Diyanet İşleri
Rabbimiz! Sen ateşe kimi sokarsan, onu şüphesiz rezil etmiş olursun, zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur
Elmalılı Hamdi Yazır
"Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur".
Yaşar Nuri Öztürk
"Ey Rabbimiz! Sen birini ateşe soktun mu onu tam rezil etmişsindir. Zalimlerin, yardımcıları olmayacaktır."
Süleyman Ateşen ayrışan
Rabbimiz, sen birini ateşe soktun mu, onu perişan etmişsindir. zalimlerin yardımcıları yoktur.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
190- Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır. 191- Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde (yatar)ken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateş azabından koru”(derler). 192- “Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen kimi ateşe sokarsan onu hakir kıldın demektir. Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.” 193- “Rabbimiz, biz: Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve ruhumuzu da iyilerle beraber al!” 194- Rabbimiz! Bize peygamberlerin aracılığı ile vaat ettiklerini de ver ve Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen vaadinden dönmezsin.
190. Şanı Yüce Allah göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için deliller olduğunu haber vermektedir. Bu da zımnen kulları bu yaratılanlar üzerinde düşünmeye, âyetleri ve delilleri üzerinde basiretle durup yaratılışları üzerinde tefekkür etmeye teşvik etmektedir. Şanı Yüce Allah’ın “deliller” kelimesini müphem bırakarak “filan maksada dair deliller” vs. buyurmaması bu delillerin çokluğuna ve genelliğine bir işarettir. Çünkü bu yaratılan varlıklarda öyle hayret verici deliller vardır ki bunlar, bakanların gözlerini kamaştırıp hayrete düşürür, tefekkür edenleri ikna eder, samimi iman sahiplerinin kalplerini cezbeder, aydınlık akılları da bütün ilâhi isteklere doğru aydınlatır. Bu delilleri etraflı bir şekilde açıklamaya ise hiçbir mahlûkun imkânı olmaz, onun bir bölümünü dahi gereği gibi kuşatamaz. Ancak özetle söylenecek olursa göklerin ve yerin genişliği ve büyüklüğü, bunlardaki düzenli hareket ve intizam, bunları yaratanın azametine, O’nun egemenliğinin ve kudretinin kapsamlılığının da büyüklüğüne delildir. Bu yaratılıştaki sağlamlık, her şeyin yerli yerinde olması, harikulade sanat, fiillerin letafet ve inceliği, Yüce Allah’ın hikmetine, her bir şeyi yerli yerine koymasına ve ilminin uçsuz bucaksız genişliğine delildir. Yine bunlarda bulunan mahlûkata ve insanlara yönelik faydalar da Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine, lütfunun ve iyiliğinin kapsamlılığına ve ayrıca O’na şükretmenin gereğine delildir. Bütün bunlar da kalbin bunları yaratana, eşsiz bir şekilde yoktan var edene bağlanması, O’nun rızası için bütün gücünü ortaya koyması, ne kendisi ne de başkası için, ne yerde ne de gökte zerre ağırlığı hiçbir şeye sahip olmayan herhangi bir varlığı O’na ortak koşmaması gerektiğine delildir. Yüce Allah’ın bu delillerin “akıl sahipleri”ne has olduğunu belirtmesi, bu delillerden yararlananların -yalnız gözleri ile değil- akılları ile bunlara dikkat edip bakanların onlar oluşundan dolayıdır. Daha sonra Yüce Allah bu akıl sahiplerini şöylece nitelendirmektedir:
191. Bu akıl sahipleri “ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar)ken” yani bütün hallerinde “Allah’ı anarlar.” Bu, hem dille hem de kalple yapılan bütün zikir türlerini kapsamaktadır. Ayakta, buna gücü yetmiyor ise oturarak, buna da gücü yetmiyor ise yanı üstünde yatarak namaz kılmak da bu kapsam dahildir. Bu akıl sahipleri “göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” Böylece bunların yaratılışlarından, onların yaratılış amaçlarına delil çıkarırlar. Bu da tefekkürün Allah’ın irfan sahibi kullarının sıfatlarından olan bir ibadet olduğunun delilidir. Bu kullar bunlar üzerinde tefekkür ettikleri vakit şanı Yüce Allah’ın bunları boşuna yaratmadığını bilirler ve:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen” Celâline yakışmayan her şeyden “münezzehsin.” Sen bunları hak ile ve hak için yarattın. Hatta Sen bunları hakkı kapsayan bir şekilde yarattın. Günahlardan bizi korumak, salih amelleri işleme muvaffakiyetini vermek sureti ile ve böylece cehennemden kurtuluşa nail olalım diye “Bizi ateş azabından koru.” Bu aynı zamanda cenneti talep etmeyi de kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah onları ateş azabından koruyacak olursa cenneti elde etmiş olurlar. Ancak cehennem korkusu kalplerinde yer ettiğinden dolayı kendileri açısından en önemli olan duayı yaparlar.
192. “…onu hakir kıldın demektir.” Çünkü o, Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Allah’ın, meleklerinin ve dostlarının da gazabına uğramış olur. Kurtuluşun mümkün olmadığı ve kurtaracak kimsenin de bulunmadığı bir rezilliğe mahkûm olmuş olur. Bundan dolayı da:“zalimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak “hiçbir yardımcıları yoktur” buyurmaktadır. Bu buyrukta cehennemliklerin, oraya zulümleri sebebi ile gireceklerine delil vardır.
193. “Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi” yâni insanları bu imana davet eden, bu imanın esaslarına ve teferruatına inanmaya teşvik eden Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i “işittik ve hemen iman ettik.” Biz de derhal onun çağrısını kabul ederek onun yanında yer aldık. Onlar bu sözleri ile Yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği lütfunu, onun nimetleri içerisinde yüzdüklerini haber vermekte ve bunu vesile kılarak da günahlarını bağışlamasını, kötülüklerini örtmesini istemektedirler. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, onlara imanı lütfeden kişi elbette tam bir güvenliği de onlara lütfedecektir. “Ruhumuzu da iyilerle beraber al!” Bu dua, hayırları işleme ve kötülüğü terk etme muvaffakiyetini talep etmeyi ihtiva eder ki kul ancak bunlarla “iyiler”den olur. Yine bu iyilik üzere devam etmeyi ve ölünceye kadar da bu iyilik üzere sebat gösterme talebini de içerir.
194. Onlar, Yüce Allah'ın kendilerini imana muvaffak kıldığını ve bu imanı vesile kılarak da nimetlerinin tamamlanmasını istediklerini söz konusu ettikten sonra Allah’tan bunun müfatatını dilemişler ve O’nun, peygamberleri vasıtası ile kendilerine vaadetmiş olduğu ilâhi yardım, zafer, dünyada (kâfirlere karşı) üstünlük, âhirette de Allah’ın rızasını ve cennetini elde etme şeklindeki vaadini gerçekleştirmesini istemişlerdir. Çünkü şüphesiz Yüce Allah vaadinden dönmez. Yüce Allah da onların dualarını kabul ettiğini ve niyazlarını gerçekleştireceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyetler bir önceki âyette aklıselim sahiplerinin cehennem azabından Allah’a sığınmalarının ve kendilerini ondan koruması için dua etmelerinin nedenini açıklayıcı mahiyettedir. 192. âyette, cehenneme girenlerin zalimler olduğuna işaret edilmekte, bu sebeple âhirette hiçbir yardımcılarının bulunmayacağı ve rezil olacakları bildirilmektedir. 193. âyette “davetçi” diye tercüme edilen “münâdî”den maksat Hz. Peygamber veya Kur’an’dır (Şevkânî, I, 458). İnsanları Allah’a iman etmeye çağırdığı için kendisine bu sıfat verilmiştir. Âyet, rezil eden cehennem azabından kurtulmanın tek çaresinin yüce Allah’a imana çağıran Hz. Peygamber’in ve Kur’an’ın davetini kabul ve ona iman etmekte olduğunu vurgulamaktadır. Bunun farkında olan aklıselim sahibi müminler bu çağrıya uyduklarını ve hemen iman ettiklerini Allah’a yakararak ifade etmişler ve günahlarını affetmesi, kötülüklerini bağışlaması ve kendilerine iyilerin ölümünü nasip etmesi için O’na niyazda bulunmuşlardır. Âyetin son cümlesini lafza bağlı olarak “Canımızı iyilerle birlikte al” şeklinde tercüme etmek mümkündür. Burada maksat, Allah katında iyi ve makbul sayılan kişilerle ortak niteliklere sahip olma dileğinde bulunma, Allah’ın kendilerini ölünceye kadar dinden dönmeden iyi bir hal üzere yaşamayı ve ölürken de iyiler zümresinden olarak ölmeyi nasip etmesini isteme olduğu için (İbn Âşûr, IV, 200) bu cümle meâlinde “Bize iyilerin ölümünü nasip et” şeklinde çevrilmiştir.
Ebrâr, birr masdarından türemiş olan berr kelimesinin çoğulu olup “iyiler, doğrular, iyilik ve ihsanı bol olanlar” anlamlarında bir sıfattır (“birr” hakkında bilgi için bk. Bakara 2/177; Âl-i İmrân 3/92).
Önceki âyetlerde dünya ve âhiret mutluluğunu elde etmek için gereken sebeplere sarıldıklarını ifade eden müminler 194. âyette dualarını tamamlarken, yüce Allah’ın peygamberler vasıtasıyla verdiği sözü yerine getirmesini, kendilerini âhirette cehenneme sokup rezil etmemesini istemektedirler. Onların bu tutumu “Allah’ın, verdiği sözü yerine getirip getirmeyeceği konusunda şüpheye düştükleri” anlamına gelmez. Nitekim âyetin “Sen asla sözünden caymazsın” meâlindeki son cümlesi de onların bu konuda herhangi bir tereddütlerinin olmadığını gösterir. Şu halde onların âyette belirtilen tutumları, sadece kendilerinin söz verilen mükâfata liyakat kazanıp kazanmadıkları konusundaki tereddütlerini ifade eder. Bu sebeple günahlarının bağışlanması ve söz verilen mükâfata liyakat kazanmaları için yüce Allah’a dua etmektedirler.
Peygamberler vasıtasıyla vaad edilen mükâfattan maksat ise hem dünyanın hem de âhiretin nimetleridir. Nitekim bu sûrenin 148. âyetinde peygamberlerle birlikte Allah yolunda cihad eden müminlere hem dünyanın hem de âhiretin nimetlerinin verildiği haber verilmektedir. Ayrıca Enbiyâ sûresinin 105. âyetinde de yeryüzüne Allah’ın iyi kullarının vâris olacakları bildirilmekte, Nûr sûresinin 55. âyetinde de yüce Allah, iman edip iyi amel işleyenleri yeryüzüne hâkim kılacağını vaad etmektedir. Bütün bu âyetler birlikte değerlendirildiğinde iman edip iyi işler yapanlar için yüce Allah’ın, dünyada yükselme, yücelme, savaşta zafer, ilim ve irfanda ilerleme, uluslararası itibar ve benzeri maddî ve mânevî her türlü nimeti, âhirette de cehennem azabından kurtuluş ve cennet nimetlerini kazanma gibi mükâfatları vaad ettiği anlaşılmaktadır.