Diyanet İşleri
Haksızlık yapanlara yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra, yardım da göremezsiniz
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Ve zulüm yapanlara yakınlık göstermeyin ki, size de ateş dokunmasın. Allah'dan başka yardımcılarınız da yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Zulmedenlere eğilim göstermeyin! Yoksa ateş sizi sarmalar. Allah'tan başka dostlarınız kalmaz, size yardım de edilmez.
Süleyman Ateş
Sakın zulmedenlere dayanmayın, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım edilmez.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Gönülden isteyerek ve dalkavukluk yaparak zalimlere yönelmeyin, yoksa bu yönelmeniz sebebi ile size ateş dokunur. Sizi ateşten kurtaracak Allah’tan başka bir yardımcınız yoktur. (Eğer onlara meylederseniz) size yardım edecek bir kimse de bulamazsınız!
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
110- Andolsun Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu. Doğrusu onlar, bu (Kitaptan) yana büyük bir şüphe içindedirler. 111- Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından haberdardır. 112- Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler. Aşırı da gitmeyin. Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir. 113- Bir de zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında hiçbir dostunuz olmaz, hem size yardım da edilmez.
110. Yüce Allah, Mûsâ’ya emir ve yasakları üzerinde ittifak edilmesi, etrafında toplanılması gereken ve Tevrat diye bilinen kitabı verdiğini, ancak buna rağmen ona müntesip olanların Tevrat hakkında inançlarına ve dini birliklerine zarar verecek şekilde anlaşmazlığa düştüklerini haber vermektedir. “Eğer Rabbinden” mühlet verme ve hemen azap etmemeye dair “bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında” zalimlerin cezalandırılması sureti ile “hüküm verilmiş olurdu.” Ancak Yüce Allah’ın hikmeti, onlar arasında hüküm vermeyi Kıyamet gününe ertelemeyi gerektirdiğinden onlar, tereddüde düşüren bir kuşku içinde kalmaya devam edegeldiler. Kendi Kitapları karşısındaki durumları bu olan Yahudilerin, Allah’ın sana vahyetmiş olduğu bu Kur’ân-ı Kerim’e iman etmeyişleri ve ondan yana rahatsız edici bir kuşku içinde bulunmaları garip karşılanmaz.
111. “Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir.” Kıyamet gününde Allah’ın adaletli hükmü ile aralarında hüküm vermesi mutlaka gerçekleşecektir ve O, herkese hak ettiği şekilde amelinin karşılığını verecektir. “Çünkü O, onların” hayır ya da şer her “yaptıklarından haberdardır.” Onların amellerinden -küçük olsun, büyük olsun- hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
112. Yüce Allah, Yahudilerin dosdoğru yol üzerinde yürümemelerini, bunun da anlaşmazlığa ve ayrılığa düşmeleri sonucunu doğurduğunu haber verdikten sonra Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onunla birlikte bulunan mü’minlere şu emri vermektedir:“Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler.” Yüce Allah, peygambere de beraberindeki mü’minlere de emrolundukları gibi dosdoğru olmalarını, Allah’ın teşrî’ buyurduğu şer’î hükümlerinin yolundan gitmelerini, Allah’ın indirdiği doğru itikadı kabul etmelerini, ondan sağa ve sola sapmamalarını, bu doğru yol üzere devam edip Allah’ın çizmiş olduğu istikamet sınırını aşarak aşırılığa düşmemelerini emretmektedir. “Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir.” Amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu buyrukta dosdoğru yolu izlemek teşvik edilmekte, onun zıddını yapmak da yasaklanmaktadır.
113. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dosdoğru yolun sınırlarını aşan kimselere meyletmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Bir de zulmedenlere meyletmeyin” Çünkü onlara meyledip zulümlerine muvafakat edecek yahut izlemekte oldukları zulme rıza gösterecek olursanız “size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında” Allah’ın azabına karşı sizi koruyacak ve Allah’ın mükâfaatından size birşeyler sağlayacak “hiçbir dostunuz olmaz. Hem size yardım da edilmez.” Azap size gelecek olursa onu sizden uzaklaştıracak kimse de bulunmaz. Bu âyet-i kerimede her tür zalime meyletmekten sakındırılmaktadır. Onlara meyletmekten kasıt ise zulümlerine katılmak, bu zulmü uygun bulmak ve izlemekte olduğu zulme rıza göstermektir. Zalimlere meyletmek ile ilgili tehdit bu olunca peki ya zalimlerin hali ne olur?! Yüce Allah’tan, bizi zulümden uzak tutumasını niyaz ederiz.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Zulüm, “din ve ahlâk kanunlarıyla belirlenen sınırları aşmak, adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranmak” demektir. Kur’an’da zulüm, biri itikad diğeri ahlâk alanlarıyla ilgili olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılmaktadır. Birinci alanda genellikle “şirk, inkâr, günahkârlık, Allah’ın koyduğu kuralları, sınırları çiğneme ve aşma” mânalarını ifade eder. Buna göre şirk büyük bir zulümdür (Lokmân 31/13); Allah’ın kanunlarını çiğneyenler zalimlerdir; kâfirler zalimlerin kendileridir (Bakara 2/229, 254). Ahlâk alanında ise “haddi aşmak, başkasının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar vermek” anlamını ifade eder. Bu davranışları sergileyene de zalim denir. Yüce Allah, zulmün her türlüsünü haram kılmış, müslüman-kâfir ayırımı yapmaksızın zalimlere eğilim gösterilmemesini, yaptıkları kötülüklerin hoş karşılanmamasını ve onların yanında yer alınmamasını emretmiştir. İslâm’ın genel bir kuralı olarak Allah ve resulünün emrine uygun davranmayan kimsenin yanında yer alınmaz ve böyle bir âmirin dahi emrine itaat edilmez (Buhârî, “Ahkâm”, 4, “Megāzî”, 59). Şevkânî zalim devlet yöneticisinin emrinde görev alma meselesini genişçe tartıştıktan sonra özet olarak, zalimle oturup kalkmaya ve onun emrinde görev almaya mecbur kalan kimsenin sözlerini, yaptıklarını ve yapmadıklarını dinin koyduğu kriterlerle ölçmesini, bu kriterlere uygun hareket edemediği takdirde mümkünse hemen zalimden uzaklaşmasını tavsiye etmektedir (II, 601-603; âmire [ülü’l-emr] itaat konusunda bilgi için bk. Nisâ 4/59).