Diyanet İşleri
İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler ise tağut yolunda harbederler. Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi zayıftır
Elmalılı Hamdi Yazır
İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
İman edenler Allah yolunda savaşırlar; küfre sapanlarsa tağut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç kuşkusuz, şeytanın tuzağı çok zayıftır.
Süleyman Ateş
İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyle savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır:
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Samimi Müminler Allah'ın kelimesi en yüce olsun diye, O'nun yolunda savaşırlar. Kâfirler ise ilahlarının uğruna savaşırlar. Öyleyse sizler, şeytanın yardımcılarına karşı savaşın. Eğer onlarla savaşırsanız onları yenersiniz. Çünkü şeytanın düzeni zayıftır. Allah Teâlâ’ya tevekkül edenlere bir zarar veremez.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
76- İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostları ile savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.
76. Bu buyrukla Yüce Allah mü’minlerin kendi yolunda savaştıklarını kafirlerin de tağut yolunda savaştıklarını haber vermektedir. Tağut, şeytan demektir. Bu buyruk aynı zamanda şu faydalı birkaç hususu da ihtiva etmektedir: 1. Kişi sahip olduğu imanın durumuna göre Allah yolunda cihad eder. İhlâsı ve Allah’ın emirlerine uyması da bu oranda olur. Zira Allah yolunda cihad, imanın sonuçlarından, gereklerinden ve onun ayrılmaz parçalarından biridir. Aynı şekilde tağut yolunda savaşmak da küfrün bir şubesi ve bir gereğidir. 2. Allah yolunda savaşan bir kimsenin başkalarının yapamayacağı kadar sabır ve metanet göstermesi gerekir ve ondan böylesi bir davranış beklenir. Şeytanın dostları, batıl üzere oldukları halde sabır gösterip savaştıklarına göre hak ehlinin bu şekilde hareket etmeleri öncelikle beklenir. Nitekim Yüce Allah bu anlamı bir başka yerde şöylece dile getirmektedir:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz o acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) 3. Bu buyruğun ihtiva ettiği diğer bir husus da şudur: Allah yolunda savaşan bir kimse çok sağlam bir esasa dayanmaktadır. Bu ise haktır ve Yüce Allah’a tevekkül etmektir. İşte böyle bir güç ve böyle bir temele sahip olan kimseden, hakikati olmayan, övülmeye değer bir sonuç da getirmeyen batıl için çarpışan kimseden beklenmeyecek bir sabır, sebat ve gayret beklenmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah:“O halde şeytanın dostları ile savaşın, şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır” buyurmaktadır. Hile (الكيد), düşmana zarar vermeyi sağlayacak gizli yollar izlemek demektir. Şeytanın hileleri hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın şüphesiz son derece zayıftır. En alt dereceden bir hakkın dahi karşısında duramazlar. Allah’ın mü’min kulları lehine onlara karşı kurduğu tuzaklar karşısında da sebat gösteremez.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazan başka kabileler ve Medineli bir kısım yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması’nı yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra müslüman olup Mekke’den kaçanlar iade edilecekti. Böylece hicret imkânı bulamayan müslümanlarla bu madde gereği iade edilen müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke’de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah’a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm’ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Bu âyetlerden burada gördüğümüz ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. “Allah rızâsı” da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ’nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O’nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından “Allah rızâsı için savaşmak” adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah’a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri –maddî, mânevî– bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur’an’a göre tâguttur, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.