Önceki ayet· 3:164Sonraki ayet· 3:166

Âl-i İmrân Suresi 165. Ayet· 3:165

↗ Âl-i İmrân suresi
Medeni
أَوَلَمَّآ أَصَٰبَتۡكُم مُّصِيبَةٞ قَدۡ أَصَبۡتُم مِّثۡلَيۡهَا قُلۡتُمۡ أَنَّىٰ هَٰذَاۖ قُلۡ هُوَ مِنۡ عِندِ أَنفُسِكُمۡۗ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٞ
Başkalarını iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: "Bu nereden?" dersiniz? De ki: "O, kendi tarafınızdandır". Doğrusu Allah her şeye Kadir'dir
Meal ihtilafı: 5% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Başkalarını iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: "Bu nereden?" dersiniz? De ki: "O, kendi tarafınızdandır". Doğrusu Allah her şeye Kadir'dir
Elmalılı Hamdi Yazır
(Bedir'de düşmanı) iki katına uğrattığınız bir musibet (Uhud'da) size çarpınca mı: "Bu nereden" dediniz? De ki: "Bu başınıza gelen kendinizdendir". Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
Yaşar Nuri Öztürk
Size, başkalarına iki katını dokundurduğumuz bir musibet dokununca: "Bu da nereden!" mi dediniz? De ki: "O, sizin öz benliklerinizdendir." Allah, her şeye Kadîr'dir.
Süleyman Ateş
Başınıza bir bela gelince -siz, onun iki katını onların başlarına getirmiş olduğunuz halde yine- Bu nereden başımıza geldi?" dediniz. De ki: "O (bela), kendinizdendir." Allah, herşeye kadirdir.
Diller arası (7 dil)ıraksama 14.0%
İngilizce
Why [is it that] when a [single] disaster struck you [on the day of Uhud], although you had struck [the enemy in the battle of Badr] with one twice as great, you said, "From where is this?" Say, "It is from yourselves." Indeed, Allah is over all things competent
Fransızca
Quoi! Quand un malheur vous atteint - mais vous en avez jadis infligé le double - vous dites: «D'où vient cela?» Réponds-leur: «Il vient de vous-mêmes». Certes Allah est Omnipotent
İspanyolca
Ahora que les sobrevino una desgracia, y a pesar de haber causado a sus enemigos el doble, se preguntan a sí mismos: "¿Por qué fuimos vencidos?" Diles: "Por su comportamiento". Dios es sobre toda cosa Poderoso
Rusça
Когда несчастье постигло вас после того, как вы причинили вдвое большее несчастье, вы сказали: «Откуда все это?». Скажи: «От вас самих». Воистину, Аллах способен на всякую вещь
Endonezce
Dan mengapa kamu (heran) ketika ditimpa musibah (kekalahan pada Perang Uhud), padahal kamu telah menimpakan musibah dua kali lipat (kepada musuh-musuhmu pada Perang Badar) kamu berkata, "Dari mana datangnya (kekalahan) ini?" Katakanlah, "Itu dari (kesalahan) dirimu sendiri." Sungguh, Allah Mahakuasa atas segala sesuatu
Bengalce
যখন তোমাদের উপর একটি মুসীবত এসে পৌছাল, অথচ তোমরা তার পূর্বেই দ্বিগুণ কষ্টে পৌছে গিয়েছ, তখন কি তোমরা বলবে, এটা কোথা থেকে এল? তাহলে বলে দাও, এ কষ্ট তোমাদের উপর পৌছেছে তোমারই পক্ষ থেকে। নিশ্চয়ই আল্লাহ প্রত্যেক বিষয়ের উপর ক্ষমতাশীল।
Çince
你们所遭受的损失,只有你们所加给敌人的一半,你们怎么还说:“这是从哪里来的呢?”你说:“这是你们自作自受的。”安拉对于万事确是全能的。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Müminler!- Uhud'da hezimete uğradığınızda sizin başınıza musibet gelmişti. Bedir günü iki kat fazla öldürüp esir alarak düşmanınıza zarar vermiştiniz. Sizden bir kısmı öldürüldüğünde, dediniz ki: "Bizler Müslümanlarız, Rasûlullah aramızda olduğu halde bu musibet bize nereden geldi?" -Ey Peygamber! De ki: "Sizin başınıza isabet edenler, tartıştığınız zaman ve Rasûlullah'ın (emrine) karşı gelmenizden dolayı geldi." Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter. Dilediğine yardım eder ve dilediğine de yardım etmez.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
165- (Düşmanınızın) başına iki katını getirdiğiniz bir musibet gelip size çatınca: “Bu bize nereden geldi?” mi diyorsunuz? De ki: “O, kendinizdendir.” Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. 166- İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet Allah’ın izni ile idi ve mü’minleri ayırt etmesi içindi. 167- Bir de münâfıklık yapanları açığa çıkarmak içindi. Onlara:“Gelin, Allah yolunda savaşın yahut savunun” denildiği vakit: “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar. Ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir. 168- Kendileri oturup da (öldürülen) kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyenlere de ki: “Eğer (bu iddianızda) doğru iseniz kendinizden ölümü geri çevirin.” 165. Bu buyruk, Uhud günü mü’minler musibete uğrayıp da onlardan yaklaşık yetmiş kişinin öldürülmesi üzerine Allah’ın mü’min kullarına yönelik bir tesellisidir. Allah onlara şöyle buyurmaktadır: Siz müşriklerin “başına iki katını getirdiğiniz bir musibet…” yâni siz Bedir günü onların ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi öldürmüş ve yetmiş kişiyi esir almıştınız. O bakımdan bu musibetiniz hafiflesin ve meselenin büyüklüğü gözünüzde küçülsün. Üstelik siz onlarla eşit de değilsiniz. Çünkü sizden öldürülenler cennette, onlardan öldürülenler ise ateştedir. “Bu bize nereden geldi?” Yâni bu başımıza gelen musibet nereden geldi ve biz nasıl yenildik, bozguna uğradık? “De ki: O, kendinizdendir.” Allah size sevdiğiniz şey olan zaferi gösterdikten sonra, ayrılığa düştünüz, emre itaatsizlik ettiniz. O bakımdan kendi kendinizi kınayın; helâke götüren sebeplerden sakınıp uzak durun. “Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.” O bakımdan sakın Allah hakkında kötü zan beslemeyin. Şüphesiz ki O size yardıma, size zafer vermeye güç yetirendir. Ancak O, sizi imtihan edip musibete uğratmakta eksiksiz hikmet sahibidir. “Eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle sınamak için (böyle yaptı).”(Muhammed, 47/4) 166-167. Daha sonra Yüce Allah müslümanların ordusu ile müşriklerin ordusunun Uhud’da bir araya gelip karşılaştıkları gün, mü’minlere isabet eden öldürülme ve bozgunun kendisinin izni, kaza ve kaderi ile olduğunu, bunun geri çevrilmesinin mümkün olmadığını ve mutlaka gerçekleşecek bir şey olduğunu haber vermektedir. İlahî kader gereği olan emir yerine geldi mi artık ona teslim olmaktan başka yapacak bir şey yoktur. O pek büyük hikmetler dolayısı ile ve muazzam faydalar için bu hususu takdir edip tayin buyurmuştur. Böylelikle mü’min ile münâfık da birbirinden ayırt edilmiş olur. Çünkü münâfıklara savaşmaları emredilip de:“Onlara: Gelin Allah yolunda” Allah’ın dinini korumak, onu himaye etmek ve Allah’ın rızasını elde etmek için “savaşın yahut” eğer böyle salih bir niyetiniz yoksa bari namusunuzu ve vatanınızı “savunun, denildiği vakit” bu isteği kabul etmeyerek “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri ile mazeret beyan etmişlerdir. Yâni eğer biz sizinle onlar arasında savaş olacağını bilseydik hiç şüphesiz peşinizden gelirdik. Hâlbuki onlar yalan söylemektedirler. Zira hem onlar hem de herkes müşriklerin, daha önce savaşta Müslümanlardan gördükleri zarar dolayısı ile onlara karşı kin ve öfke ile dolu olduklarını biliyorlardı. Yine bu uğurda mallarını feda edip bütün güç ve imkânları ile asker ve teçhizat toplayarak mü’minlere kendi şehirlerinde hücum etmek kastı ile büyük bir ordu eşliğinde ve onlarla savaşma isteği ile yanıp tutuşarak geldiklerini biliyorlardı. Bu durumda gelen kimselerle mü’minler arasında bir savaş olmamasını düşünmek nasıl mümkün olur? Üstelik müslümanlar Medine’nin dışına çıkmış ve onların karşısına çıkmaya gitmişlerdi. Savaş olmaması imkânsızdı. Ancak münâfıklar bu mazeretin, mü’minler tarafından kabul göreceğini zannetmişlerdi; fakat Yüce Allah:“Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar” yâni onlar mü’minlerle birlikte savaşa çıkmayı terk ettikleri o hallerinde imandan çok küfre yakındırlar. “Onlar ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı.” Bu, münâfıkların bir özelliğidir. Onlar söz ve fiilleri ile içlerinde ve kalplerinde sakladıklarının zıddını açığa vururlar. İşte onların:“Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri de bu kabildendir. Çünkü onlar gerçekten savaş olalacağını biliyorlardı. Bu âyet-i kerime:“İki kötülüğün daha büyük olanını defetmek için daha hafif olanı yapılır” şeklindeki kaideye ve “İki maslahattan daha yukarıda olanın yapılamaması halinde daha aşağıda olanın yapılabileceği” kaidesine delil gösterilir. Çünkü münâfıklara önce din için savaşmaları, eğer din için savaşmayacak olurlarsa hiç olmazsa çoluk çocuklarını ve vatanlarını savunmak için çarpışmaları söylenmişti. “Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir.” Bu gizlediklerini mü’min kullarına açıklar ve bu gizledikleri dolayısı ile onları cezalandırır. 168. “Kendileri oturup da…” Yâni hem cihaddan geri kalan hem de Allah’ın kaza ve kaderini yalanlayıp ona itiraz eden kimselere iddialarını reddetmek üzere: “de ki: Eğer (bu iddianızda)” yâni “Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi”, sözlerinizde doğru söylüyorsanız “kendinizden ölümü geri çevirin” yani onu önleyin. Ancak buna gücünüz yetmez. Böyle bir şey yapamazsınız. Bu âyet-i kerimelerde kulda hem küfürden bir haslet hem de imandan bir haslet bulunabileceğine ve kimi zaman bunlardan birisine diğerinden daha yakın olabileceğine delil vardır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Müslümanlar Uhud’da Hz. Peygamber’in önderliğinde ve Allah yolunda savaştıkları için galibiyete kesin gözüyle bakıyorlardı. Hz. Peygamber de onlara, sabrettikleri ve yanlış davranışlardan sakındıkları takdirde, Allah’ın yardım vaadini bildirmişti. Fakat durum beklediklerinin tersine oldu. İslâm’ı ve müslümanları yok etmek için Mekke’den gelmiş olan müşrikler karşısında içlerine sindiremeyecekleri ağır bir yenilgiye uğradılar ve “Bu nereden başımıza geldi?” diyerek yenilginin sebebini sormaya başladılar. Âyetin “De ki: O, kendinizdendir” meâlindeki bölümü bu soruya cevap vermektedir. Bununla âdeta şöyle denmiş oluyordu: Yenilginin sebebi sizsiniz. Bu felâket Allah’ın sabır ve takvâ tavsiyelerine aykırı hareket etmenizden, okçularınızın Hz. Peygamber’in ve kumandanlarının emirlerini dinlemeyip nöbet yerini terkederek ganimet toplamaya koşmalarından dolayı başınıza gelmiştir. İşte felâketin asıl sebebi budur. Yoksa bazılarının zannettiği gibi Allah vaadinden dönmüş değildir, O vaadini yerine getirmiş ve düşmana karşı size yardım etmiştir. Nitekim savaşın başında düşmanı bozguna uğratmıştınız. Ama sabırsızlık gösterdiniz ve başınıza felâketin gelmesine sebep oldunuz. Bununla birlikte Allah zafere ulaştırmaya da yenilgiye uğratmaya da kadirdir. Dileseydi bu şartlarda bile size zafer nasip ederdi. Ancak bu onun tabii kanunlarına aykırı olurdu. Ayrıca müminlerin de bir daha böyle bir hataya düşmemeleri için ders almaları gerekiyordu. Nitekim öyle de oldu. Âyette aynı zamanda, bu savaşla öncekinin sonuçları hatırlatılarak müminler olaylara tek açıdan bakmayıp karşılaştırmalı düşünmeye ve sağlıklı bir muhakeme yapmaya çağırılmaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar Bedir Savaşı’nda sayıca müşriklerden çok az oldukları halde onlara büyük kayıplar verdirmişlerdi; Uhud Savaşı’nda da kendilerinden kat kat fazla bir orduyla karşılaşmışlar, ama bu güç dengesi içinde düşünüldüğünde onlarınkinden çok daha az sayılabilecek kayıp verince “Bu nereden başımıza geldi?” demeye başlamışlardı. Âyetin “düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp” anlamına gelen ifadesi genellikle şöyle açıklanmıştır: Müslümanlar Uhud Savaşı’nda yetmiş dolayında şehit vermişlerdi (Buhârî, “Megāzî”, 26). Bedir Savaşı’nda ise müşriklerden yetmiş kişiyi öldürmüşler, bir o kadar da esir almışlardı Buhârî, “Megāzî”, 10); yani Uhud’da kendilerinin verdikleri zayiatın iki katını Bedir’de düşmanlarına verdirmişlerdi.
Âl-i İmrân Suresi 165. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Müminler!- Uhud'da hezimete uğradığınızda sizin başınıza musibet gelmişti. Bedir günü iki kat fazla öldürüp esir alarak düşmanınıza zarar vermiştiniz. Sizden bir kısmı öldürüldüğünde, dediniz ki: "Bizler Müslümanlarız, Rasûlullah aramızda olduğu halde bu musibet bize nereden geldi?" -Ey Peygamber! De ki: "Sizin başınıza isabet edenler, tartıştığınız zaman ve Rasûlullah'ın (emrine) karşı gelmenizden dolayı geldi." Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter. Dilediğine yardım eder ve dilediğine de yardım etmez.