Diyanet İşlerien ayrışan
De ki: "Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen, her şeye Kadir'sin
Elmalılı Hamdi Yazır
De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Şöyle yakar: "Ey mülkün/saltanatın Mâlik'i/sahibi olan Allahım! Sen mülkü/saltanatı dilediğine verir, mülkü/ saltanatı dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltip aziz edersin, dilediğini alçaltıp zelil kılarsın. İmkân, mal ve nimet senin elindedir. Sen, her şeye kadirsin."
Süleyman Ateş
De ki: "Allah'ım, (ey) mülkün sahibi, sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın; dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın. Hayır (mal), senin elindedir. Sen her şeye kadirsin!"
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ey Peygamber! Rabbini överek ve yücelterek de ki: Allah'ım! Dünyada ve ahirette hakimiyetin yegane maliki Sensin! Allah’ım! Mülkü yarattıklarından dilediğine verirsin, dilediğinden de çekip alırsın, dilediğini yükseltir/aziz kılarsın, dilediğini de alçaltır/zelil edersin. Bütün bunlar, senin hikmetinle ve adaletinledir. Hayır tek başına sadece senin elindedir, şüphesiz senin her şeye gücün yeter.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
26- De ki:“Ey hükümranlığın sahibi olan Allah’ım! Sen hükümranlığı dilediğine verirsin, dilediğinden de hükümranlığı çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayır (tümüyle) senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin. 27- Geceyi gündüze eklersin, gündüzü de geceye eklersin. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın ve dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”
26-27. Yüce Allah asaleten peygamberine tebean da ümmetine hitaben işleri çekip çevirmenin, tasarrufta bulunmanın, ulvi ve süfli alemi idare etmenin yalnızca Rabbinin hakkı olduğunu, mutlak hükümranlığın ve egemenliğin, muhkem tasarrufun sadece O’nun elinde bulunduğunu, hükümranlığı dilediğine verip dilediğinden de çekip aldığını, dilediğini aziz ve dilediğini de zelil kıldığını ilan etmesini emretmektedir. O halde durum ne Kitap ehlinin ne de başkalarının temennileri ile olacak şey değildir. Aksine emir Allah’ın emridir, tedbir onun tedbiridir. Tedbir ve idaresinde kimse O’na karşı çıkamaz. Takdirinde de yardımcıya ihtiyacı yoktur. Günleri insanlar arasında dönüp dolaştırmak sureti ile mutlak tasarrufta bulunan O olduğu gibi, bizzat zamanın kendisi üzerinde de tasarruf O’nun elindedir. Şöyle ki O, gündüzü geceye, geceyi de gündüze ekler. Yani birini ötekinin yerine geçirir ve o diğerinin yerini alır, diğer taraftan birinden eksiltip diğerine ilave eder. Böylelikle yarattıklarının maslahatlarını gerçekleştirmiş olur. Yine Yüce Allah ölüden diri çıkartır. Meselâ ekini ve ağaçları tohumlarından çıkartır. Kâfirden mü’min çıkartır. Diriden de ölü çıkartır. Meselâ ekinlerden ve ağaçlardan tohumları ve çekirdekleri, uçan kuştan da yumurtayı çıkartır... Kısacası birbirine zıt şeylerin birini diğerinden çıkartan O’dur ve her şey O’na itaatle boyun eğmiştir. Yüce Allah’ın:“Hayır (tümüyle) senin elindedir” buyruğu; hayrın tamamı Sendendir demektir. İyilikleri, hayır ve güzellikleri veren yalnız Allah’tır. Şerre gelince o, Yüce Allah’a ne sıfat olarak, ne isim olarak ne de fiil olarak izafe edilmez. Ancak şer, O’nun fiillerinin sonuçlarına, kader ve kazasının kapsamına dahildir. Hayır da şer de kaza ve kaderin kapsamı içerisindedir. Allah’ın hükümranlığında O’nun dilediğinden başkası meydana gelmez. Fakat şer (edeben) Allah’a izafe edilmez. O bakımdan “hayır ve şer senin elindedir” denmez, bunun yerine Yüce Allah’ın buyurduğu ve Rasûlünün de söylediği gibi “hayır senin elindedir” denir. Bazı müfessirlerin bu konuda “şer de aynı şekilde Allah’ın elindedir” diyerek araya bir ifade yerleştirmeleri bir yanılgıdır. Zira onlar, bunu söylerken özellikle hayrın anılmasının, Allah’ın umumi (hayrı da şerri de içine alan) kaza ve kaderine aykırı olduğunu sanmışlardır. Bu kanaatlerinin cevabı ise az önce yaptığımız açıklamadadır. “Dilediğine de hesapsız rızık verirsin” buyruğuna gelince; Yüce Allah başka âyet-i kerimelerde hangi sebeplerle Allah’ın rızkına kavuşulduğunu söz konusu etmektedir. Mesela:“Kim Allah’tan sakınırsa (takvalı olursa) Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter”(et-Talak, 65/2-3) buyruklarında olduğu gibi. O halde kullara düşen, rızkı ancak Yüce Allah’tan talep etmek ve Allah’ın kolaylaştırıp mubah kıldığı sebepler ile rızık elde etmek için çalışmaktır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Mülk kelimesi tefsirlerde genellikle şu anlamlarla açıklanmıştır: “Peygamberlik, kudret, yönetme gücü, zafer, egemenlik, ilim, servet, itibar, akıl, sağlık gibi her türlü maddî ve mânevî imkân”. Bazı müfessirler bu anlamlardan birini veya birkaçını tercih ederken, bazıları âyeti bu anlamların hepsini kapsayacak şekilde yorumlamışlardır. Zemahşerî, Allah’a nisbet edilen birinci mülk kelimesinin genel ve kapsamlı, diğer iki mülk kelimesinin ise özel ve bütünün parçaları mesabesinde olduğunu belirtir (I, 182).
Sûrenin başında belirtilen nüzûl sebebinin (Necran hıristiyanlarını temsilen Medine’ye gelen heyetle yapılan tartışmaların) yanı sıra tefsirlerde şu olay da bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak zikredilir veya âyetlerde buna işaret bulunduğu belirtilir: Hendek Savaşı öncesinde kazılacak hendeğin krokisi Resûlullah tarafından çizilip Medine halkından her on kişilik gruba 40 zirâlık (1 zirâ = 68 cm.) kazı görevi verilmişti. Selmân-ı Fârisî’nin de içinde bulunduğu grup kazı yaparken çok büyük bir kaya ortaya çıktı. Bütün çabalarına rağmen ancak küçük parçalar koparabildiler, kayayı parçalayamadılar. Durum Resûlullah’a arzedildi. Hz. Peygamber hendeğe inip balyozla üç darbede kayayı parçaladı. Her defasında ortalık şimşek çakar gibi aydınlandı. Resûlullah tekbir getirdi, müslümanlar da tekbir getirdiler. Sonra Hz. Peygamber her vuruşta gördüğü ışıkları ileride Rum (Bizans) ve Fars (İran) egemenliği altındaki yerlerin ve Yemen’in müslümanlar tarafından fethine yüce Allah’ın bir müjdesi olarak yorumladı. Müslümanlar bunu sevinçle karşılayınca münafıklar “Korkunuzdan savaşamayıp hendek kazıyorsunuz. Hal böyle iken bunlara nasıl inanabiliyorsunuz!” diyerek onları alaya aldılar (Zemahşerî, I, 182).
Mülkü “peygamberlik” olarak anlayan müfessirler, “mülkün geri alınması” ifadesine şu açıklamayı getirirler: Yahudiler son peygamberin geleceğini biliyorlardı. Peygamberlerin canlarına kıymaları ve ilâhî kitabı tahrif etmeleri sebebiyle, yüce Allah İsrâiloğulları’nı bu yolla onurlandırmaya son verdi. Bundan dolayı yahudiler Hz. Muhammed’e cephe aldılar ve putperestlerle iş birliği yaptılar.
Mülkü peygamberlik dışındaki anlamlara göre, yani “kudret, yönetme gücü, zafer, egemenlik, (ilim, servet, itibar, akıl, sağlık gibi) her türlü maddî ve mânevî imkân” şeklinde anlayan müfessirler ise, yüce Allah’ın bunları “dilediğine” vermesi ve “dilediğinden” alması ifadesinden hareketle ilâhî irade karşısında kulun iradesinin etkisi ve değeri konusunu ele alırlar (meselâ bk. Râzî, VIII, 6-7). İslâm âlimleri arasında geniş tartışmalara yol açan ve itikadî mezhepleri birbirinden ayıran temel yaklaşımlar arasında önemli bir yer tutan bu konunun, Kur’an-ı Kerîm’deki ve hadislerdeki diğer açıklamalarla birlikte ele alınıp değerlendirilmesi uygun olur (“irade”, “kazâ”, “kader” ve “kesb” kavramları etrafındaki görüş ayrılıkları hakkında değerlendirmeler için bk. Bakara 2/7, 286).
“Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın” şeklinde meâli verilen ifade dolayısıyla tefsirlerde “izzet” ve “zillet” kavramları üzerinde durulur. Bu kavramların dünyevî anlamıyla açıklanması halinde, yukarıda değinilen kelâm tartışmalarının ve bu konudaki değerlendirmenin göz önüne alınması gerekir. Bunların dinî içeriğinden hareket edildiğinde ise diğer âyetlerin ışığında, yücelmenin doruk noktasını yüceler yücesi ulu Allah’a içtenlikle iman edip bunun icaplarına göre davranmanın; alçalmanın en aşağı noktasını ise gerçeği gördüğü halde inkârcılıkta direnip bunu ideoloji haline getirmenin oluşturduğu görülür (izzet ve zillet kavramlarının Kur’an’daki kullanımları hakkında bilgi için bk. Münâfikun 63/8). Bu takdirde en şerefli mevki olan “iman” mertebesine yükselmede Allah’ın dilemesinin yanında kulun iradesinin rolünün olup olmadığı, kulun çabasının etkisi yoksa, dünya hayatının sınav olma özelliğinin nasıl açıklanabileceği sorusu gündeme gelir. Bu sorunun cevaplanmasında, yukarıda atıfta bulunulan irade konusu ve etrafındaki kavramların yanı sıra “hidayet” kavramıyla ilgili bilgi ve değerlendirmeler de özel bir önemi haizdir (ayrıca bk. Bakara 2/2).
“Her türlü iyilik senin elindedir” buyurularak “hayr”ın, yani görünen ve görünmeyen yüzüyle gerçek anlamda iyinin yalnız yüce Allah’ın kudretinde olduğu belirtilmiştir. Türkçe’de, insanların gelecekteki beklentileri konusunda değişik ihtimallere göre fikir yürüttükten sonra sözü “hayırlısı Allah’tan” şeklinde bağlamaları bu âyette değinilen gerçeği derinden kavramış olmanın güzel bir ifadesidir. Bazı müfessirler burada sadece “hayır”dan söz edilmiş olmasına, 25-26. âyetlerin nüzûl sebebi olarak zikredilen olayları dikkate alarak izah getirirler ve bu ifadenin müslümanlar için imkânsız görülen başarıları lutfetmenin Allah’ın kudretinde olduğuna dikkat çekmeyi amaçladığını belirtirler (Zemahşerî, I, 183). Burada dua ifadesinin söz konusu olması sebebiyle sadece hayrın anıldığı ya da birinin diğerine delâletinin açık olmasından ötürü şerrin anılmadığı ve esasen her ikisinin Allah’ın kudretinde olduğunun anlatılmak istendiği görüşleri de vardır (İbn Atıyye, I, 417. “Hayır” ve “şer” kavramlarının içeriği ve Kur’an’daki kullanımları hakkında bilgi için bk. Bakara 2/215).