Önceki ayet· 3:130Sonraki ayet· 3:132

Âl-i İmrân Suresi 131. Ayet· 3:131

↗ Âl-i İmrân suresi
Medeni
وَٱتَّقُواْ ٱلنَّارَ ٱلَّتِيٓ أُعِدَّتۡ لِلۡكَٰفِرِينَ
İnkar edenler için hazırlanmış ateşten sakının
Meal ihtilafı: 4% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
İnkar edenler için hazırlanmış ateşten sakının
Elmalılı Hamdi Yazır
Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Kâfirler için hazırlanmış ateşten korkun.
Süleyman Ateş
Kafirler için hazırlanmış ateşten sakının!
Diller arası (7 dil)ıraksama 13.2%
İngilizce
And fear the Fire, which has been prepared for the disbelievers
Fransızca
Et craignez le Feu préparé pour les mécréants
İspanyolca
Y tengan temor de un fuego que ha sido reservado para los que niegan la verdad
Rusça
Бойтесь Огня, который уготован неверующим
Endonezce
Dan peliharalah dirimu dari api neraka, yang telah disiapkan untuk orang-orang kafir
Bengalce
এবং তোমরা সে আগুন থেকে বেঁচে থাক, যা কাফেরদের জন্য প্রস্তুত করা হয়েছে।
Çince
你们当防备那为不信道的人而预备了的火狱。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah'ın kâfirler için hazırladığı ateş ile kendi aranızda korunak edinin. Bu da salih amel işleyip haram olan şeyleri terk etmek ile olur.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! 130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157) 133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir. 134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur. Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.” 136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Yüce Allah’ın, bir taraftan müslümanların Uhud Savaşı’ndaki durumlarını diğer taraftan da Bedir Savaşı’nda melekleri göndererek müslümanlara yardım ettiğini ve bu yardımın sebeplerini hatırlatırken Türkçe’de “tefecilik” deyimiyle de ifade edilen “kat kat faiz yeme” yasağına geçilmesinde bir hikmet olmalıdır. Uhud’daki yenilginin en önemli sebebi, bir kısım müslümanların servet gailesine düşmeleri olmuş ve ganimet toplama hırsları, kazanmak üzere oldukları zaferi yenilgiye çevirmiştir. İşte hikmet sahibi Allah’ın, burada faizcilik ve tefeciliği yasaklamasını bu sebebe bağlı olarak açıklamak uygun olur. Çünkü tefecilik yapanların, hak edilmemiş kârlarını arttırmaktan başka bir şey düşünmeyecek kadar kazanma hırsına kendilerini kaptırdıkları, kamu yararını ve dar gelirlilerin halini düşünmedikleri yaşanan bir gerçektir. Bu durum, haksız kazanç ve servete düşkünlüklerini daha da arttırmaktadır. Sözlükte ribâ “herhangi bir şeydeki artış ve fazlalık” anlamına gelir. Terim olarak ribâ borç verilen bir parayı belli bir süre sonunda belirli bir fazlalıkla geri almanın veya herhangi bir borç ilişkisiyle doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacak için ek vade tanıyıp vade sonunda bu alacağı fazlalıkla tahsil etmenin yahut bu şekilde alınan fazlalığın adıdır. Türkçe’de daha çok faiz kelimesi yaygınlık kazanmış olup genelde ribâ ile eş anlamlı olarak kullanılır. Bu türden şart ve uygulamaları içeren işlemlere de faizli işlemler denir. Ribâ (faiz) hakkında Bakara sûresinin 275-281. âyetlerinde geniş bilgi verilmiştir. Aşağıda bu âyetin faiz yasağının hangi aşamasında geldiği ve kapsamı hakkında kısa bir açıklama yapılacaktır. Kur’an’da ribâ yasağı dört aşamada gerçekleştirilmiştir. Mekke döneminde inen konuya ilişkin ilk âyette, faizin Allah katında bereketsiz bir kazanç olduğu, malı arttırmayıp tersine bereketi giderdiği bildirilmiş; buna karşılık Allah rızâsı için verilen zekâtın malı arttıracağı vurgulanmıştır (Rûm 30/39). Bu ilk aşamada faiz açıkça yasaklanmamakla birlikte Allah katında çirkin görüldüğüne ve bereketsizliğine değinilerek kötülenmiş, Câhiliye döneminde bile çirkin bir kazanç olarak telakki edilen faizin kaldırılması için psikolojik bir zemin hazırlanmıştır. İkinci aşamada, Medine döneminde inen Nisâ sûresinin 160-161. âyetlerinde, faizin yahudilere haram kılınmış olmasına rağmen onların bunu helâl sayarak alıp vermeye devam etmeleri yüzünden birçok cezaya çarptırıldıkları haber verilmiş, yine dolaylı bir şekilde faiz yasağına temas edilmiştir. Üçüncü aşamayı oluşturan ve konumuz olan âyetlerde faiz açıkça yasaklanmış ve kurtuluşa ermenin Allah’ın bu yasağına uymaya bağlı olduğu belirtilmiştir. Müfessirler 130. âyette geçen “kat kat” kaydının, faiz yasağının sınır ve şartlarının belirtilmesi amacıyla değil Araplar’ın o günlerde en çok uyguladıkları bir faiz şeklinin açıklanması maksadıyla zikredildiğini kabul ederler (Şevkânî, I, 423-424). Bir başka ifadeyle buradaki üslûp, ilk planda Mekke’de yaygın olan bileşik faizli borç işlemlerini hatıra getirmekle beraber, âyetteki kat kat kaydı tek dereceli faizin helâl olduğu anlamında olmayıp devrin Arap toplumunda yaygın olan ve vadesinde ödenmeyen borçlar hakkında yapılan tefecilik uygulamalarının kötülüğüne yapılmış özel bir vurgu niteliğindedir. Faizle borçlananların, çoğu zaman ödeme güçlüğüne düşebildikleri, borcu vadesinde ödeyemedikleri için anapara yanında faizin faizini de borçlandıkları, böylece faizin katlandığı da bir gerçektir. “Kat kat” ifadesi bu gerçeğin altını çizmektedir. Dördüncü aşamada inen Bakara sûresinin 275-281. âyetlerinde artık faiz, bir önceki kaydı da taşımaksızın kesin ve sert bir üslûpla yasaklanmış, faizi bırakanlara geçmişte aldıklarından sorumlu tutulmamak gibi bazı teşvikler getirilirken faizde ısrar edenlerin Allah ve Resûlü’ne savaş açmış olacakları belirtilmiştir. Bu âyetlerde faizin alışverişten farklı olduğu vurgulanmış, faizin dünya ve âhiretteki kötü sonuçlarına işaret edilmiştir. 131. âyette “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının!” buyurularak faiz yiyenlerin âhirette kâfirler için özel olarak hazırlanmış olan cehennemde cezalandırılacaklarına işaret edilmekte, 132. âyette ise Allah’ın rahmetine ve bereketine erebilmek için Allah ve Resûlü’nün emir ve yasaklarına itaat etmenin gereği vurgulanmaktadır.
Âl-i İmrân Suresi 131. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah'ın kâfirler için hazırladığı ateş ile kendi aranızda korunak edinin. Bu da salih amel işleyip haram olan şeyleri terk etmek ile olur.