Diyanet İşleri
Kendilerine: "Elinizi savaştan çekin, namaz kılın, zekat verin" denenleri görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığında, içlerinden bir takımı hemen, insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Bize savaşı niçin farz kıldın, bizi yakın bir zamana kadar tehir edemez miydin?" derler. De ki: "Dünya geçimliği azdır, ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için hayırlıdır, size zerre kadar zulmedilmez
Elmalılı Hamdi Yazır
Kendilerine, "Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?" derler. Onlara de ki: "Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez."
Yaşar Nuri Öztürk
Kendilerine, "Ellerinizi çekin, namazı/duayı yerine getirin, zekâtı verin!" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, içlerinden bir grup, insanlardan Allah'tan korkmuş gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla korkar oldu. Ve şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Ne diye yazdın üzerimize savaşı; yakın bir süreye kadar bizi erteleseydin ya!" De ki: "Dünya nimeti çok azdır. Kötülükten sakınan için âhiret daha hayırlıdır. Bir kıl kadar bile zulme uğratılmazsınız."
Süleyman Ateşen ayrışan
Kendilerine: "Ellerinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin!" denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir grup, insanlardan, Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla korkmaya başladılar: "Rabbimiz, niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (savaş emrini bir süre geciktirsen) olmaz mıydı?" dediler. De ki: "dünya geçimi azdır, korunan için ahiret daha iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez."
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
77- (Önceden) kendilerine: “(Savaştan) ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” denmiş olanları görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığını içlerinden bir grup müşriklerden, Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla korktular da:“Rabbimiz niçin savaşmayı bize farz kıldın? Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler. De ki:“Dünya menfaati pek azdır. Ahiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.”
77. Müslümanlar Mekke’de bulundukları dönemlerde namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolunmuşlardı. Bu, belli bir nisabı ve şartları olan malum zekât değil, fakirleri gözetmek anlamındaki zekâttı. Çünkü bilinen nisab ve şartları ile zekât ancak Medine’de farz kılınmıştır. Ancak o sırada çeşitli sebeplerden ötürü düşmana karşı cihad ile emrolunmamışlardı. Öncelikle Şanı Yüce Allah’ın hikmetlerinden birisi şer’î hükümleri kullarına zor ve ağır gelmeyecek şekilde ayrıca önem ve kolaylık sırasına göre teşrî’ buyurmasıdır. Ayrıca sayılarının, araç ve gereçlerinin az, düşmanlarının ise çok olmasına rağmen o dönemde onlara savaşmak farz kılınmış olsaydı bu, İslâm’ın yok olması sonucunu verirdi. O bakımdan daha büyük olan maslahat, ondan aşağı olana nispetle göz önünde bulundurulmuş ve ona öncelik verilmiştir. Bundan başka pekçok hikmetler de vardır. İşte bu dönemde kimi mü’minler savaşın uygun düşmediği bu dönemde ve durumda keşke savaş farz kılınsa diye temenni ediyorlardı. Oysa o dönemde uygun olan, yine o vakitte emrolundukları tevhidi, namaz kılmayı, zekâtı ve buna benzer emirleri layık-ı veçhiyle yerine getirmekten ibaretti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi elbette haklarında çok hayırlı ve daha bir sebat verici olurdu.”(en-Nisa, 4/66) Müslümanlar Medine’ye hicret edip İslâm da güçlenince Allah bu iş için uygun zamanda onlara savaşmayı farz kıldı. Bu sefer daha önce savaş emrinin verilmesinde acele gösterenlerden bir kesim, insanlardan korkarak, zaaf ve gevşeklik göstererek:“Rabbimiz, niçin savaşmayı bize farz kıldın?” demeye koyuldular. Bu ifade, onların bu işten rahatsız olduklarını, Allah’a âdeta itiraz ettiklerini göstermektedir. Oysa onlara yakışan, bu durumun tam zıddı idi. Yani Allah’ın emrine teslimiyet göstermek ve emirlerine karşı sabırlı olmaktı. Fakat onlar kendilerinden beklenenin aksini yaparak:“Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler.” Yani niçin savaşın farz kılınma hükmünü daha sonraki bir zamana bırakmadın? Bu, ağırbaşlı olmayıp işlerde vaktinden önce acelecilik eden kimselere çokça arız olan bir haldir. Bu gibi kimseler çoğunlukla işlerin zamanı geldiğinde onları yerine getirmekte gereken sabrı gösteremez ve bu yükleri gereği gibi taşıyamaz. Aksine dirençleri az olur. Daha sonra Yüce Allah savaştan geri kalmayı da ihtiva eden bu hallerinden vazgeçmeleri için onlara şöylece öğüt vermektedir:“De ki: Dünya menfaati pek azdır. Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır.” Yani dünyanın lezzet verici şeylerinden ve rahatından yararlanmak az bir şeydir. Kısa bir süre Allah’a itaat uğrunda ağır yüklere katlanmak ise nefislerin karşılaşacağı zorlukları kolaylaştırır ve yüklerini hafifletir. Çünkü nefisler karşı karşıya kaldıkları zorlukların uzun bir süre devam etmeyecek olduğunu bilecek olursa bu zorluklar onlara kolay gelir. Peki ya nefisler dünya ile âhireti karşılaştıracak ve özüyle olsun lezzet ve ebediliği ile olsun âhiretin dünyadan kat kat üstün olduğunu bilecek olursa ne olur? Özü itibari ile âhiret Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hadisinde sabit olduğu gibi şöyledir:“Cennette bir kamçılık kadar bir yer, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır” Cennetin lezzetleri, her türlü sıkıntıdan uzaktır. Hatta cennetteki lezzetler insanın hatırına gelen ve onun zihninden geçen her türlü lezzetten çok daha üstündür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilemez.”(es-Secde, 32/17) Yine Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in dilinden şöyle buyurmaktadır:“Ben salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği şeyler hazırladım.” Dünya lezzetlerine gelince bunlar insanın zevkini gölgeleyen çeşitli sıkıntılarla iç içedir. Eğer bu lezzetler ile onlarla birlikte bulunan türlü acılar, gam ve kederler arasında bir mukayese yapılacak olursa, hiçbir bakımdan makul bir oran ortaya çıkmaz. Zamanları itibari ile aralarındaki farka gelince dünya geçicidir. Dünyanın ömrüne nispetle insanın ömrü de pek az bir süredir. Ahiretin ise nimetleri devamlıdır ve cennetlikler orada ebediyyen kalacaklardır. İşte aklı başında olan bir kimse bu iki yurt hakkında düşünecek ve her ikisinin de gerçek mahiyetini gereği gibi kavrayacak olursa hangisinin tercih edilmeye değer olduğunu, ne için çalışıp çabalamak ve neyi elde etmek için gayret göstermek gerektiğini çok iyi tespit eder. Bundan dolayı Yüce Allah:“Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için” yani şirkten ve diğer haramlardan sakınan kimseler için “elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.” Yani âhiret yurdu için göstereceğiniz çaba ve gayretlerinizin karşılığını, hiçbir eksiklik söz konusu olmaksızın tam ve mükemmel olarak alacaksınız. ﴾ أَيۡنَمَا تَكُونُواْ يُدۡرِككُّمُ ٱلۡمَوۡتُ وَلَوۡ كُنتُمۡ فِي بُرُوجٖ مُّشَيَّدَةٖۗ وَإِن تُصِبۡهُمۡ حَسَنَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِكَۚ قُلۡ كُلّٞ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ فَمَالِ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلۡقَوۡمِ لَا يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ حَدِيثٗا 78 ﴿ 78- Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde olsanız bile. Eğer onlara bir iyilik dokunursa:“Bu, Allah’tandır” derler. Şâyet onlara bir kötülük dokunursa:“Bu sendendir” derler. De ki:“Hepsi Allah’tandır.” Böyle iken bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? 78. Yüce Allah tedbirin takdire karşı bir fayda sağlamayacağını ve oturan kimsenin oturmasının kendisine gelebilecek hiçbir zararı önleyemeyeceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Nerede olursanız olun” hangi zaman ve mekânda bulunursanız bulunun “ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde” oldukça sağlam saraylarda ve son derece yüksek meskenlerde “olsanız bile.” Bütün bunlar Allah yolunda cihada bir teşviktir. Bu meyanda kimi zaman cihadın fazilet ve mükâfatı zikredilerek teşvikte bulunulmakta, kimi zaman da cihadı terkin cezası belirtilerek korkutulmakta, kimi zaman da oturanlara oturmanın fayda sağlamayacağı haber verilmekte, kimi zaman da bu yolun kolaylığı ve kısalığı bildirilmektedir. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren, onlara karşı çıkan cahillerden şöylece haber vermektedir:“Eğer onlara bir iyilik dokunursa” yani bolluk, pek çok mal, evlat ve sağlık erişecek olursa “bu Allah’tandır” derler. “Şâyet onlara bir kötülük dokunursa” yani kuraklık, fakirlik, hastalık, çocukların ve sevilenlerin ölümü isabet edecek olursa bu sefer:“Bu sendendir, derler.” Yani senin bize getirdiklerin sebebi iledir, ey Muhammed! diyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uğursuz olduğunu ileri sürerler. Tıpkı onların benzerlerinin de daha önce Allah’ın peygamlerinin uğursuzluklarını ileri sürdükleri gibi. Nitekim Yüce Allah Firavun’un kavminden şöyle haber vermektedir:“Fakat onlara iyilik geldiğinde: Bu zaten bizim hakkımızdır dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi.”(el-A’raf, 7/131) Salih’in kavmi de: “Sen ve sana uyanlar bize uğursuzluk getirdiniz.”(en-Neml, 27/47) demişlerdi. Yasin Sûresi’nde sözü geçen kavim de kendilerine gelen elçilere şöyle demişlerdi:“Gerçekten biz sizi uğursuz belledik, şâyet vazgeçmezseniz sizi elbette taşlarız...”(Yasin, 36/18) Küfür ile kalpleri birbirine benzediğinden dolayı söz ve davranışları da birbirine benzemiştir. İşte kötülüğün meydana gelmesini yahut hayrın sona ermesini, peygamberlerin getirdiklerine veya onların bir kısmına nispet eden herkes bu oldukça vahim yerginin kapsamına girmektedir. Yüce Allah onlara cevaben şöyle buyurmaktadır:“De ki: Hepsi” iyilik olsun, kötülük olsun, hayır olsun, şer olsun, “Allah’tandır.” O’nun kaza ve kaderi ile yaratması ile meydana gelir. “Böyle iken bunlara” şu batıl sözü söyleyen kimselere “ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?” Hiçbir sözü anlamıyorlar, onu anlama noktasına dahi yaklaşamıyorlar. Yahut da ondan ancak oldukça az şeyleri anlayabiliyorlar. Hangisi olursa olsun bu ifade ile onlar, anlamamaları ve Allah’tan geleni de peygamberinden geleni de kavrayamamaları dolayısı ile yerilmektedirler, azarlanmaktadırlar. Buna sebep ise onların küfür ve yüz çevirmeleridir. Bu yergide zımnen Allah’tan ve Rasûlünden gelenleri kavrayan kimseler övülmekte, bu doğrultuda çalışmak ve bunu sağlayacak yollar teşvik edilmektedir ki Allah ve Rasûlünün sözlerine yönelmek, bunlar üzerinde dikkatle düşünmek ve bunlara ulaştıracak yolları izlemek bu yollar arasındadır. Eğer Allah’tan geleni gereği gibi anlayıp kavrayacak olurlarsa hayrın da şerrin de iyiliklerin de kötülüklerin de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi ile olduğunu, bunlardan hiçbir şeyin bunun dışında kalmadığını bileceklerdi. Peygamberler ise başlarına gelen bir kötülüğün sebebi olmadıkları gibi, onların getirdikleri de buna sebep değildir. Çünkü peygamberler hem dünya hem âhireti hem de dinin maslahatlarını gerçekleştirmek üzere gönderilmişlerdir. Bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ﴾ مَّآ أَصَابَكَ مِنۡ حَسَنَةٖ فَمِنَ ٱللَّهِۖ وَمَآ أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٖ فَمِن نَّفۡسِكَۚ وَأَرۡسَلۡنَٰكَ لِلنَّاسِ رَسُولٗاۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدٗا 79 ﴿ 79- Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir. Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter. 79. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her iyilik Allah’tandır.” Onu lütfeden ve onu gerçekleştirmenin sebeplerini kolaylaştırarak onu da kolaylaştıran O’dur. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her fenalık da kendindendir.” Senin günahların ve senin kazandıkların sebebi iledir. Allah’ın affedip bağışladıkları ise daha çoktur. Şanı Yüce Allah ihsanının kapılarını kullarının önünde açmış ve onlara bu kapılardan girmelerini emretmiştir. Çünkü O, kullarına karşı mehametlidir, lütufkârdır. Onlara işleyecekleri masiyetlerin lütfuna engel olacağını haber vermiştir. O bakımdan kul, bu masiyetleri işleyecek olursa kendinden başka kimseyi kınamamalıdır. Çünkü Allah’ın lütuf ve ihsanının kendisine ulaşmasını engelleyen kendisidir. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletinin herkesi kapsadığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” Senin Allah’ın gerçek Rasûlü olduğuna; yardımıyla, göz kamaştırıcı mucizelerle ve açık seçik delillerle seni desteklemek sureti ile Allah’ın buna şahitlik etmesi yeterlidir. Çünkü kayıtsız ve şartsız olarak en büyük şahitlik, O’nun şahitliğidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Benim ve sizin aranızda Allah şahittir.”(el-En’âm, 6/19) Yüce Allah’ın ilminin kamil, kudretinin tam, hikmetinin pek büyük olduğu bilindiğine göre ve Allah Rasûlünü bilinen şekilde destekleyip ona çok büyük bir yardım ihsan ettiğine göre bütün bunlar, onun Allah’ın Rasûlü olduğunu kesin olarak ortaya koyar. Aksi takdirde Yüce Allah’a karşı bir takım yalanlar uyduracak olsaydı elbette Allah, bu yaptığına ceza olarak onu azaba uğratır ve sonra da onun şah damarını kopartırdı.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Mekke’de müminler çeşitli baskı ve işkenceler görüyorlar, henüz savaş izni gelmediği için şiddete şiddetle mukabele edemiyorlar, bu durumu zaman zaman Resûlullah’a arzederek savaşmak için izin istiyorlardı. Hicrete kadar bu izin gelmedi, müminlere namaz ve zekât emredildi. İmanların güçlenmesi, nefislerin terbiye edilmesi, Allah rızâsı için ölümü göze alacak bir ruh kemalinin oluşması beklendi. Hicretten sonra savaş (cihad) izni gelince de kısmen müminler ve daha ziyade münafıklar düşmanla savaştan korktular, “Keşke bu emir biraz daha sonra gelseydi” temennisinde bulundular. Tehlikeyi konuşmakla yaşamak bir değildir; asıl cesaret tehlikeyi yaşarken ortaya çıkar. Burada hem bu çelişkiye işaret edilmekte hem de bir başka üslûp içinde savaştan ve ölümden korkmanın, doğru düşünen ve iman şuuru içinde yaşayan bir müminin işi olmadığı hatırlatılmaktadır. Evet, bu korku düşünen bir müminin işi olmamalıdır; zira âhiret mükâfatı yanında gelip geçici olan dünya nimetleri –çok da olsa– azdır. Dünyada az yaşayan, fakat Allah rızâsını kazananlar âhirette ebedî saadete nâil olacaklar, dünyada çok yaşayan, dünya nimetlerinden çokça istifade eden, fakat Allah rızâsını kazanamayanlar ise âhirette daha önemli ve büyük nimetlerden mahrum kalacaklardır. Hâsılı kimseye haksızlık edilmeyecek, herkes ettiğinin karşılığını görecektir.