Diyanet İşleri
Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru
Elmalılı Hamdi Yazır
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru." derler.
Yaşar Nuri Öztürk
Onlar o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah'ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler: "Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Şanın yücedir senin! Ateş azabından koru bizi!"
Süleyman Ateşen ayrışan
Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: "Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!"
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine uzanmışken bütün hallerinde Allah'ı zikreden kimselerdir. Akıllarını göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünmeye kullanır ve: "Ey Rabbimiz bu azametli mahlukatını oyun olsun diye yaratmadın. Sen oyun oynamaktan berisin. Bizleri salih amellerde muvaffak kılıp kötülüklerden muhafaza ederek cehennem azabından uzak tut!" derler.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
190- Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır. 191- Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde (yatar)ken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateş azabından koru”(derler). 192- “Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen kimi ateşe sokarsan onu hakir kıldın demektir. Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.” 193- “Rabbimiz, biz: Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve ruhumuzu da iyilerle beraber al!” 194- Rabbimiz! Bize peygamberlerin aracılığı ile vaat ettiklerini de ver ve Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen vaadinden dönmezsin.
190. Şanı Yüce Allah göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için deliller olduğunu haber vermektedir. Bu da zımnen kulları bu yaratılanlar üzerinde düşünmeye, âyetleri ve delilleri üzerinde basiretle durup yaratılışları üzerinde tefekkür etmeye teşvik etmektedir. Şanı Yüce Allah’ın “deliller” kelimesini müphem bırakarak “filan maksada dair deliller” vs. buyurmaması bu delillerin çokluğuna ve genelliğine bir işarettir. Çünkü bu yaratılan varlıklarda öyle hayret verici deliller vardır ki bunlar, bakanların gözlerini kamaştırıp hayrete düşürür, tefekkür edenleri ikna eder, samimi iman sahiplerinin kalplerini cezbeder, aydınlık akılları da bütün ilâhi isteklere doğru aydınlatır. Bu delilleri etraflı bir şekilde açıklamaya ise hiçbir mahlûkun imkânı olmaz, onun bir bölümünü dahi gereği gibi kuşatamaz. Ancak özetle söylenecek olursa göklerin ve yerin genişliği ve büyüklüğü, bunlardaki düzenli hareket ve intizam, bunları yaratanın azametine, O’nun egemenliğinin ve kudretinin kapsamlılığının da büyüklüğüne delildir. Bu yaratılıştaki sağlamlık, her şeyin yerli yerinde olması, harikulade sanat, fiillerin letafet ve inceliği, Yüce Allah’ın hikmetine, her bir şeyi yerli yerine koymasına ve ilminin uçsuz bucaksız genişliğine delildir. Yine bunlarda bulunan mahlûkata ve insanlara yönelik faydalar da Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine, lütfunun ve iyiliğinin kapsamlılığına ve ayrıca O’na şükretmenin gereğine delildir. Bütün bunlar da kalbin bunları yaratana, eşsiz bir şekilde yoktan var edene bağlanması, O’nun rızası için bütün gücünü ortaya koyması, ne kendisi ne de başkası için, ne yerde ne de gökte zerre ağırlığı hiçbir şeye sahip olmayan herhangi bir varlığı O’na ortak koşmaması gerektiğine delildir. Yüce Allah’ın bu delillerin “akıl sahipleri”ne has olduğunu belirtmesi, bu delillerden yararlananların -yalnız gözleri ile değil- akılları ile bunlara dikkat edip bakanların onlar oluşundan dolayıdır. Daha sonra Yüce Allah bu akıl sahiplerini şöylece nitelendirmektedir:
191. Bu akıl sahipleri “ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar)ken” yani bütün hallerinde “Allah’ı anarlar.” Bu, hem dille hem de kalple yapılan bütün zikir türlerini kapsamaktadır. Ayakta, buna gücü yetmiyor ise oturarak, buna da gücü yetmiyor ise yanı üstünde yatarak namaz kılmak da bu kapsam dahildir. Bu akıl sahipleri “göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” Böylece bunların yaratılışlarından, onların yaratılış amaçlarına delil çıkarırlar. Bu da tefekkürün Allah’ın irfan sahibi kullarının sıfatlarından olan bir ibadet olduğunun delilidir. Bu kullar bunlar üzerinde tefekkür ettikleri vakit şanı Yüce Allah’ın bunları boşuna yaratmadığını bilirler ve:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen” Celâline yakışmayan her şeyden “münezzehsin.” Sen bunları hak ile ve hak için yarattın. Hatta Sen bunları hakkı kapsayan bir şekilde yarattın. Günahlardan bizi korumak, salih amelleri işleme muvaffakiyetini vermek sureti ile ve böylece cehennemden kurtuluşa nail olalım diye “Bizi ateş azabından koru.” Bu aynı zamanda cenneti talep etmeyi de kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah onları ateş azabından koruyacak olursa cenneti elde etmiş olurlar. Ancak cehennem korkusu kalplerinde yer ettiğinden dolayı kendileri açısından en önemli olan duayı yaparlar.
192. “…onu hakir kıldın demektir.” Çünkü o, Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Allah’ın, meleklerinin ve dostlarının da gazabına uğramış olur. Kurtuluşun mümkün olmadığı ve kurtaracak kimsenin de bulunmadığı bir rezilliğe mahkûm olmuş olur. Bundan dolayı da:“zalimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak “hiçbir yardımcıları yoktur” buyurmaktadır. Bu buyrukta cehennemliklerin, oraya zulümleri sebebi ile gireceklerine delil vardır.
193. “Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi” yâni insanları bu imana davet eden, bu imanın esaslarına ve teferruatına inanmaya teşvik eden Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i “işittik ve hemen iman ettik.” Biz de derhal onun çağrısını kabul ederek onun yanında yer aldık. Onlar bu sözleri ile Yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği lütfunu, onun nimetleri içerisinde yüzdüklerini haber vermekte ve bunu vesile kılarak da günahlarını bağışlamasını, kötülüklerini örtmesini istemektedirler. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, onlara imanı lütfeden kişi elbette tam bir güvenliği de onlara lütfedecektir. “Ruhumuzu da iyilerle beraber al!” Bu dua, hayırları işleme ve kötülüğü terk etme muvaffakiyetini talep etmeyi ihtiva eder ki kul ancak bunlarla “iyiler”den olur. Yine bu iyilik üzere devam etmeyi ve ölünceye kadar da bu iyilik üzere sebat gösterme talebini de içerir.
194. Onlar, Yüce Allah'ın kendilerini imana muvaffak kıldığını ve bu imanı vesile kılarak da nimetlerinin tamamlanmasını istediklerini söz konusu ettikten sonra Allah’tan bunun müfatatını dilemişler ve O’nun, peygamberleri vasıtası ile kendilerine vaadetmiş olduğu ilâhi yardım, zafer, dünyada (kâfirlere karşı) üstünlük, âhirette de Allah’ın rızasını ve cennetini elde etme şeklindeki vaadini gerçekleştirmesini istemişlerdir. Çünkü şüphesiz Yüce Allah vaadinden dönmez. Yüce Allah da onların dualarını kabul ettiğini ve niyazlarını gerçekleştireceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Sûrenin sona erdiğine işaret eden bu ve bundan sonraki âyetler aynı zamanda onun özeti mahiyetindedir. Kur’an-ı Kerîm’in sûreleri ve konuları genellikle öğüt ve ibret içeren âyetlerle sona ermektedir. Görüldüğü gibi burada da göklerin ve yerin yaratılışında akıl sahipleri için ibret alınması gereken şeylerin bulunduğu vurgulanmakta ve müminlerin bu ibret alınacak olaylar karşısındaki tutumları dua üslûbuyla anlatılmaktadır. Bu durum sûrenin sona ermekte olduğuna bir işarettir. Müfessirlerin Bakara sûresinin bir devamı olarak değerlendirdikleri bu sûrede Kur’an-ı Kerîm’in temel inanç konuları olan tevhid, nübüvvet ve âhiretin yanında ağırlıklı olarak Ehl-i kitaba yani yahudi ve hıristiyanlara yapılan çağrılar yer almıştır. Bu âyetlerde de aynı konular özet olarak ele alınmakta, Allah’ın birliği, eşsizliği, kudreti, yaratması hakkında deliller getirilmekte, böylece öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğuna işaret edilmektedir. Sûrenin başlangıcında da böyle bir özet verilmiş, müteakip âyetlerde tartışılan ana konulara uygun ön sözler olarak Allah, vahiy ve öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna dair deliller getirilmişti. Burada ise aynı konulara temas veya işaret edilerek sûrenin konu ve mesaj bütünlüğü korunmuştur.
Yüce Allah’ın insana lutfettiği en büyük nimetlerden biri akıldır. Ancak insanın doğru yolu bulması için akıl sahibi olması yeterli değildir. Bu sebeple peygamberler ve kitaplar gönderilmiştir. Gözün görebilmesi için güneş ışığına ihtiyacı olduğu gibi aklın gerçeği –özellikle gayb âlemini– kavrayabilmesi için de vahyin ışığına ihtiyacı vardır. Râgıb el-İsfahânî akıl ile vahyin bu önemini şöyle ifade etmiştir: “Azîz ve celîl olan Allah’ın insanlara iki elçisi vardır; ilki bâtınî elçi olan akıl, ikincisi de zâhirî elçi olan peygamberdir. Öncelikle bâtınî elçiyi (akıl) kullanmadan zâhirî elçiden (peygamber) yararlanmak mümkün değildir; çünkü peygamberin öğretisinin sahih olduğu akılla bilinir... Akıl olmasaydı din yaşayamazdı, din olmasaydı akıl şaşkın kalırdı. Onun için Allah Teâlâ bu ikisini ‘nûr üstüne nûr’ buyurarak (Nûr 24/35) birbirine bağlamıştır” (ez-Zerîa ilâ mekârimi’ş-şerîa, s. 207). İşte 190 ve devamındaki âyetlerde de akılla vahyin bu uyumuna işaret edilmekte; evren üzerinde sağlıklı gözlemde bulunan insanların evrendeki muhteşem sistemi kavrayacağı, onu yaratıp düzenleyen yüce kudreti bilip tanıyacağı, kendisini imana davet eden elçinin bu çağrısına uyarak rabbine imanını derin bir içtenlikle ikrar edeceği ve nihayet bir bakıma onunla diyalog kurarak esenlik dileklerini O’na arzedeceği bildirilmektedir.
İşte 190. âyet, bu sürecin başlatılabilmesi için insan aklını göklerin, yerin ve bunlarda bulunan varlıkların yaratılışını düşünmeye ve hikmetini kavramaya çağırmaktadır. Evrenin sistemini düşünmek, yukarıda arzedilen sonuçları yanında insanı bu hayattan sonra başka bir hayatın yani âhiret hayatının da var olabileceği fikrine de götürür. İnsana verilmiş olan aklın sağlıklı kullanılması, kendisinin bir yetki ve sorumluluğunun olması gerektiğini, bu dünyada yaptıklarının ceza veya mükâfat olarak karşılığını alabileceği bir hesap gününün bulunması lazım geldiğini düşünmeye sevkeder. Kişi böyle bir düşünce düzeyine ulaştığında sorumluluk duygusu daha da artar ve dünyada günah işlemekten sakınır; âhirette de cehennem azabından koruması için yüce Allah’a sığınır ve O’na dua etmeye yönelir. 191. âyetin son cümlesi ve onu izleyen âyetler bu durumu açıkça göstermektedir (Kur’an’da akıl, lüb, fuâd, kalb vb. kavramların anlamları ve genel olarak düşünmenin önemi hakkında bk. A‘râf 7/179).
Allah’ın birliğini, yüceliğini ve sonsuz kudretini kabul ettirmek için insanı gökler ve yer hakkında düşünmeye sevkeden bu âyetler, Allah’ın kitabında yazılı olan delillerini okuyup düşündükten sonra onu bir de bu uçsuz bucaksız kâinat kitabını okuyup tefekkür etmeye çağırmaktadır. Bakara sûresinin 164. âyetinde Kur’an’ın tevhid ilkesini kanıtlamak üzere daha kapsamlı olarak sekiz ayrı kozmolojik delil sıralanmıştı. Burada Bakara sûresinde getirilmiş bulunan kozmik delillerin en önemlileri sayılan, varlığın zaman ve mekân boyutları üzerinde Allah’ın kudretini göstermek üzere göklerin ve yerin yaratılışıyla gece ve gündüzün farklı oluşu özet olarak zikredilmiştir. Şüphesiz ki tabiatın kendisi, incelenip ibret almaya değer ilâhî bir mûcizedir. Hayalimizle dahi kuşatamayacağımız kadar uçsuz bucaksız genişliğe sahip olan, her birinin kendine has özellikleri bulunan ve birbirine çarpmadan uzay boşluğunda hareket eden gök cisimlerinde elbette aklıselim sahipleri için alınacak ibretler vardır. Bu cisimlerin yaratılışı, uzay boşluğundaki hareketlerini sağlayan sistemi, gece ile gündüzün değişmesi, özellikle canlıların ve bitkilerin faydaları üzerine düşünen bir akıl, mutlaka bunları yaratan sonsuz bir gücün varlığını kabul eder, bu muazzam sistemin boşuna yaratılmadığını anlar, işte o zaman bu güç karşısında aczini anlar, hayranlık ve kulluk duygusuyla eğilir; gönlünü o yüce kudrete arzederek niyazda bulunur. 191. âyette belirtildiği üzere göklerin ve yerin yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah’ı ayakta, oturarak, yatarak, kısaca bütün hallerinde derin bir saygıyla anar; böyle bir gücün emirlerine ve yasaklarına karşı geldiği takdirde O’nun vereceği cezaya çarpılmaktan korkar ve bu cezadan koruması için Allah’ın merhametine sığınır.