Önceki ayet· 43:47Sonraki ayet· 43:49

Zuhruf Suresi 48. Ayet· 43:48

↗ Zuhruf suresi
Mekki
وَمَا نُرِيهِم مِّنۡ ءَايَةٍ إِلَّا هِيَ أَكۡبَرُ مِنۡ أُخۡتِهَاۖ وَأَخَذۡنَٰهُم بِٱلۡعَذَابِ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ
Onlara gösterdiğimiz her mucize diğerinden daha büyüktü; doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık
Meal ihtilafı: 6% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Onlara gösterdiğimiz her mucize diğerinden daha büyüktü; doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık
Elmalılı Hamdi Yazır
Bizim onlara gösterdiğimiz her bir mucize diğerinden daha büyüktü. Belki doğru yola dönerler diye biz onları azapla yakaladık.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Onlara gösterir olduğumuz her ayet-alâmet, kızkardeşi ayet-alâmetten mutlaka daha büyüktür. Belki dönerler diye onları azapla da yakalamışızdır.
Süleyman Ateş
Onlara gösterdiğimiz her mu'cize, mutlaka kızkardeşinden (ötekinden) büyüktü. Belki dönerler diye onları (kıtlık, tufan, çekirge gibi türlü) azab(lar) ile cezalandırdık.
Diller arası (7 dil)ıraksama 14.0%
İngilizce
And We showed them not a sign except that it was greater than its sister, and We seized them with affliction that perhaps they might return [to faith]
Fransızca
Chaque miracle que Nous leur montrions était plus probant que son précédent. Et Nous les saisîmes par le châtiment, peut-être reviendront-ils [vers Nous]
İspanyolca
Siempre que les mostraba un Signo, era mayor [y más evidente] que el anterior, [pero como siempre los desmentían] los azoté con el castigo [de las plagas] para que se arrepintieran
Rusça
Какое бы из знамений Мы ни показывали им, оно превосходило предыдущее. Мы подвергли их мучениям, чтобы они могли вернуться на прямой путь
Endonezce
Dan tidaklah Kami perlihatkan suatu mukjizat kepada mereka kecuali (mukjizat itu) lebih besar dari mukjizat-mukjizat (yang sebelumnya). Dan Kami timpakan kepada mereka azab786) agar mereka kembali (ke jalan yang benar)
Bengalce
আমি তাদেরকে যে নিদর্শনই দেখাতাম, তাই হত পূর্ববর্তী নিদর্শন অপেক্ষা বৃহৎ এবং আমি তাদেরকে শাস্তি দ্বারা পাকড়াও করলাম, যাতে তারা ফিরে আসে।
Çince
我所昭示他们的迹象,一件比一件大。我曾以刑罚惩治他们,以便他们悔悟。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Firavun ve kavminin ileri gelenlerine Musa -aleyhisselam-'ın getirdiklerinin doğruluğunu ispat etmeye gösterdiğimiz her mucize, bir evvelkinden daha büyüktü. Dünyada üzerinde bulundukları küfürlerinden doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık. Fakat hiç faydası olmadı.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
46- Andolsun Biz, Mûsâ’yı âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da (onlara): “Ben alemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim” dedi. 47- Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler. 48- Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları (dünyevi) azaplara da uğrattık. 49- (Başlarına azap geldiğinde) şöyle diyorlardı: “Ey sihirbaz! Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)! Gerçekten biz doğru yola gireceğiz.” 50- Ama biz azabı üzerlerinden kaldırınca da hemen verdikleri sözden cayıyorlardı. 51- Firavun kavmine seslenip şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz? 52- “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? 53- “Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi? 54- Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi. 55- Nihâyet onlar Bizi gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk. 56- Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de (ibretlik) bir örnek kıldık. 46. Yüce Allah:“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor ki: Biz, Rahman’ın yanı sıra ibadet edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?” buyurduktan sonra Mûsâ aleyhisselam’ın durumunu ve onun davetini söz konusu etmektedir. Çünkü onun daveti peygamberlerin davetleri arasında en ünlüsüdür ve Yüce Allah da ondan Kitabında diğerlerinden daha çok söz etmektedir. İşte bu bakımdan burada Mûsâ aleyhisselam ile Firavun’un durumunu söz konusu ederek şöyle buyurmuştur:“Andolsun Biz Mûsâ’yı” yılana dönüşen asa, çekirge ve haşeratın gönderilmesi ve benzeri gibi getirdiklerinin doğruluğuna kat’î olarak delil teşkil eden “âyetlerimizle/mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da onlara: Ben âlemlerin Rabbinin rasulüyüm/elçisiyim, dedi.” Böylelikle onları Rablerini kabule çağırdı, O’nun dışındakilere ibadet etmekten vazgeçmelerini emretti. 47. “Onlara âyetlerimizi/mucizelerimizi getirdiğinde onlar, bunlara gülüverdiler.” Yani onları red ve inkâr ettiler, zalimlik ederek ve büyüklenerek bunlarla alay ettiler. 48. Yani iman etmeyişleri, âyetlerdeki bir eksiklik ve onların gereği kadar açık olmayışlarından ileri gelmiyordu. Onun için şöyle buyrulmaktadır:“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet/mucize, bir öncekinden daha büyüktü.” Yani sonra gösterdiğimiz mucize, ondan öncekinden daha büyüktü. “Belki” şirk ve kötülükleri son bulur da İslâm’a “dönerler” ve ona boyun eğerler “diye onları” birbirinden ayrı ve apaçık âyetler/mucizeler olan çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi “(dünyevi) azaplara da uğrattık.” 49. Üzerlerine azap indiği vakit “şöyle dediler: “Ey sihirbaz!” Bu sözleri ile Mûsâ aleyhisselam’ı kastediyorlardı. Bunu ya onunla alay etmek için söylemişlerdir yahut da onlara göre bu hitap, bir övgü hitabı idi. Kendilerince ilim adamları olarak kabul ettikleri sihirbazlara hitap ettikleri şekilde ona hitap ederek ve böylece onu överek ona yalvardılar ve:“Sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et (de bu azabı kaldırsın)!” Yani Yüce Allah’ın sana özel olarak ihsanları, sana vermiş olduğu lütuf ve üstün mevkii ile üzerimizden azabı gidermesi için dua et. “Gerçekten biz” Allah üzerimizden azabı giderecek olursa “doğru yola gireceğiz.” 50. Sözlerinde durmuyor, küfürlerini devam ettiriyorlardı. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Biz de onlara ayrı ayrı âyetler/mucizelere olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idi. Üzerlerine azap çökünce: Ey Mûsâ, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şâyet bu azabı bizden kaldırırsan andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler. Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince, bir de bakardın ki onlar sözlerini bozmuşlar bile!”(el-A’raf, 7/133-135) 51. “Firavun” mülkü ile aldanarak, malı ve askerleri ile azgınlaşarak, batılını ileri sürüp yücelik taslayarak “kavmine seslenip şöyle dedi: Ey kavmim, Mısır’ın hakimiyeti ve alt tarafımdan akan şu nehirler benim değil mi?” Bunların sahibi ve bunlarda tasarrufta bulunan ben değil miyim? Şu sarayların ve bahçelerin ortasında akan ve Nil’den ayrılıp gelen ırmaklar benim değil mi? Şu uçsuz bucaksız mülkü “görmüyor musunuz?” Bu ifadeler, onun aşırı derecedeki cahilliğini göstermektedir. Çünkü o, kendi zatı dışındaki şeylerle övünmüş, kendisine ait olan övünülmeye değer vasıfları ve dosdoğru davranışları ile övünmemiştir. 52. “Ben, değersiz ve neredeyse derdini bile anlatamayan şu adamdan daha üstün değil miyim?” Kahrolasıca “değersiz” sözüyle, Kelimullah ve Allah nezdinde oldukça değerli olan İmran oğlu Mûsâ’yı kastediyordu. Yani ben aziz, güçlü ve kuvvetliyim. O ise zelil, değersiz ve hakirdir. Şimdi hangimiz üstün? Üstelik meramını da doğru dürüst açıklayamıyor. Çünkü dili açık ve anlaşılır değil! Asında bu bir kusur değildir. Yani bir kimse eğer içindekini sözlü olarak açıklayabiliyor ise konuşmakta zorlansa bile bu kusur olarak görülemez. 53. Daha sonra Firavun:“Hem ona altın bilezikler takılmalı yahut onun yanı sıra melekler gelmeli değil miydi?” dedi. Niçin Mûsâ, çeşitli süs eşyaları ve bileziklerle süslenmiş bir halde size gelmedi? Yahut niye melekler davetinde ona yardımcı olmuyor, onun söylediği sözleri desteklemiyor? 54. “Böylece o, kavmini küçümsedi/akıllarını hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler.” Firavun ortaya attığı bu şüphelerle onların akılları ile adeta alay etti. Zira onun ileri sürdüğü bu şüpheler, hiçbir değer taşımayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, ne hakka ne batıla delil olmayacak şeylerdir. Onlara ancak kıt akıllılar rağbet eder. Mısır mülkünün Firavun’a ait olmasının ve ırmakların onun altından akmasının, onun haklı olduğunu göstermeye delil olacak taraf neresidir? Mûsâ’ya uyanların azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah tarafından altın bileziklerle süslenmemiş olması, onun getirdiklerinin batıl olduğuna nasıl delil olabilir? Ancak Firavun hiçbir şekilde akıllarını kullanmayan birtakım kimselere hitap ediyordu. Onlar da o, hak ya da batıl ne söylerse ona uyuyorlardı. “Çünkü onlar, fâsık bir toplum idi.” Fâsıklıkları sebebi ile Firavun gibi birisini onlara musallat etti; o da onlara şirki ve kötülüğü süslü ve güzel gösterdi. 55. “Nihâyet onlar Bizi” yaptıkları işleri ile “gazaplandırınca kendilerinden intikam aldık da hepsini suda boğduk.” 56. “Böylece onları (benzeri işler yapanlar için) bir selef ve sonra gelenler için de” ibret alanlar onlarla ibret alsınlar, öğüt alanlar da onların hallerinden öğüt alsınlar diye “(ibretlik) bir örnek kıldık.”
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Hz. Peygamber’in daveti ve tevhid mücadelesi anlatılırken yeri geldikçe geçmiş tecrübelere temas edilmektedir. Buradaki örnek Hz. Mûsâ ile Mısır’ın tanrı kralı Firavun ve tebaası arasında geçen olaylar, tartışmalar ve alınan ibretlik sonuçlardır. Bu âyetlerde iki nokta dikkat çekmektedir: 1. İnkârcıların bilinçlerinin derinliklerinde bir Allah inancı vardır, çeşitli telkinler ve dünyanın çekici menfaatleri bu temel duyguyu köreltmiş veya üstünü küllerle örtmüştür. Allah yine rahmetinin eseri olarak inkârcıları bazı felâketlerle uyarınca bu temel duygu ve inanç açığa çıkmakta, ona sığınılmakta, sıkıntı geçince yine inkâra dönülmektedir. 2. Tevhid inancı bütün peygamberlerin ortak tebliğleri ve inanç ilkeleridir. Kendilerine kitap gönderilmiş topluluklara sorulduğunda veya eski kitapların kalıntıları okunduğunda anlaşılmaktadır ki, Allah hiçbir zaman kendisi dışında bir varlığa kulluk edilmesine izin vermemiştir. Hz. Mûsâ’nın mücadelesi de bunun bir kanıtıdır. 54. âyette “halkının aklını çeldi” şeklinde çevirdiğimiz cümle, yöneten ve yönetilen ilişkisi bakımından çok önemlidir. Kelimenin aslı, Türkçe’de de kullanılan istihfâf kökündendir. Bu kelime Arapça’da “acele ettirdi, aldattı, bilgisizliklerinden yararlandı, onları bilgisizlikleri ve güçsüzlükleri yüzünden hafife aldı, istediği gibi yönlendirdi” mânalarını ifade etmektedir. Totaliter yönetimlerde yöneticilerin istemediği şey, halkın bilgilenmesi, doğruyu öğrenmesi, örgütlenerek hakkını talep edecek kadar güçlenmesidir. Firavun da aynı yola başvurmuş, Hz. Mûsâ’nın gerçeğe ve tevhide yönelik davetini sabote etmiş, halkın sağlıklı düşünmesini engellemiş, geleneklerden ve gözler önündeki alâyişten yararlanarak toplumu âdeta büyülemiş ve saltanatını devam ettirmenin yolunu bulmuştur. Ancak, şairin dediği gibi, “Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!”
Zuhruf Suresi 48. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Firavun ve kavminin ileri gelenlerine Musa -aleyhisselam-'ın getirdiklerinin doğruluğunu ispat etmeye gösterdiğimiz her mucize, bir evvelkinden daha büyüktü. Dünyada üzerinde bulundukları küfürlerinden doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık. Fakat hiç faydası olmadı.