Diyanet İşleri
Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez
Elmalılı Hamdi Yazır
Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür, ama kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür. Fakat affdeip barışmayı esas alanın ücretini bizzat Allah verir. O, zalimleri hiç sevmez.
Süleyman Ateş
Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kütülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükafatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Kim hakkını almak isterse alabilir. Fazla olmadan ve haddi aşmadan sadece hakkı kadar alır. Kim kendisine kötülük yapanı affederse ve o kimsenin yapmış olduğu kötülükten dolayı onu kınamaz ve kendisi ile kardeşinin arasını düzeltirse; bu kimsenin sevabı Allah katındadır. Çünkü O; insanlara, mallarına ve ırzlarına zulmeden zalimleri sevmez, hatta nefret eder.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.
40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Müslümanların, inanç özgürlüğü tanımayan putperest Mekkeliler’in ağır baskıları altında yaşadıkları ve henüz suçlunun kamu adına cezalandırılmasını sağlayacak bir örgütlenmeye sahip olmadıkları bir dönemde inen bu âyetlerde dahi müminler, başkasının hakkına saldırı niteliği taşıyan bir eyleme karşı gösterilen toplumsal ve bireysel tepkinin mahiyeti ve sonuçları, yani bir bakıma suç ve cezanın fikrî temelleri üzerinde düşünmeye yöneltilmektedir. Yakın gelecekte medenî bir toplumun kurulmasına öncülük edecek olan Resûlullah’ın ashabı, bireyler ve toplumlar arası ilişkilerde önemli bir konuda, saldırıya karşılık verilmesi halinde haklılık sınırlarının aşılmaması, amaca uygunluk ve denklik ilkelerine riayet edilmesi hususunda fikren hazırlanmaktadır. Özellikle 39 ve 41. âyetler bazı müfessirlerce müslümanlar ile müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilerle sınırlandırılarak açıklanmış olmakla beraber, Taberî’nin ısrarla belirttiği üzere buralarda yüce Allah herhangi bir ayırım ve sınırlandırma yapmaksızın, haksız saldırıya uğradığı için hakkını korumaya ve zalime haddini bildirmeye çalışan herkesi övmüştür (XXV, 37-38, 39-40. Gerek ceza hukuku alanındaki gerekse haksız fiillerle verilen zararların tazmini konusundaki fıkhî hükümlerin birçoğunun belirlenmesinde 40. âyetin önemli bir dayanak teşkil ettiği hakkında bilgi için bk. Râzî, XXVII, 178-181).
Bütün insanlığa ışık tutan bu âyetlerde özetle şu hususlara dikkat çekildiği söylenebilir: İster sebepsiz yere isterse bir kötülüğe karşılık verirken sınırı aşmak suretiyle olsun, başkalarına haksızlık edilmesi Allah’ın hoşnut olmadığı bir davranıştır. Şayet cezalandırma yolu seçilmişse, kötülüğü yapan kişi o eylemin kötülüğünü kendisine hissettirecek nitelikte ve ona denk bir karşılık görmelidir; ama konu şahsî bir hakla ilgiliyse bağışlama ve düzeltme yolunun seçilmesi hak sahibini ziyana sokmaz, onun Allah katındaki mükâfatı mahfuzdur. Öte yandan haksız saldırıyı önlemeye çalışmak ve meşrû müdafaa ölçüleri içinde karşılık vermek, kınamayı ve cezayı gerektiren bir eylem değildir, hatta -yukarıda belirtildiği üzere- yerine göre bir erdemdir; fakat olabildiğince sabredip özveride bulunmak da büyük bir erdemdir. Bazı müfessirler bu âyetlerin tefsiri sırasında, bir hakkın kamu otoritesi vasıtasıyla alınması hususunda fikir birliği bulunduğuna işaret ettikten sonra ihkāk-ı hak (hak sahibinin bizzat hakkını alması) konusundaki görüş ayrılıklarına değinirler (meselâ İbn Atıyye, V, 39-40). Esasen bu, –bu âyetlerden çok– başka deliller ışığında incelenmesi gereken bir konudur.