Ey Kavmim! Size tebliğ ettikleri şey karşılığında sizden herhangi bir ücret istemeyen kimselere uyun. Onlar Allah'ın vahyinden tebliğ ettikleri şeyler hususunda hidayet üzeredirler. Kim böyle ise işte tabi olunmaya layık olan kimse odur.
13- Onlara şu kasaba halkını misal ver: Hani oraya elçiler gelmişti. 14- Biz onlara iki elçi göndermiştik de onlar bu ikisini de yalanlamıştı. Biz de bir üçüncüsü ile (onları) desteklemiştik. Hep birlikte:“Şüphesiz biz size gönderilmiş peygamberleriz” dediler. 15- Dediler ki:“Siz, ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman da hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.” 16- Dediler ki:“Rabbimiz, bizim kesinlikle size gönderilmiş olduğumuzu biliyor.” 17- “Bize düşen ancak apaçık bir tebliğden ibarettir.” 18- Dediler ki:“Gerçekten bize uğursuzluk getirdiniz. Eğer buna bir son vermezseniz andolsun sizi taşlarız ve tarafımızdan can yakıcı bir cezaya çarptırılırsınız.” 19- Dediler ki:“Sizin uğursuzluğunuz sizinle birliktedir. Size öğüt verildi diye mi (bu tehditleriniz)? Hayır, siz haddi aşan bir toplumsunuz.” 20- Derken şehrin uzak köşesinden bir adam koşarak geldi:“Ey kavmim! Elçilere tâbi olun” dedi. 21- “Sizden hiçbir ücret istemeyen ve doğru yolda olan (bu) kimselere uyun.” 22- “Ben beni yaratana ne diye ibadet etmeyecekmişim? Üstelik siz, yalnız O’na döndürüleceksiniz.” 23- “Ben, O’ndan başka ilâhlar mı edineyim? Halbuki Rahman hakkımda bir zarar dilese onların şefaatinin bana hiçbir faydası olmaz ve onlar beni kurtaramazlar da.” 24- “O takdirde ben, kesinlikle apaçık bir sapıklık içinde olurum.” 25- “Gerçekten ben Rabbinize iman ettim, artık bana kulak verin!” 26- (Ona): “Cennete gir” denildi. Dedi ki:“Ah, keşke! Kavmim bilse idi…” 27- “Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını.” 28- Onun ardından Biz, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. 29- O (azap) ancak tek bir çığlıktan ibaretti. Derhal alevi sönmüş ateşe döndüler. 30- Yazık o kullara! Kendilerine ne zaman bir peygamber gelse mutlaka onu alaya alırlardı. 31- Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi ve onların kendilerine geri dönmediğini görmezler mi? 32- Hepsi de mutlaka huzurumuza getirileceklerdir.
13. Yani senin risaletini yalanlayan, çağrını reddeden kimselere ibret alacakları ve -eğer hayra iletilmeye muvaffak olurlarsa- kendileri için öğüt teşkil edecek olan bir misal ver. Söz konusu bu misal, bir kasaba halkı ve onların Allah’ın peygamberlerini yalanlamaları, buna karşılık da Allah’ın onları ibretli bir şekilde cezalandırmasıdır. Bu kasabanın neresi olduğunun belirtilmesinde şâyet bir fayda olsa idi Yüce Allah, elbette ki onu belirtirdi. Öyleyse bu bir kasabayı ve buna benzer diğer şeyleri tespite kalkışmak gereksiz yere yükümlülük altına girmek ve bu konuda bilgiye dayanmaksızın söz söylemeye kalkışmaktır. Bundan dolayı böyle bir konuda söz söyleyen kimsenin gelişigüzel kanaatler sarfettiğini, işleri karıştırıp durduğunu ve sonu gelmez görüş ayrılıkları içinde olduğunu görürüz. Bu da bize sağlam bilginin yolu, hakikatlerin belirlediği sınırlarda durmak ve faydası olmayan işlerle uğraşmaya kalkışmayı terk etmektir. Böylelikle nefisler arınır ve ilim artar. Halbuki cahil, delili bulunmayan ve hakkında herhangi bir belge olmayan sözleri nakletmeyi, ilmi artırmak olarak değerlendirir. Oysa bunların, zihinleri karıştırmaktan ve şüpheli işlerle uğraşmayı alışkanlık haline getirmekten başka bir faydası olmaz. O nedenle burada önemli olan, Yüce Allah’ın bu kasabayı muhataplara bir misal olarak gösterdiğinin bilinmesidir. “Hani oraya” Yüce Allah tarafından kendilerine yalnızca Allah’a ibadet etmelerini, dini yalnızca O’na halis kılmalarını emrede, şirke ve masiyetlere yönelmelerini de yasaklayan “elçiler” peygamberler “gelmişti.”
14. “Biz onlara iki elçi göndermiştik de onlar bu ikisini yalanlamıştı. Biz de bir üçüncüsü ile (onları) desteklemiştik.” Böylelikle Allah tarafından gönderilmiş üç peygamber olmuşlardı. Bu da Allah’ın onlara önem verdiğini ve arka arkaya gönderdiği peygamberlerle gerekli delilleri ortaya koyduğunu göstermektedir. Bu peygamberler “hep birlikte: Şüphesiz biz size gönderilmiş peygamberleriz, dediler.” Ancak kasaba halkı onlara, peygamberlerin çağrısını reddedenlerin meşhur cevabı ile karşılık verdiler:
15. Yani sizi bize üstün kılan ve biz dururken sadece size böyle bir görev verilmesini gerektiren sebep nedir? Peygamberler, ümmetlerine hep şöyle demişlerdir:“Biz, ancak sizin gibi bir insanız. Ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.”(İbrahim, 14/11)“Rahman da hiçbir şey indirmemiştir” sözleri ile peygamberliği tümden inkâr ettiler. Arkasından muhataplarının da peygamberliklerini inkâr ederek:“Siz sadece yalan söylüyorsunuz” dediler.
16. Bu üç peygamber de:“Rabbimiz, bizim kesinlikle size gönderilmiş olduğumuzu biliyor” dediler. Yani eğer yalan söyleyen kimselersek Allah açıktan açığa bizi rezil rüsvay eder ve bizi derhal cezalandırır. “Bize düşen ancak apaçık bir tebliğden ibarettir.” Bizim görevimiz, kendisi ile açıklanması istenen hususların açıklık kazanacağı apaçık bir tebliğdir. Bunun dışında kalan hususlar; gösterilmesini teklif edeceğiniz mucizeler yahut azabın çabucak gelmesi, bizim işimiz değildir. Bizim görevimiz, sadece apaçık tebliğdir ki biz de bunu yerine getirdik ve size gerekli açıklamaları yaptık. Eğer hidâyet bulursanız bu, sizin için güzel bir sonuçtur ve bir muvaffakiyettir. Eğer saparsanız bizim elimizden hiçbir şey gelmez.
18. Kasaba halkı peygamberlerine:“dediler ki: “Gerçekten bize uğursuzluk getirdiniz.” Yani sizin bize gelişinizden, bizimle ilişki kurmanızdan dolayı kötülükten başka bir şey görmedik. Yüce Allah’ın kullarına ihsan etmiş olduğu en yüce nimeti, kendilerine verilebilecek en büyük lütfu getirenlerin yanlarına gelişlerini, kötü bir geliş olarak kabul etmelerinden daha çok hayret edilecek bir şey yoktur. Oysa onların böyle bir nimet ve lütfa ihtiyaçları her şeyden daha fazladır. Ancak onların bu şekilde karşılık vermeleri, içinde bulundukları kötülükleri daha bir artırmış, uğursuzluklarına uğursuzluk katmıştır. İlâhî tevfike mazhar olamamaktan dolayı kişinin kendi kendisine yapacağı kötülükler, bir düşmanın ona yapabileceği kötülüklerden çok daha büyüktür. Daha sonra peygamberleri tehdit ederek dediler ki:“Eğer buna bir son vermezseniz andolsun sizi taşlarız.” Sizi taşa tutarak en ağır bir ölüm şekli ile öldürürüz. “ve tarafımızdan can yakıcı bir cezaya çarptırılırsınız.”
19. Peygamberleri onlara şöyle dedi:“Sizin uğursuzluğunuz sizinle birliktedir.” Bu da başınıza kötülüğün, hoşlanmadığınız şeylerin ve sıkıntıların gelmesini, sevilen şeylerin ve nimetin de sizden alınmasını gerektiren şirkiniz ve kötülüklerinizdir. “Size öğüt verildi diye mi?” Yani biz faydanıza ve iyiliğinize olan şeyleri size öğüt verdik diye mi bu sözleri bize söylüyorsunuz? “Hayır, siz haddi aşan bir toplumsunuz.” Aşırı gidiyorsunuz. Hiddete kapılarak bizim sözümüzü mantıksızca reddediyorsunuz. Böylece peygamberlerin daveti, onların nefretle kaçmalarından ve büyüklenmelerinden başka bir şeylerini artırmadı.
20. “Derken” peygamberlerin çağrısını işitip o çağrıya iman eden, sonra da kavminin peygamberlere verdiği karşılığı öğrenince kavmine samimiyetle öğüt verme arzusuyla “şehrin uzak köşesinden bir adam koşarak geldi: Ey kavmim, elçilere tâbi olun, dedi” ve onlara elçilere uymalarını emretti. Bu hususta onlara nasihat ederek peygamberlerin ilâhî risalete mazhar olduklarına tanıklık etti.
21. Arkasından bu tanıklığına ve çağrısına destek olmak üzere şunları söyledi:“Sizden hiçbir ücret istemeyen… (bu) kimselere uyun.” Yani size gerçekten fayda sağlayacak öğütler veren bu şahıslara uyun. Bunlar sizden mal istemiyorlar, size verdikleri öğütleri ve sizleri doğru yola iletmeleri karşılığında bir ücret istemiyorlar. İşte bu da bu vasfa sahip olanlara tâbi olmayı gerektirir. Bu durumda geriye tabi olma konusunda şöyle bir ihtimal kalıyor: Belki bu kimseler, davete karşılık ücret almamakla birlikte hak üzere değildir. İşte böyle bir kanaati bertaraf etmek üzere de onun şunu da sözlerine eklediğini görüyoruz:“ve doğru yolda olan…” Çünkü akl-ı selimin de güzelliğine tanıklık ettiği şeylere çağırıyorlar. Akl-ı selimin çirkinliğine tanıklık ettiği şeylerden başkasını da yasaklamıyorlar.
22. Anlaşıldığı kadarıyla kavmi onun verdiği öğüdü kabul etmemişti. Aksine peygamberlere tâbi olduğundan ve dinini yalnızca Allah’a halis kıldığından dolayı onu kınamaya koyulmuşlardı. Bunun üzerine onun şöyle dediğini görüyoruz:“Ben beni yaratana ne diye ibadet etmeyecekmişim? Üstelik siz, yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani ibadete mutlak olarak layık olana ibadet etmekten beni alıkoyan nedir? Çünkü yoktan var eden, beni yaratan, bana rızık veren ve bütün yaratıkların kendisine döneceği ve onlara amellerinin karşılığını verecek olan O’dur. Yaratmak ve rızık vermek elinde bulunan, dünyada da âhirette de kullar arasında hüküm verecek olan, ibadete asıl layık olandır. Yalnız O’na hamd-ü senada bulunulur ve yalnız O’nun şanı yüceltilir. Hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zarar veremeyen, hiçbir şey verip hiçbir şeyi engelleyemeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen, bunların hiçbirisine layık değildir. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüğünü görüyoruz: 23. “Ben, O’ndan başka ilâhlar mı edineyim? Halbuki Rahman hakkımda bir zarar dilese onların şefaatinin bana hiçbir faydası olmaz.” Çünkü O’nun izni olmaksızın Allah’ın nezdinde hiçbir kimse şefaat edemez ve onların şefaatlerinin bana hiçbir faydası olmaz. “Ve onlar beni” Allah’ın bana vermek istediği zarardan “kurtaramazlar da.” 24-25. “O takdirde ben” eğer bu niteliğe sahip ilâhlara ibadet edecek olursam “kesinlikle apaçık bir sapıklık içinde olurum.” Bu sözleri ile onlara hem samimi olarak öğüt vermiş, hem peygamberlerin peygamberliğine ve hidâyette oluşlarına şahitlikte bulunmuş, hem de yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmenin gerektiği haberini vermiş oluyordu. Ayrıca buna dair delilleri zikrettiğini de görüyoruz. O’ndan başkasına ibadetin batıl olduğunu belirttiği gibi buna dair delilleri de söz konusu etmiştir. Allah’tan başka ilâhlara tapanların sapık olduğunu bildirmiş, imanını -onların kendisini öldüreceklerinden korkmakla birlikte- açıkça ilan etmiştir. Nitekim şöyle demiştir:“Gerçekten ben Rabbinize iman ettim, artık bana kulak verin!”
26-27. Kavmi onun bu sözlerini işitip kendilerine bu şekilde hitap ettiğini görünce onu öldürdüler. O anda ona:“Cennete gir, denildi.” Kendisi tevhidi ve ihlâsı sebebi ile nail olduğu lütuf ve ihsanları haber vererek ve hayatta iken kavminin iyiliğini isteyip onlara öğüt verdiği gibi vefatından sonra da onların iyiliğini isteyerek “dedi ki: Ah, keşke kavmim bilse idi; Rabbimin beni bağışladığını” Neden dolayı bana mağfiret edip de çeşitli cezaları benden uzaklaştırdığını “ve beni” çeşitli mükâfat ve sevindirici hususlarla “ikrama mazhar olanlardan kıldığını.” Yani eğer buna dair bilgi onlara ulaşacak olsaydı, onlar şirklerini sürdürmezlerdi. Allah, onun kavminin karşılaştığı ceza ile ilgili olarak da şunları söylemektedir:
28. Yani onları cezalandırmak için zorlanmadık, onları yok etmek için gökten bir ordu indirme gereği de duymadık. “indirecek de değildik.” Çünkü buna ihtiyaç yoktu. Zira Yüce Allah’ın kudreti çok muazzamdır, buna karşılık Ademoğulları ise aşırı derecede zayıftırlar. Ayrıca onlara Allah’ın azabından isabet edecek asgari bir miktar dahi helak olmaları için yeterlidir.
29. Yani onlara verdiğimiz ceza “ancak tek bir çığlıktan ibaretti.” Allah’ın meleklerinden birisinin kopardığı tek bir çığlık, tek bir sesti. “Derhal alevi sönmüş ateşe döndüler.” Korkudan ve kapıldıkları dehşetten dolayı kalpleri paramparça oldu. Sesleri solukları kesildi, hareketsiz kaldılar ve durgunlaştılar. Bunca azgınlıktan, büyüklenmekten, yaratıkların en şereflilerine bu şekilde çirkin sözlerle karşılık verip onlara karşı zorbalık etmelerinden sonra cansız yere yığıldılar. Yüce Allah kullara olan merhamet ve şefkatini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
30. Yani onların bedbahtlıkları ne kadar büyük, inatları ne kadar sürekli, cehaletleri ne katmerli! Çünkü onlar her türlü bedbahtlığın, her türlü azap ve ibretli cezanın sebebini teşkil eden böyle çirkin bir niteliğe sahiptiler.
31. Yani bu müşrikler, Yüce Allah’ın helâk ettiği, kendilerini cezlandırıp hepsini ortadan kaldırdığı, kendilerinden önce gelmiş olan o yalanlayıcı nesilleri görüp hallerinden ibret almıyorlar mı? Onların hepsi helak olmuşlardır; bir daha dünyaya dönmedikleri gibi asla da dönmeyeceklerdir. 32. Ancak Yüce Allah, hepsini yeniden yaratacak ve ölümlerinden sonra onları diriltecektir. Hepsi de Allah’ın huzuruna geleceklerdir. Çünkü O, aralarında zerre ağırlığı kadar dahi zulmün söz konusu olmadığı adaletli hükmü ile hüküm verecektir:“Onlara zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. (Yapılan) bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisâ, 4/40)
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Kendilerine üç peygamber birden gönderilmesine rağmen inkârcılıkta direnen, üstelik onlara iman eden kişiyi horlayan –hatta muhtemelen onu hunharca öldüren–, bu yüzden de feci bir ilâhî cezaya çarptırılan bir belde halkının durumu, Hz. Muhammed’in peygamberliğini reddetmekte ısrar eden ve ona inananları ağır baskılara mâruz bırakan ve kendisini de öldürmeyi düşünen Mekke müşriklerinin gözleri önüne bir ibret levhası olarak konmaktadır. “Şehir halkı” şeklinde tercüme edilen ashâbü’l-karye tamlamasında nerenin kastedildiği kesin olarak bilinmediği için bu tamlama dinî eserlerde oranın ahalisini ifade eden bir terim haline gelmiştir. “İnsanların toplandığı yer” mânasına gelen karye kelimesi, daha çok köy ve kasaba gibi küçük yerleşim merkezleri için kullanılır; fakat Kur’an’da Mekke ve Kudüs gibi şehirler için de kullanılmaktadır. 20. âyetteki “şehrin öbür ucundan” ifadesi burada sözü edilen yerleşim yerinin de şehir büyüklüğünde olduğunu düşündürmektedir.
Halkın iki elçiyi dinlememesi üzerine bir üçüncüsü gönderilmiş, 14-19. âyetlerde özetlenen diyalogdan anlaşıldığı üzere şehir halkı, hakaret ve tehditlerle dolu bir üslûp kullanarak inkârcılıkta direneceklerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu tutumun elçilere karşı bir eyleme dönüşmesinden endişe ettiği anlaşılan ve onlara inanan bir müminin ikna edici sözlerle onları elçilere tâbi olmaya çağırması da fayda etmemiş, âyetin ifade akışından anlaşıldığına göre o da şehir halkınca öldürülmüştür.
Kur’an-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde burada sözü edilen şehrin neresi, ahalisinin ve gönderilen elçilerin kimler olduğuna dair bilgi bulunmamaktadır. Tefsirlerde söz konusu yerleşim merkezinin Antakya ve gönderilen elçilerin ise Hz. Îsâ’nın havârileri olduğu belirtilir; buna göre karye halkı da Romalılar olmaktadır. Fakat 14. âyette elçilerin Allah tarafından gönderildiği ifade edildiğine göre bunların Hz. Îsâ tarafından yollanan havâriler şeklinde anlaşılması isabetli olmaz. Kaldı ki Yeni Ahid’de Antakya’ya gittiği belirtilen Barnabas, Petrus ve Paul’ün oraya gidişleri Îsâ’nın semaya urûcundan sonra olmuştur yani bunlar onun tarafından da gönderilmiş değildirler. Öte yandan havâriler Antakya’da herhangi bir direnişle karşılaşmamış, bu yerin halkı Hz. Îsâ’ya inanmakta gecikmemiş ve şehir bir müddet sonra Hıristiyanlığın belli başlı merkezlerinden biri olmuştur (bk. Resullerin İşleri, 11/19-26, 14/8-28, 15/22, 35-36. Elçilerin isimleri, Allah tarafından mı Hz. Îsâ tarafından mı gönderildikleri ve karşılaştıkları muamele hususunda müfessirlerin verdikleri bilgiler birbirini tutmamaktadır, meselâ krş. Taberî, XXII, 156; Râzî, XXVI, 54; İbn Atıyye de zikredilen bu bilgiler sağlıklı olmadığı için kendisinin ihtisar yolunu tuttuğunu belirtir, IV, 450).
Müfessirlere göre elçilerin tebliğini kabul edip onlara uyulmasını tavsiye eden mümin kişinin adı Habîb b. Mûsâ, Habîb b. İsrâil veya Habîb b. Mer‘î’dir. Başka mesleklerden de söz edilmekle beraber daha çok marangoz (neccâr) olduğu belirtildiğinden bu kişi İslâmî kaynaklarda Habîb en-Neccâr diye anılır. Hatta İbn Âşûr 1078 yılında meşrık hattıyla istinsah edilmiş bir mushaf gördüğünü ve burada Yâsîn sûresine, “Habîb en-Neccâr sûresi” başlığının konmuş olduğunu yazmaktadır (XXII, 341). Bazı eserlerde Habîb’in günlük kazancının yarısını ailesine ayırıp diğer yarısını hayır yolunda harcadığı, cüzzam hastalığına yakalandığı için şehirden uzak bir yerde oturup ibadetle meşgul olduğu, sözde mâbudların ahşap heykellerini yapan bir dülger iken elçilerin mûcizelerini görünce hidayet bulduğu, halkı da iman etmeye çağırınca taşlanarak, linç edilerek veya hızarla kesilerek öldürüldüğü, bir keramet olarak kesilmiş başını eline alıp dolaştığı gibi rivayetler yer alır. Antakya yöresi halkı, çok ziyaret edilen ve ona ait olduğu sanılan bir kabrin bulunduğu Silpius dağına onun adını vermişlerdir. Yeni Ahid’de (bk. Resullerin İşleri, 11/28, 21/10) sözü edilen Agabus’un Habîb en-Neccâr olduğu ileri sürülmüşse de bunu ispat eden bir delil bulunmamaktadır.
Kıssanın amacı, ilâhî mesaja kulak tıkamakta ısrar eden ve Allah’ın elçilerine karşı bağnaz bir tutum sergileyenlerin âkıbetleri hakkında bir örnek vermek, bir taraftan Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlere güçlü bir uyarı yaparken diğer yandan da ona tâbi olanların mâneviyatını yükseltmektir. (Bu konuda bilgi ve değişik yorumlar için bk. Taberî, XXII, 155-162, XXIII, 1-4; Abdullah Aydemir, “Ashâbü’l-Karye”, DİA, III, 468-469; Ömer Faruk Harman, “Ashâb-ı Karye”, İFAV Ans., I, 166-167; “Habîbünneccâr”, İA, V/1, 9-10; Süleyman Ateş, “Habîb en-Neccâr, DİA, XIV, 373-374; Elmalılı, VI, 4016; Esed, II, 898-899; elçiler ile şehir halkı arasında geçen diyalogda ve mümin kişinin çağrısında yer alan ifadelerin mâna incelikleri hakkında özellikle bk. Râzî, XXVI, 50-65).
19. âyette geçen ve lafzan “Kuşunuz sizinle beraberdir” demek olan cümle Arap dilinde meâlde olduğu gibi, “Uğursuzluğunuz kendinizdendir” şeklinde deyimsel bir anlam kazanmıştır (izahı için bk. A‘râf 7/131; İbn Atıyye, IV, 450). 20. âyetin “şehrin öbür ucundan bir adam” diye çevrilen kısmıyla, o memleketteki insanların ileri gelenlerinden biri mânası da kastedilmiş olabilir (Elmalılı, VI, 4017). 25. âyetteki hitabın peygamberlere yönelik olduğu kabul edilirse mâna şöyle olur: “Şimdi beni duyun da şahit olun, yarın âhirette O’nun huzurunda tanıklık edin.” Şayet kendi toplumuna hitap olarak düşünülürse, “Ey kavmim! Gelin beni dinleyin de o elçilere uyun” şeklinde anlaşılmalıdır. Bunu, gelecekteki insanlar da dahil olmak üzere duyma yeteneği olan herkese bu olaydan ibret alınması için yapılmış bir çağrı olarak da düşünmek mümkündür (Elmalılı, VI, 4019). 26. âyette yer alan “Cennete gir” anlamındaki cümle genellikle iman ettiğini açıklayan kişiye verilmiş ilâhî bir müjde olarak yorumlanmış, bunun hemen imanını açıklaması veya şehit edilmesi üzerine söylenmiş olabileceği üzerinde durulmuştur (bk. Zemahşerî, III, 284; Râzî, XXVI, 60). 29. âyetteki “dehşet verici ses” anlamına gelen sayha kelimesi “tek” anlamına gelen vâhide sıfatı ile nitelenmiştir. Buna göre âyetin ilk cümlesinin lafzî karşılığı “(Cezaları) tek bir korkunç sesten ibaretti” şeklinde olur. Fakat burada sesin sonuna kadar aynı şekilde devam etme özelliğine işaret bulunduğu için (İbn Âşûr, XXIII, 6), bu cümle “(Cezaları) korkunç bir sesten ibaretti” şeklinde tercüme edilmiştir. Korkunç sesin mahiyeti hakkında burada bir açıklama bulunmamakla beraber, Kur’an’ın haklarında aynı kelimeyi kullandığı kavimlerle ilgili başka ifadelerinden hareketle bu cezanın yıldırım çarpması ve deprem olabileceği açıklamaları yapılmıştır; bazı müfessirler ise bunu Cebrâil’in çıkardığı bir ses olarak yorumlamışlardır. 30. âyetin başındaki “Yazık o kullara!” şeklinde tercüme edilen ifadenin inkârcıların ilâhî azabı gördükten sonra üç peygamberi kastederek ve fırsatı kaçırdıklarını anlatmak üzere söyledikleri bir söz olduğu görüşü esas alınırsa (bk. İbn Atıyye, IV, 452) buna “Ah! O kullar nerede!” gibi bir anlam vermek gerekir.
Ey Kavmim! Size tebliğ ettikleri şey karşılığında sizden herhangi bir ücret istemeyen kimselere uyun. Onlar Allah'ın vahyinden tebliğ ettikleri şeyler hususunda hidayet üzeredirler. Kim böyle ise işte tabi olunmaya layık olan kimse odur.