Rabbinizin mağfiretine ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun
Meal ihtilafı: 3% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Rabbinizin mağfiretine ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun
Elmalılı Hamdi Yazır
Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah'tan gereği gibi korkanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun!
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni göklerle yer kadar olan cennete doğru yarışır gibi koşuşun. O, takva sahipleri için hazırlanmıştır.
Süleyman Ateş
Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, korunanlar için hazırlanmış cennete koşun!
Diller arası (7 dil)ıraksama 12.5%
İngilizce
And hasten to forgiveness from your Lord and a garden as wide as the heavens and earth, prepared for the righteous
Fransızca
Et concourez au pardon de votre Seigneur, et à un Jardin (paradis) large comme les cieux et la terre, préparé pour les pieux
İspanyolca
Y apresúrense a buscar el perdón de su Señor y un Paraíso tan vasto como los cielos y la Tierra, que ha sido reservado para los que tienen consciencia de Dios [y cumplen la ley]
Rusça
Стремитесь к прощению вашего Господа и Раю, ширина которого равна небесам и земле, уготованному для богобоязненных
Endonezce
Dan bersegeralah kamu mencari ampunan dari Tuhanmu dan mendapatkan surga yang luasnya seluas langit dan bumi yang disediakan bagi orang-orang yang bertakwa
Bengalce
তোমরা তোমাদের পালনকর্তার ক্ষমা এবং জান্নাতের দিকে ছুটে যাও যার সীমানা হচ্ছে আসমান ও যমীন, যা তৈরী করা হয়েছে পরহেযগারদের জন্য।
Hayırlı amelleri işlemek ve itaat çeşitleri ile Allah'a yaklaşmak için birbirinizle yarışarak, acele edin. Böylece Allah tarafından büyük bir bağışlanmaya nail olur ve genişliği gökler ile yer kadar olan cennete girersiniz. Allah, onu muttaki kulları için hazırlamıştır.
130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!
130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157)
133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir.
134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur.
Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.”
136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu üç âyette faizin, onu alan insanda meydana getirdiği bencillik, cimrilik, hırs ve açgözlülük; verende de sebep olduğu nefret, kıskançlık, kızgınlık ve düşmanlık gibi duyguları giderecek, bu hastalıkları tedavi edecek ana ilkeler yer almakta ve İslâm ahlâkının bir özeti verilmektedir. 131. âyette faiz yemekten sakınıldığı takdirde kâfirler için hazırlanmış olan cehennemden kurtuluşa işaret edildiği gibi, burada da âyetlerde belirtilen ahlâkî nitelikleri kazananlara verilecek mükâfatlar bildirilmekte ve müslümanlar bu yöne yönlendirilmektedir. 133. âyette rabbimizin bağışına, gökler ve yer genişliğindeki cennetine kavuşmanın, bütün ahlâkî davranışlarımız için temel gaye olduğu bildirilmekte; iyiliği, birtakım dünyevî menfaatler kaygısıyla değil de sırf Allah’a saygı ve sevgi demek olan takvâ saikiyle sadece uhrevî saadet uğruna yapmak gerektiği hatırlatılmaktadır. 134 ve 135. âyetlerde ise İslâm’da ideal ahlâk tipi olan “takvâ sahibi (müttaki) insan”ın temel ahlâkî nitelikleri sayılmaktadır. Bunlar her durumda cömert olmak, öfkeyi yenmek, insanları bağışlamak, kendi hatasını kabul etmek ve bundan vazgeçmek gibi niteliklerdir. Bu vasıflar, ancak ihtirasları ve bencil duyguları karşısında hürriyetine kavuşmuş üstün ruhların erdemleridir.
Sözlükte “örtmek” anlamına gelen mağfiret kelimesi, terim olarak “yüce Allah’ın, kulların suç ve günahlarını affetmesi” anlamında kullanılmaktadır. Cennet de sözlükte “bahçe, bitki ve sık ağaçlarla örtülü yer” demektir. Terim olarak cennet, “çeşitli nimetlerle bezenmiş olan ve içinde müminlerin ebedî olarak kalacakları âhiret yurdu” anlamına gelir. İbn Âşûr’a göre âyetteki “gökler ve yer kadar geniş olan” kaydı, cennetin sınırlarını gösteren değil, temsilî olarak cennetin çok büyük ve geniş olduğunu ifade eden bir kayıttır. Nitekim Hadîd sûresinin 21. âyetinde bu durum açıkça ifade buyurulmuştur (IV, 89; cennet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/25).
134. âyette geçen serrâ’ kelimesi tefsirlerde “sevinç ve rahatlık veren durum”; darrâ’ ise “zarar ve sıkıntı veren durum” şeklinde açıklanmıştır. Buna göre buradaki iki tür harcama, “zenginlik ve fakirlik halinde”, “sevinçli ve kederli zamanlarda”, “hayatta iken ve ölüme bağlı tasarruf yoluyla” yapılan harcamalar şeklinde anlaşıldığı gibi “akrabaya sevinç veren yardımlar ve düşmanı yenilgiye uğratmak için yapılan masraflar” şeklinde de anlaşılabilir.
Yüce Allah, bir önceki âyette kullarını takvâ sahipleri için hazırlanmış olan cenneti kazanmak maksadıyla yarışmaya çağırınca, takvâ sahiplerinin kimler olduğu ve hangi nitelikleri taşıdıkları merak konusu olmuş; bu sebeple bu âyetlerde takvâ sahiplerinin nitelikleri anlatılmıştır. Bunlar:
a) Bollukta ve darlıkta Allah yolunda infak ederler, yani mallarını iyilik yolunda harcarlar. Her iki durum da onların davranışlarını değiştirmez: Bolluk, kendilerini bencilleştirip aldatmadığı gibi darlık da onlara Allah yolunda harcamayı unutturmaz.
b) Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını bağışlarlar. “Öfke” diye çevirdiğimiz gayz kelimesi terim olarak “hoşlanılmadık bir şeye karşı insanın duyduğu heyecan” anlamına gelir. Gazabın aslı olduğu kabul edilir. Gazap intikam iradesini doğurduğu ve gayri ihtiyarî olarak yüzde ve diğer azalarda belirtileri görüldüğü halde gayz sadece kalpte olan bir duygudur (Âlûsî, IV, 58). Âyetin tasvirine göre insanlardaki takvâ duygusu bu konularda da etkili olmakta ve olaylar karşısında öfkeyi yenmelerini ve insanları bağışlamalarını sağlamaktadır. Nitekim âyette geçen kâzım (çoğulu kâzımîn) kelimesi “öfkesini yenen, gücü yettiği halde, zarar gördüğü kimselere karşı intikama kalkışmayan, sabreden” anlamlarına gelmektedir (Elmalılı, II, 1177).
c) Bir kötülük veya kendilerine zulmetme mânasında bir günah işlediklerinde hemen Allah’ı anar ve günahlarına tövbe ederler, yaptıklarında ısrar etmezler. Âyette geçen fâhişe kelimesi “çirkin ve iğrenç iş veya söz” anlamına gelir. Özel olarak “zina” anlamında kullanılmaktadır; nefse zulmetmek ise “herhangi bir günah işlemek” demektir. Bu günahların başında Allah’a ortak koşmak (şirk) gelmektedir. Bununla birlikte fâhişe “başkasına karşı işlenen günah, nefse zulmetmek” ise “kişinin kendisini ilgilendiren ve başkasıyla ilgisi olmayan günah” olarak yorumlandığı gibi (Elmalılı, II, 1177), fâhişe “büyük günahlar” diğeri ise “küçük günahlar” olarak da yorumlanmıştır (Şevkânî, I, 424-425). Yarattığı insanın iyi hasletlerini ve zaaflarını çok iyi bilen yüce Allah, şefkat ve merhametinin gereği olarak günahkâr bir mümini –büyük günah dahi işlese– müminlerin safından çıkarmadığı gibi, Allah’ın huzurunda hesap vereceğini düşünerek yaptığına pişman olan, tövbe ve istiğfar eden kimseyi de cennete girecek takvâ sahiplerinin safından ayırmamıştır.
Takvâdan kaynaklanan hasletleri taşıyanlar ve gereğini yerine getirenler Allah katında sevilen kimselerdir. Allah âhirette onların mükâfatını verecektir (bk. Ebû Dâvûd, “Edeb”, 2-3; Müsned, III, 440). Hz. Peygamber buyurmuşlardır ki: “Asıl pehlivan güreşte rakibini yenen değil kızdığı zaman öfkesine hâkim olan kimsedir” (Buhârî, “Edeb”, 76, 102; Müslim, “Birr”, 107, 108). Ancak şahsî meselelerde öfkeyi yenmek Allah’ın emri olup beğenilen ve övülen bir davranış olmakla birlikte kamuyu ilgilendiren meselelerde toplum düzeninin bozulmasına ve kötülüklerin yayılmasına yol açabilecek durumlar karşısında gevşeklik göstermemek gerekir.
Uhud Savaşı’ndaki yenilgide, faizcilerde de bulunan kötü duyguların ve özellikle maddeye düşkünlüğün rolü inkâr edilemez bir gerçektir. Bu sebeple yüce Allah kullarını, insanlara kötü vasıflar kazandıran faizi bırakmaya, Allah ve Resûlü’ne itaat etmeye, kendisinin mağfiretini ve takvâ sahibi kimseler için hazırlanmış olan geniş cennetleri kazandıracak işlerde yarışmaya çağırmakta ve bu güzel davranışta bulunan kullarını sevdiğini bildirmektedir.
Hayırlı amelleri işlemek ve itaat çeşitleri ile Allah'a yaklaşmak için birbirinizle yarışarak, acele edin. Böylece Allah tarafından büyük bir bağışlanmaya nail olur ve genişliği gökler ile yer kadar olan cennete girersiniz. Allah, onu muttaki kulları için hazırlamıştır.