korkun” diye buyurmaktadır. Müşriklerden korkmayın, aksine sizi onlara karşı muzaffer kılan, onları yardımsız bırakan, bütün hile ve tuzaklarını başlarına geçiren Allah’tan korkun. “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” Sizi tam bir zafere kavuşturmak, zahir ve batını ilgilendiren şer’î bütün hükümleri ikmal etmek, usul ve furuû eksiksiz olarak ortaya koymak sureti ile dininizi tamamladım. Bundan dolayı Kitap ve Sünnet; dinin bütün ahkâmında, usûl ve furûunda kelimenin tam anlamı ile yeterlidir. İnsanların akaidi ve ahkamı öğrenmeleri için Kitap ve Sünnet bilgisi dışında Kelam ve benzeri başka ilimlere muhtaç olduklarını söyleyen tekellüf ehli her bir kimse, cahildir ve bu iddiasında haksızdır. Üstelik o, dolaylı olarak dinin (eksik olduğunu ve) ancak kendi söylediği ve davet ettiği şey ile tamamlanacağını iddia ediyor, demektir. Bu ise zulmün en büyüğü, Allah ve Rasûlü’ne cehalet nisbet etmenin en ileri derecesidir. “Üzerinizdeki” gizli ve açık “nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim” Sizi bu dine mensup olarak beğenip seçtiğim gibi, bu dini de sizin için beğenip seçtim. O halde onun gereklerini Rabbinize şükür olmak üzere yerine getirin. Size dinlerin en faziletlisi, en şereflisi ve en mükemmelini lütfettiği için de O’na hamd edin. “Kim son derece aç olur da günaha meyletmeksizin (bu sayılanlardan yemek) zorunda kalırsa,” yani Yüce Allah’ın: “leş, kan... size haram kılındı” buyruğunda geçen haramlardan herhangi bir şeyi yemeye mecbur kalır ve böyle bir zaruret ile karşı karşıya gelir de, “günaha meyletmeksizin” yani çaresiz kalmadıkça yememek ve kendisi için yeterli olacak miktardan fazlasını aşmamak sureti ile yerse “şüphesiz Allah Ğafûrdur,” yani mağfiret edendir, “Rahîmdir” yani merhamet edendir. Çünkü böyle bir durumda ona yemeyi mubah kılmış, bünyesini ayakta tutacak kadar yemesine -dininde herhangi bir eksiklik söz konusu olmaksızın- merhameti ile müsaade etmiştir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
İlk âyette etleri helâl kılınan hayvanlardan istisna edilip açıklanacağı bildirilen ve yenmesi haram olan şeyler bu âyette açıklanmıştır. Kur’an-ı Kerîm’de yeryüzündeki bütün imkânların insanlık için yaratılmış (Bakara 2/29), göklerde ve yerde ne varsa hepsinin insanın emrine verilmiş olduğu bildirilmiş (bk. Câsiye 45/13), bu sebeple İslâmiyet’te bu konudaki temel kuralın, aksi yönde delil bulunmadığı sürece helâllik olduğu anlayışı İslâm bilginlerinin çoğunluğunca benimsenmiştir. Gerçekten de Kur’an-ı Kerîm’de, yenmesi helâl olan etlerin ayrı ayrı belirtilmesi yönüne gidilmemiş, Allah’ın nimetlerini hatırlatmak ve müslümana yaraşan şeylerin yenmesi gerektiğini vurgulamak üzere “iyi ve temiz şeylerin helâl kılındığı” ifadeleri ile yetinilmiştir (bk. Bakara 2/172; Mâide 5/4; A‘râf 7/32). Bu cümleden olmak üzere 1. âyette en çok yenmesi mûtat olan koyun, deve ve sığır gibi türlere (behîmetü’l-en‘âm) işaret edilmiştir.
Kur’an’da yiyecekler konusunda haramlıkla ilgili açıklamaların ortak noktası ise “habâis” (pis ve iğrenç) şeylerin yenmemesi hükmüdür. Ayrıca sağlığa zararlı maddelerin alınmaması İslâm’ın genel ilkelerinin gereklerindendir (Bakara 2/195). Bu konudaki somut yasaklar, bu âyette on madde halinde sayılmışsa da –açıklanacağı üzere– bunların bir kısmı aynı grup içinde düşünülerek tamamı –Bakara sûresinin 173. âyetinde de belirtildiği gibi– dört ana maddede toplanabilmektedir.
Hz. Peygamber’in sünneti, Kur’an-ı Kerîm’deki bu yasaklamaları teyit eden ifadelerin yanı sıra, “pis ve iğrenç” şeylerin özelliklerine ilişkin açıklamalar da içermektedir. Hayvanların etleriyle ilgili olarak Kur’an ve Sünnet’in, getirmiş olduğu sınırlamalar incelendiğinde bunların, mükellefleri bazı nimetlerden mahrum bırakarak cezalandırma yahut bazı yiyeceklere kutsallık verme amacına yönelik olmadığı, temel amacın müslümanları insana yaraşır davranışlara yöneltme, onların yararlarını gözetme ve onlardan zararı savma olduğu görülür. Bu konudaki yasakların her birinde –iyi bir tetkik sonunda kavranabilecek– birçok hikmetin bulunduğu söylenebilir. Bu yasakların her şeyden önce müslümanlara, onları diğer dinlerin mensuplarından ayırt edici özellikler sağladığı bir gerçektir. Fakat bütün bunların ötesinde, ilâhî buyruk ve yasaklar, Allah’ın iradesine canı gönülden boyun eğenleri diğerlerinden ayırt eden bir sınav oluşturma hikmet ve amacında birleşir. İslâm bilginleri, belirtilen amaç ve ilkeler ışığında ictihad ederek hangi hayvanların etinin helâl veya haram olduğunu ya tek tek veya gruplandırarak belirlemeye çalışmışlardır. Bu belirlemelerde, bazı hadislerin sahih kabul edilip edilmemesi veya farklı yorumlanmasının yanı sıra mahallî âdetlerin, ilkeyi somut olaylara uygulamadaki değerlendirme farklılıklarının, hatta aynı hayvanın değişik yerlerde farklı isimlerle anılmakta oluşunun etkili olduğu bir gerçektir (İbrahim Kâfi Dönmez, “Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar”, İFAV Ans., I, 504-505).
Âyet-i kerîmede, haram olduğu bildirilen etler şöyle sıralanmıştır:
a) Usulüne uygun kesilmeksizin veya avlanmaksızın öldürülmüş veya kendiliğinden ölmüş hayvan (meyte). Kendiliğinden ölen hayvanın vücudunda bulaşıcı ve zararlı mikrop bulunma riski daima mevcuttur. Bu et, sağlık açısından zararlı olduğu için yenilmesi haram kılınmıştır. Hayvanın etinin yenilebilmesi için kesim esnasında canlı olması ve kesim sonucunda ölmüş olması gerekir. Ancak Hz. Peygamber balığı bu hükümden istisna etmiştir (Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 41; Tirmizî, “Tahâret”, 52; İbn Mâce, “Et‘ime”, 31).
b) Kan. Âyette haram kılındığı bildirilen kandan maksat boğazlanma veya başka bir sebeple hayvanın damarlarından akıp boşalan kandır. Nitekim En‘âm sûresinde (6/145) haram olanın “akıtılmış kan” olduğu açıkça ifade edilmiştir. Bazı müşrikler murdar eti yedikleri gibi, akan kanı da bağırsaklara doldurarak kızartıp yerlerdi. İslâm bunların her ikisini de pis ve zararlı saymış, haram kılmıştır. Ancak kesilip kanı akıtılmış olan hayvanın etinin ve damarlarının içinde kalan kan helâldir. Hz. Peygamber dalakla ciğerde kalan kanın da helâl olduğunu ifade buyurmuşlardır (bk. İbn Mâce, “Et‘ime”, 31; Müsned, II, 97).
c) Domuz eti. Kur’an-ı Kerîm’in ilgili âyetlerinde haram kılınan şeyler sıralanırken domuzun sadece eti zikredilmiş olmakla beraber bu âyette fısk ve En‘âm sûresinin 145. âyetinde rics yani maddî veya mânevî bakımdan pis, murdar olarak nitelendirilmiş olmasını, A‘râf sûresinin 157. âyetini ve diğer delilleri değerlendiren müfessir ve fakihler, evcil olsun yabani olsun domuzun kemiği, yağı ve sütü dahil bütünüyle haram olduğuna hükmetmişlerdir. Kur’an-ı Kerîm’de etinin haram olduğu belirtilen tek hayvan domuzdur. Et yiyen diğer yırtıcı hayvanlarla ilgili yasak ise sünnet ve ictihada dayanmaktadır. Yeme ile ilgili bu yasağın yanı sıra, Hz. Peygamber Allah Teâlâ’nın domuz alım satımını da haram kıldığını bildirmiştir (Buhârî, “Büyû‘”, 112).
Domuz, İslâm dininde olduğu gibi ilâhî dinlerden Yahudilik’te de haram kılınmıştır (bk. Levililer, 11/7-8; Tesniye, 14/8). Hıristiyanlık’ta ise domuzun haram olduğuna dair açık bir hüküm bulunmamakla birlikte resmî İnciller’de domuzun horlanan bir varlık olarak gösterilmesi (Matta, 7/6; Markos, 5/11-14), Barnaba İncili’nde ise yenildiği takdirde kişinin gönlünü, vicdanını kirleteceğinin ifade edilmiş olması (Barnaba İncili, trc. Mehmet Yıldız, s. 101; Asaf Ataseven-Mehmet Şener, “Domuz”, DİA, IX, 507) domuzun Hıristiyanlık’ta da haram olduğunu gösterir.
Domuzun haram kılınmasındaki hikmetleri bugün ilim ve modern tıp tam anlamıyla tesbit edip ortaya koymuş olmamakla birlikte bu hayvanın birçok hastalık sebebini bünyesinde taşıdığı ve insan sağlığına verdiği zararların öldürücü boyutlara ulaştığı bilinmektedir. Ancak dinî yasağın sadece buna bağlı olduğunu söylemek isabetli olmaz. Bugün bilinen mahzurların herhangi bir şekilde ortadan kalkması domuz etindeki yasağı geçersiz kılmaz. Müslümanlar bunu ilâhî bir buyruk olarak telakki eder ve bu inançla buyruğun gereğini yerine getirirler.
d) Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın eti. Müşrikler putların ve cinlerin adını anarak hayvan kesiyorlardı. Bu şekilde kesilen hayvan, tıbbî bakımdan değil, dinî ve mânevî sebeplerle murdar sayılmıştır. Zira İslâm tevhid esası üzerine kurulmuş bir dindir. Diğer bütün varlıklar gibi hayvanların da yaratıcısı Allah olduğu halde onları başkasının adını anarak kesmek tevhid inancına aykırıdır, şirktir. Bu sebeple âyette dolaylı olarak Allah’tan başka varlık ve güçlere kutsallık tanınması reddedilmiştir.
e) Herhangi bir şekilde nefesi tıkanıp boğularak ölen hayvanın eti. Nefesin tıkanması vücuttaki kanın ve dolayısıyla etin bozulmasına sebep olur. Bu durumdaki hayvanın eti de murdar hükmünde olup haram kılınmıştır (Râzî, XI, 133; İbn Âşûr, VI, 91).
f) Ağaç parçası, taş gibi öldürücü şeylerle vurularak öldürülen hayvanın eti. Böyle hayvanın kanı akıtılmadığı için bu et de murdar sayılmış ve haram kılınmıştır (Râzî, XI, 133). Modern alet ve silâhlarla başından vurularak öldürülen hayvanın eti de haramdır.
g) Yüksek yerden düşerek veya atılarak ölen hayvanın eti.
h) Bir başka hayvan tarafından boynuzlanarak öldürülen hayvanın eti.
ı) Yırtıcıların öldürüp parçaladığı hayvanın eti.
Son beş maddede zikredilen hayvanlar murdar hükmündedir. Ancak bu hallerde hayvanda canlılık belirtileri varken Allah’ın adı anılarak bıçak veya keskin taş gibi bir aletle kesilip kanı akıtılırsa helâl olur. Canlılık belirtileri ise kesim sırasında hayvanın hareket etmesi veya kanının normal akması gibi işaretlerdir.
“Kesmek, boğazlamak, ateş yakmak, tamamlamak ve kocamak” anlamlarına gelen âyet metnindeki tezkiye kavramı terim olarak, “Hayvanın nefes ve yemek borularıyla iki şah damarını keserek vücudundaki kanı boşaltmak” şeklinde açıklanır. Kadın olsun erkek olsun, kesen kimsenin Allah adına kestiğini bilecek düzeyde aklî melekeye sahip, müslüman veya Ehl-i kitap’tan olması gerekir. Bu şartlar bulunmadığı takdirde hayvan tezkiye edilmiş olmayacağı için eti de yenmez (Elmalılı, III, 1562).
Domuzun bizâtihî kendisi murdar olduğu için, “meyte” ise önceden ölmüş bulunduğundan tezkiye ile temizlenmezler. Çünkü tezkiye canlı hayvanı keserken yapılan bir işlemdir. Ölmüş bir hayvanın tezkiye edilmesi söz konusu değildir. Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş bir hayvanın da yeniden kesilerek tezkiye edilemeyeceği açıktır. Şu halde “yetişip kestiklerinizin dışında” kaydı yukarıda sıralananlardan son beş haldeki hayvanlar için geçerlidir. Bu hallerde hayvanda canlılık belirtileri varken Allah’ın adı anılarak bıçak veya keskin taş gibi bir aletle kesilip kanı akıtılırsa helâl olur. Fıkıhçıların çoğunluğu bu canlılığın kesim sırasında hayvanın hareket etmesi veya kanının akmasıyla belli olacağını ifade etmişlerdir (avlanan hayvanların durumu 4. âyette açıklanacaktır).
i) Dikili taşlar için kesilen kurban eti. Câhiliye döneminde üzerinde putlar için kurban kesmek ve Kâbe’ye saygı göstermek üzere onun etrafında dikilmiş birçok taş vardı. Bu taşlara nüsub (çoğulu ensâb) denilmiştir. Bir rivayete göre de nüsub “put” anlamına gelir. Araplar bu taşların üzerinde putlar adına kurban keser, kanını bunların Kâbe tarafındaki yüzlerine sürerlerdi. İslâm bu maksatla kesilen hayvanların etini de haram kılmıştır. Müslümanlar, kurban kesmek suretiyle Kâbe’ye saygı göstermeye kendilerinin daha lâyık olduğunu söyleyerek Câhiliye dönemindeki âdetlerini devam ettirmek istemişler, bunun üzerine “Onların (kurbanlar) ne etleri Allah’a ulaşır ne kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır” (Hac 22/37) meâlindeki âyet inmiştir (İbn Kesîr, V, 428). Bu taşlar üzerinde putlar için kesilen hayvanlar da Allah’tan başkası adına kesilmiş olup etlerini yemek haram kılınmıştır.
Âyetin son kısmına göre aç ve çaresiz kalan kimse zaruret sınırını aşmadan haram olan hayvanların etlerinden bir miktar yiyebilir (krş. Bakara 2/173). İslâm, insan hayatına önem verilmesini ve tehlikelerden korunmasını ister. Bu sebeple aslında haram olan bir şeyin zaruret hallerinde yenilmesine ruhsat vermiştir. Helâl sayarak değil de çaresizlik sebebiyle bu etlerden yiyen kimse bu davranışından sorumlu tutulmaz.
j) Fal oklarıyla paylaşılan et. Âyette paylaşımda fal oklarının kullanılmasının haram kılındığı bildirilmiş olmakla birlikte maksat bu oklarla paylaşılan etin haram kılınmış olmasıdır. Çünkü bağlam, yenilmesi haram olan etlerle ilgilidir. Câhiliye döneminde dikili taşlar (putlar) için kesilen hayvanın parasını kimin vereceğine, etinin nasıl dağıtılacağına dair fal oku çekilirdi. Bu şekildeki paylaşım bir tür kumar olduğu için âyet-i kerîme bu eti de haram saymış ve bunları yapmayı doğru yoldan sapma olarak değerlendirmiştir.
Fal, “çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma becerisi” demektir. Arapça’da fal (fe’l), “uğur ve uğurlu şeyleri gösteren simge” anlamında kullanılmaktadır. İnsanoğlu, –diğer etkenler yanında esrarengize ve meçhule karşı olan merak ve tecessüs duygusunun da etkisiyle– tarih boyunca gerek kendisiyle gerekse çevresiyle ilgili bilinmezleri anlayıp keşfetmeye, geleceğin neler getireceğini önceden öğrenmeye ve böylece kendi kaderine hükmetmeye çalışmış, bunun için de fal bakma ve benzeri çeşitli teknikler ve metotlar geliştirmiştir (bk. Mehmet Aydın, “Fal”, DİA, XII, 135).
Fal açmanın İslâm’daki hükmüne gelince, Kur’an-ı Kerîm gayb bilgisinin (duyular ötesi âleme ait bilgilerin) Allah’a mahsus olduğunu vurgulamış (bk. Âl-i İmrân 3/179; A‘râf 7/188), insanların bu bilgiden ancak Allah’ın dilediği kadarına sahip olabileceklerini, bunun yolunun ise vahiy olduğunu bildirmiştir. Geleceğin bilgisine sahip olmayan kâhin ve benzeri kişilerin açıklamalarına inanıp bel bağlamak ise Câhiliye Arapları’nın putlardan medet ummalarıyla aynı anlama gelmektedir.
Sonuç olarak falcılığın, gerçekte insanların merak ve tecessüs duygularını istismar düşüncesine dayalı, İslâmî öğretilerle bağdaşmayan ve birçok türü ile kişiyi Allah’a ortak koşma konumuna getiren bir uğraş olduğu kabul edilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber kâhinlere gidip onların verdiği bilgiyi tasdik edenin kâfir olacağını bildirmiştir (Ebû Dâvûd, “Tıb”, 21; Tirmizî, “Tahâret”, 102; İbn Mâce, “Tahâret”, 122).
İnsanları sebeplere sarılmaktan alıkoyan uğur ve uğursuzluk anlayışı, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İslâmî ilkelere ters düşmektedir. Çünkü İslâm’da insanın iradesi, gücü ve teşebbüsü sorumluluğun temelini oluşturur. Uğursuzluk inancı (tıyere) kişinin kendi irade ve gücünü inkâr etmesi yanında Allah’ın yaratıcılığını da inkâr etmek anlamı taşıdığı için İslâm bunu reddetmiştir. Nitekim Hz. Peygamber, ihtiyaçtan dolayı tıyereye başvuranın Allah’a şirk koşmuş olacağını bildirmiştir (Buhârî, “Tıb”, 43-45; Ebû Dâvûd, “Tıb”, 23-24). Hz. Peygamber’in sözlerinde geçen “fe’l” ve “tefe’ül” kelimeleriyle anlatılmak istenen ise, “Allah’tan dilekte bulunmak”tan ibarettir. Resûlullah’ın söz ve davranışlarının incelenmesi sonucunda, bazı durumları veya olayları iyimser bir yorumla karşılayıp Allah’tan hayır dileme anlamındaki uğur düşüncesinin sakıncalı değil, aksine bizzat Resûl-i Ekrem tarafından özendirilmiş olduğu görülmektedir.
Tarihin muhtelif devirlerinde farklı kültürlerde fal bakmak için çeşitli araçlar ve teknikler kullanılmış, böylece değişik fal türleri ortaya çıkmıştır. Araplar’da en yaygın olanı fal okları kullanma yöntemidir. Rivayete göre Câhiliye döneminde Araplar’da üç türlü fal oku kullanma geleneği vardı:
1. Üç fal oku kullanma yöntemi. Araplar önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman bu işin sonunun hayırlı olup olmadığını anlamak maksadıyla üç okla kısmet çekerlerdi. Okların birinde “yap”, diğerinde “yapma” yazılıydı, üçüncüsü boştu. Kişi yapacağı işe karar verebilmek için kabile putunun bekçisine gelerek ona bir miktar para verir ve bekçinin elindeki torbada bulunan bu oklardan birini çekerdi; yap çıkarsa niyetlendiği işi yapar, yapma çıkarsa vazgeçerdi; boş çıkarsa çekimi tekrarlardı (İbn Kesîr, III, 21).
2. Yedi fal oku kullanma yöntemi. Oklar Kâbe’nin içinde Hübel denilen putun yanında bulunurdu. Okların her biri üzerinde şu kelimelerden birinin Arapça’sı yazılıydı: Akıl, sular, evet, hayır, sizdendir, sizden değildir, bitişiktir.
Diyet işlerinde bu yöntem kullanılır, “akıl” kime çıkarsa diyeti o öderdi. “Sular” kelimesinin yazılı olduğu fal oku da su aramada çekilirdi. “Evet” veya “hayır” yazılı olan oklar ise niyet edilen bir şeyin yapılıp yapılmayacağını gösterirdi.
3. On fal oku kullanma yöntemi. Bu yöntemdeki oklar şu isimleri almıştı: Fezz, tev’em, rakîb, hils, nâfis, müsbil, muallâ, menîh, sefîh, vagd. Bunların üçü (menîh, sefîh, vagd) boştu, diğerlerinin herbirine bir pay verilmişti. Ancak payları rakamlarıyla orantılıydı. Meselâ fezz’in payı bir, tev’em’in iki,... muallâ’nın yedi payı vardı. Her okun üzerinde adını ve payını gösteren işaretler bulunuyordu. Bu yöntem fakirlere ikram için oynanan kumarda uygulanırdı. İkram edilecek deve kesilip yirmi sekiz parçaya bölünür, oklar da “ribâbe” denilen bir torbanın içine yerleştirilerek adaletli bir kişinin önüne konurdu. Bu şahıs kumara iştirak eden herkes adına bir ok çekerdi, şansına boş ok çıkanlar etten mahrum kaldıkları gibi devenin kıymetini de öderlerdi. Şanslarına paylı ok çıkanlar ise aldıkları paylarını fakirlere verirlerdi (fal ve fal yöntemleri hakkında bilgi için bk. İlyas Çelebi, “Fal”, İFAV Ans., II, 11; Mehmet Aydın, “Fal”, DİA, XII, 134).
Yukarıda da belirtildiği gibi İslâm, fal okları kullanma ve benzeri yöntemlerin tümünü kumar sayarak yasaklamıştır (krş. Bakara 2/219; Mâide 5/3, 90). Burada üç yasaktan söz edilmektedir:
a) Şirk anlamı taşıyan yollarla kısmetini, geleceğini öğrenmek veya anlaşmazlıkları çözümlemek için fal okları çekmek.
b) Akıl ve bilgi yolundan uzaklaşarak fal veya kehanet yöntemiyle herhangi bir şeyi iyilik veya kötülük, uğurluluk veya uğursuzluk işareti saymak.
c) Kazanmayı meziyet, liyakat, hak, hizmet gibi aklî ve vicdanî ölçülere değil de kumar yoluyla şansa dayandırmak.
Falı yasaklayan İslâm, buna karşılık istişare ve istihâreyi getirmiştir (istişare hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/159).
İstihâre “yapılması düşünülen bir işin hayırlı olması halinde, onu kolaylaştırması için Allah Teâlâ’dan yardım dilemek” anlamında kullanılır. İstihâre Hz. Peygamber’in sünneti olup kişinin aklını kullandıktan ve yapacağı iş hakkında bilgisi ve tecrübesi olan kimselerle istişare ettikten sonra karar veremediği takdirde başvuracağı bir yöntemdir. İstihâre edilen işin hayırlı olduğu, o işin yapılmasına dair gönülde doğacak bir meyilden, rahatlık ve ferahlıktan, o işle ilgili iyi ve güzel duygulardan anlaşılır (bilgi için bk. Buhârî, “Teheccüd”, 25; “Da‘avât”, 49; “Tevhîd”, 10; Kâmil Miras, IV, 132-144).
“Bugün, kâfirler dininiz hakkında ümitlerini yitirmişlerdir” meâlindeki cümle, artık müşrik Araplar’ın İslâmiyet’i ortadan kaldırmaktan, müslümanları yok etmekten veya putperestliğe geri döndürmekten umutlarını kestiklerini ifade eder. Müşrikler, yukarıda yenilmesi haram olduğu bildirilen etlerin tümünü yiyorlardı; müslümanların da bir gün gelip kendi dinlerine geri döneceklerini umuyorlardı. Bu âyetin inmesiyle artık bu ümit kapısının kapanmış olduğu anlatılmaktadır. Bu âyet, aynı zamanda müslümanların bazı Câhiliye gelenek ve alışkanlıklarından sıyrıldıklarını, sapkınlıklardan korunduklarını, artık İslâm inanç ve hükümlerinin kuvvetlendirilip kemale erdirildiğini gösterir.
Yüce Allah son peygamber Hz. Muhammed’e insanlığın muhtaç olduğu itikadî ve amelî ilkelerin en mükemmellerini içeren Kur’an-ı Kerîm’i indirmek suretiyle ilk peygamber Hz. Âdem’den beri insanlığa göndermiş olduğu ve kendi katında İslâm diye isimlendirdiği dini (Âl-i İmrân 3/19, 85), kıyamete kadar farklı iklim ve coğrafyalarda yaşayan muhtelif cemiyetlerin düşünce, hayat ve medeniyet alanındaki ihtiyaçlarını karşılayacak bir nitelikte ve mahiyette olmak üzere kemale erdirmiş; bu dinde insanî sorunların çözümü için ana ilkeleri koymuş, ayrıntılar ve ortaya çıkacak yeni sorunların çözümü için de genel prensipleri çerçevesinde ictihad yolunu açık tutmuştur. Öte yandan müslümanlar Mekke’yi fethederek Beytullah’ı rahatça tavaf etme imkânını kazanmışlar ve bu sayede giderek gelişen bir siyasî, sosyal ve ekonomik güç haline gelmişlerdir.
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim” meâlindeki bölümün Vedâ haccında nâzil olduğuna dair rivayetler yanında (bk. İbn Kesîr, III, 23), bu âyetin parça parça değil, bütün olarak Vedâ haccından uzun zaman önce bayram arefesine rastlayan bir cuma gününde inmiş olabileceği kanaatini taşıyanlar da vardır. Bu görüşü savunan Süleyman Ateş’in konuya ilişkin açıklaması şöyledir (II, 462 vd.): Bu rivayete bakılırsa bu cümle, âyetten ayrı olarak inmiş, sonradan âyetin içine konmuştur. Eğer bu cümle âyetle beraber inmemiş ise, bunun, haram kılınan etleri anlatan âyetin içine konmasını gerektirecek bir şey yoktur. Kanaatimize göre parça parça değil bütün olarak inen bu âyetin, kendinden önceki iki âyetle sıkı bağlantısı vardır. Üstteki âyette “Size bildirilecek olanlar dışındaki hayvanlar” meâlindeki (illâ mâ yütlâ aleyküm) cümlesiyle haram olan hayvanların okunup açıklanacağı belirtilmiş, hemen ardından da haram olan hayvanlar açıklanmıştır. Bunlar açıklandıktan sonra da bu emirlerle ve yasaklarla dinin tamamlandığı, Allah’ın tamamladığı dine uyulmasının gereği vurgulanmıştır. Ateş’e göre Hz. Peygamber Vedâ haccında ashabına hitap ederken dinin güçlenip tamamlandığını, artık kâfirlerden korkulmaması gerektiğini vurgulamak için bu âyeti okumuş, daha önce bu âyetten haberdar olmayan müslümanlar, âyetin Vedâ haccında indiğini sanmışlardır.
Mevdûdî ise (I, 402 vd.) sûrenin nazmından hareketle, bu bölüm sûrenin örgüsü içinde bulunmadığı takdirde eksik kalacağı kanaatine vararak hicretin 6. yılında diğer bölümle birlikte indiğini söyler. Ona göre indiği zaman bu ifadenin gerçek anlamı kavranamamış, bu sebeple bütün Arap yarımadasının itaat altına alındığı ve İslâm’ın gücünün doruğa ulaştığı hicretin 10. yılında Vedâ haccında yeri gelmişken ilân edilmek üzere yeniden nâzil olmuştur. Dolayısıyla âyetin Vedâ haccında indiğine dair rivayetler de sahihtir (din ve İslâm hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/19).