Diyanet İşleri
Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin.
Yaşar Nuri Öztürk
Ey Rabbimiz! Bizi doğruya ve güzele yönelttikten sonra kalplerimizi bozup eğriltme ve bize katından bir rahmet bağışla! Sen, yalnız sen Vahhâb'sın, bol bol bağışta bulunansın.
Süleyman Ateşen ayrışan
(Onlar derler ki): "Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış yapansın."
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Bu ilimde derinleşmiş olan akıl sahipleri şöyle derler: Rabbimiz bizi doğru yola ilettikten ve sapmış olan kimselerin meylettiği şeylerden selamette kıldıktan sonra kalplerimizi meylettirerek haktan saptırma! Bize, kendisi ile kalplerimizin hidayet bulacağı o geniş rahmetinden ver ve bizi bu hidayet ile sapmaktan muhafaza eyle! Muhakkak ki sen çok veren ve çokça bağışlayansın.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
7- Sana Kitabı indiren O’dur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir. Bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir. Kalbinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve onu te’vil etmek için onun müteşabih olanına uyarlar. Halbuki onun te’vilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise:“Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Olgun akıllılardan başkası düşünüp öğüt almaz. 8- “Rabbimiz! Bizi doğru yola ulaştırdıktan sonra kalplerimizi saptırma! Bize katından bir rahmet bağışla! Şüphesiz Vehhâb olan yalnız Sensin!”
7. Yüce Allah, azametinin ve kayyûmiyetinin kemalinin bir tecellisi olarak bu yüce Kitab’ı indirenin yalnız kendisi olduğunu haber vermektedir. Bu, öyle bir Kitaptır ki hidâyete iletmesi, belağatı, i’cazı, insanların durumlarını ıslah edip düzeltmesi bakımından benzeri veya ona yakın bir eşi bulunmamaktadır ve bulunmayacaktır. Bu Kitap anlamları gâyet açık seçik, başkasına benzeşip karışmayan muhkem buyruklar ihtiva eder. Bu Kitabın bir bölüm âyetleri de müteşabihtir. Farklı birkaç anlama gelme ihtimali vardır; fakat muhkemlerin ışığında ele alınmadıkları sürece yalnızca müteşabihlerin ele alınması halinde iki ihtimalden herhangi birisini tayin etmek imkânı yoktur. İşte kalplerinde hastalık, eğrilik ve sapma bulunan kimseler, kötü maksatları dolayısı ile müteşabih olana uyarlar ve o buyrukları kendi batıl kanaatlerine, asılsız görüşlerine delil gösterirler. Bundan maksatları ise Kitab’ı tahrif etmek, hem başkalarını saptırsınlar, hem kendileri sapsınlar diye onu kendi meşreb ve görüşlerine uygun te’vil etmektir. İlim ehli olup o kitapta derin bilgi sahibi bulunan ve kesin yakîn ile bilginin kalplerinin derinliklerine yerleşerek salih amellerde bulunmalarını ve marifet sahibi olmalarını sağladığı kimseler ise Kur’ân-ı Kerîm’in tümünün Allah tarafından geldiğini, muhkemi ile müteşabihi ile hepsinin hak olduğunu, hakkın bünyesi içerisinde ise çelişki ve tutarsızlık olmayacağını çok iyi bilirler. Onlar muhkem buyrukların anlam itibarıyla gâyet açık ve beyanlarının da gâyet sarih olduğunu bildikleri için, eksik bilgi ve az marifet dolayısı ile şaşkınlığa düşmeye sebep teşkil eden müteşabihleri o muhkemlere havale ederler. Müteşabih buyrukları muhkemin ışığında anlamak sureti ile de Kur’ân-ı Kerîm tümüyle muhkem olur. Ayrıca onlar:“Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır, derler. Olgun akıllılardan” sağlam akıl sahibi kimselerden “başkası” faydalı hususları ve isabetli bilgileri “düşünüp öğüt almaz.” İşte bu buyrukta bu şekilde davranmanın, olgun akıl sahibi olmanın alâmetlerinden olduğuna, müteşabihlere tabi olmanın da hastalıklı görüş ve basit akıl sahibi, kötü maksatlı kimselerin niteliklerinden olduğuna delil vardır. Yüce Allah’ın:“Halbuki O’nun tevilini Allah’tan başkası bilmez” buyruğunda geçen “te’vil” kelimesi ile işlerin âkıbetinin, hakikatinin ve nereye varacaklarının bilinmesi kast edilecek olursa o takdirde: “إلا اللّٰه” üzerinde vakıf yapmak gerekir. Çünkü bu anlamı ile te’vili yalnızca Allah bilir. Şâyet te’vil ile tefsir ve sözün anlamının bilinmesi kastedilir ise o takdirde vakıf yapılmadan okunması daha uygun olur. Zira o takdirde bu, “ilimde derinleşmiş olanlar” hakkında bir övgü olur. (Buna göre anlam şöyle olur:“Hâlbuki onun te’vilini (tefsirini ve anlamını) ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir.”) Böylece ilimde derinleşmiş olanların muhkem ve müteşabihleri ile Kitap ve Sünnetin naslarını nasıl anlayacaklarını bildikleri ifade edilmiş olur. İşte bu konumda insanların, sapanlar ve istikamet üzere olanlar olmak üzere ikiye ayrılmaları söz konusu olduğundan dolayı ilimde derinleşmiş olanlar Yüce Allah’a iman üzere kendilerine sebat vermesini dileyerek şöylece dua ederler:
8. “Rabbimiz, Bizi doğru yola ulaştırdıktan sonra kalplerimizi saptırma” haktan batıla doğru meylettirme, çevirme; “bize katından” kendisi vasıtası ile hallerimizin ıslah olacağı “bir rahmet bağışla. Şüphesiz Vehhâb olan yalnız Sensin!” yani lütfu ve bağışı pek çok olan Sensin. İşte bu âyet-i kerime müteşabih buyruklar ile ilgili izlenmesi gereken yola bir örnek olarak gösterilebilir. Şöyle ki Yüce Allah, ilimde derinleşmiş olan kimselerin kendisinden, kendilerine hidâyet verdikten sonra kalplerini saptırmamasını istediklerini bildirmektedir. Başka bir takım âyet-i kerimelerde ise sapık kimselerin kalplerinin sapmalarına sebep teşkil eden hususları haber vermekte ve esasen bunun kendi kazandıkları ameller yüzünden olduklarını belirtmektedir:“Onlar sapıp eğrilince Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saff, 61/5); “Ve sonra yüz çevirip giderler, Allah da onların kalblerini ters çevirir.”(et-Tevbe, 9/127); “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110) Buna göre kul, Rabbinden yüz çevirip O’nun düşmanları ile dost olur, hakkı gördüğünde haktan yüz çevirir, batılı gördüğünde onu seçip tercih edecek olursa Yüce Allah kendisi için seçtiği şeye onu yöneltir, kalbini -sapmasının bir cezası olarak- haktan saptırıp uzaklaştırır. Bununla Allah o kimseye zulmetmiş olmaz. Aksine o kendi kendisine zulmetmiştir. O bakımdan kötülüğü çokça emreden nefsinden başka hiçbir kimseyi kınamamalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Önceki âyette Allah tarafından bildirilenlere inanma konusunda mutlak bir teslimiyet tavrı gösteren müminler övüldükten sonra burada onların içtenlikle yakarışlarına değinilmekte ve hidayete erişebilmenin de hidayette kalmanın da Allah’ın lutfuyla olduğuna inanmak gerektiğine işaret edilmektedir. Bazı müfessirlere göre yüce Allah önceki âyette iki zıt tutuma temas ettikten sonra burada hak yol üzere kalabilmek için müminlerin nasıl dua etmeleri gerektiğini öğretmektedir.
İmana da küfre de yönelmeye elverişli olan kalbin bunlardan birine yönelişi bunu meydana getiren bir sebep ve iradeye bağlıdır. Ehl-i sünnet’e göre, dünya hayatında bir sınav içinde bulunan kulun cüz’î iradesini hangi yönde kullandığı onun sorumluluğu açısından önem taşımakla beraber, sonuçları yaratan küllî iradenin yüce Allah’a ait olduğu unutulmamalıdır. Şayet bu noktada ilâhî lutuf göz önüne alınmayıp kulun her sonucu kendi iradesiyle meydana getirebileceği kabul edilirse kulluğun ve Allah’a yalvarmanın anlamı kalmaz, her insan hidayeti kendisinin güvence altına alabileceği bir pâye olarak görmeye başlar. Bu sebeple âyet-i kerîmede hidayetin yüce Allah’tan geldiğine dikkat çekilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Ey kalplere yön veren Allahım! Kalbimi senin dinin üzere sabit kıl!” şeklinde dua ettiği ve ardından bu âyeti (8. âyet) okuduğu rivayet edilmiştir (Tirmizî, “Kader”, 7, “Daavât”, 89, 124; İbn Mâce, “Duâ”, 2). Yine âyetten anlaşıldığına göre gerçek mânada kulluk, sadece (meselâ bir iş ilişkisinde olduğu gibi) Allah’ın buyruklarını yapıp yasaklarından kaçınmaktan yani şeklî bir görevden ibaret olmayıp kişinin her an Allah’ın lutfuna muhtaç bulunduğunun bilincinde olması ve vazifelerini bu bilinç içinde yerine getirmesidir.