Önceki ayet· 24:19Sonraki ayet· 24:21

Nûr Suresi 20. Ayet· 24:20

↗ Nûr suresi
Medeni
وَلَوۡلَا فَضۡلُ ٱللَّهِ عَلَيۡكُمۡ وَرَحۡمَتُهُۥ وَأَنَّ ٱللَّهَ رَءُوفٞ رَّحِيمٞ
Allah'ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, Allah şefkatli ve merhametli olmasaydı hemen cezanızı verirdi
Meal ihtilafı: 3% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Allah'ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, Allah şefkatli ve merhametli olmasaydı hemen cezanızı verirdi
Elmalılı Hamdi Yazır
Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı; Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)?
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Ya Allah'ın lütfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı! Allah Raûf'tur, Rahîm'dir.
Süleyman Ateş
Eğer size Allah'ın lutfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (bu iftiranızdan dolayı büyük bir azaba uğrardınız)!
Diller arası (7 dil)ıraksama 12.8%
İngilizce
And if it had not been for the favor of Allah upon you and His mercy... and because Allah is Kind and Merciful
Fransızca
Et n'eussent été la grâce d'Allah sur vous et Sa miséricorde et (n'eût été) qu'Allah est Compatissant et Miséricordieux
İspanyolca
Si no fuera por la gracia y la misericordia de Dios sobre ustedes, y porque Él es Compasivo y Misericordioso [rápido descendería el castigo por sus pecados]
Rusça
Если бы не милосердие и милость Аллаха к вам и если бы Аллах не был Сострадательным и Милосердным, то грешников постигло бы скорое наказание
Endonezce
Dan kalau bukan karena karunia Allah dan rahmat-Nya kepadamu (niscaya kamu akan ditimpa azab yang besar). Sungguh, Allah Maha Penyantun, Maha Penyayang
Bengalce
যদি তোমাদের প্রতি আল্লাহর অনুগ্রহ ও দয়া না থাকত এবং আল্লাহ দয়ালু, মেহেরবান না হতেন, তবে কত কিছুই হয়ে যেত।
Çince
若无安拉所赐你们的恩惠和仁慈,如果安拉不是仁爱的,不是至慈的,(他早就惩罚你们了)。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ey iftira atma olayına karışanlar! Eğer Allah'ın sizin üzerinize olan lütfu olmasaydı ve size karşı çok şefkatli merhameti olmasaydı, üzerinize cezayı hemen gönderirdi.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
11- (Âişe radıyallahu anha’ya) o iftirayı atanlar, içinizden bir gruptur. Siz, bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır. O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır. İçlerinden bu iftiranın başını çekene ise çok büyük bir azap vardır. 12- Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları ve:“Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? 13- (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!? Şahitleri getiremediklerine göre onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir. 14- Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü büyük bir azaba uğrardınız. 15- Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz. Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz. Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah katında çok büyüktür. 16- O (iftirayı) işittiğinizde: “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil! (Rabbimiz) seni tenzih ederiz. Bu büyük bir iftiradır” demeli değil miydiniz?” 17- Eğer mü’min iseniz böyle bir şeyi bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor. 18- Ve Allah sizlere âyetleri açıklıyor. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 19- Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 20- Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah, çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu?) 21- Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 22- İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 23- İffetli, (hayasızlıklardan) habersiz mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır. Ayrıca onlar için büyük bir azap vardır. 24- O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. 25- O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir ve onlar, Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir. 26- Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır. İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar. Onlar için mağfiret ve tükenmez bir rızık vardır. 11. “O iftirayı atanlar” oldukça çirkin bir yalanı, yani mü’minlerin annesine yönelik o iftirayı atanlar “içinizden bir gruptur.” Yani ey mü’minler topluluğu, onlar size mensup bir cemaattir. Aralarında münafıkların propagandalarına kanmış samimi mü’minler de vardır, münafık kimseler de vardır. “Siz bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır.” Çünkü bu, mü’minlerin annelerinin günahsızlığını, nezih olduğunu içerdiği gibi, onun şanını da söz konusu ederek ona dikkat çekmiştir. O kadar ki bu genel övgüler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in diğer hanımlarını da kapsamıştır. Diğer taraftan bu buyruklar, kulların zorunlu ihtiyacı olan birtakım âyet-i kerimelerin açıklanmasını da ihtiva etmektedir. Halen ve Kıyamet gününe kadar bu hükümlerle amel edilmeye devam edilecektir. İşte bu da pek büyük bir hayırdır. Eğer o iftiracıların o sözleri olmasaydı, bu hayırlar husule gelmezdi. Yüce Allah, bir şeyi murad etti mi, ona birtakım sebepler takdir eder. Bu yüzden Yüce Allah, bütün mü’minlere hitap etmekte ve onların birbirlerine ağır suçlama ve tenkitlerde bulunmalarının kendilerine yapılmış gibi olduğunu bildirmektedir. Bundan da anlaşıldığına göre mü’minler karşılıklı sevgi, merhamet ve dayanışmalarında, faydalarına olacak şeyler için bir araya gelişlerinde tek bir vücut gibidirler. Mü’minin mü’mine karşı durumu birbirini destekleyen bir yapı gibidir. Öyleyse bir mü’min, bizzat kendi namusuna şeref ve haysiyetine dil uzatılmasından hoşlanmadığı gibi aynı şekilde herhangi bir kimsenin kendisi gibi olan mü’min kardeşinin namusuna, şeref ve haysiyetine dil uzatmasından da hoşlanmamalıdır. Şüphesiz ki mü’min kulun bu hale erişememesi, onun imanının eksikliğinden, mü’min kardeşinin iyiliğini samimi olarak istemeyişindendir. “O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır.” Bu, iftirada bulunanlara yönelik bir tehdit olup söyledikleri sözler dolayısı ile cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onların bir bölümüne had uygulamıştır. “İçlerinden bu iftiranın başını çekene” iftiranın büyüğünü söyleyene ki bu da pis münafık Abdullah b. Ubey b. Selul’dur -Allah’ın laneti üzerine olsun- “ise çok büyük bir azap vardır.” Bu ise cehennemin en aşağı tabakasında ebedî kalıştır. 12. Daha sonra Allah bu gibi sözleri işitmeleri halinde mü’min kullarına takınmaları gereken tutumu şöylece göstermektedir:“Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları” mü’minler birbirleri ile ilgili güzel duygular beslemeleri “ve: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” Hüsnü zan beslemek, mü’minlerin maruz kaldıkları bu iftiradan uzak olduklarını kabul etmektir. Mü’minlerin sahip bulundukları iman, onlar hakkında ileri sürülen asılsız iftirayı bertaraf etmelidir. İşte onlar, bu güzel zanları sebebi ile “Rabbimiz, seni her türlü kötülükten tenzih ederiz. Seçkin kullarını da bu gibi ağır imtihanlara maruz bırakacağından da seni tenzih ederiz. Şüphesiz “bu, apaçık bir iftiradır”; ileri sürülen ve iftira olduğu apaçık belli olan büyük bir yalandır”, demeleri gerekirdi. İşte mü’min bir kimsenin, mü’min kardeşi hakkında bu gibi sözleri işittiği takdirde beslemesi gereken zan budur. Dili ile mü’min kardeşinin günahsız olduğunu ifade etmeli ve böyle bir sözü söyleyeni de yalanlamalıdır. 13. “(O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!?” Bu iftirada bulunanlar niçin bu iftiralarına dair adaletli ve şahitlikleri gönül hoşluğuyla kabul olunacak dört şahit getirmediler? “Şahitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” Onlar içten içe bunun doğruluğuna inanmış olsalar dahi Allah’ın hükmü gereğince yalancıdırlar. Çünkü dört şahit olmadan bu hususta söz söylemeleri haramdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir” diye buyurmuş, bunun yerine “onlar yalancıların ta kendileridir” dememiştir. Bütün bunlar, müslümanın namus, şeref ve haysiyetine dil uzatmanın ne kadar büyük bir haram olduğunu ortaya koymaktadır. Doğruluğuna dair gerekli şahit sayısı olmaksızın müslümana böyle bir ithamda bulunmaya kalkışmak asla caiz değildir. 14. “Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı” din ve dünyanızı ilgilendiren hususlarda O’nun ihsanı, dünyada da âhirette de sizi kuşatmamış olsaydı “içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü” bu iftira ile ilgili söylediklerinizden dolayı “büyük bir azaba uğrardınız.” Çünkü söylediklerinizden dolayı siz, böyle bir azabı hak etmiştiniz. Fakat Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve rahmeti dolayısı ile O, size tevbe etmeyi meşrû kılarak dünyadaki cezayı da günahlardan arındırıcı bir sebep kılmıştır. 15. “Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz.” Yani bu sözü biriniz diğerine söylüyor, biriniz ötekine aktarıyordu. Halbuki o, aslı astarı olmayan bir sözdü. “Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz.” Her ikisi de yasaktır. Batıl ve asılsız söz söylemek de bilgi sahibi olunmayan bir sözü gevelemek de. “Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz.” İşte daha sonra bu günahtan tevbe edip arınan mü’minlerin bu sözü söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi de buydu. “Halbuki o, Allah katında çok büyüktür.” Bu buyruk, günahları önemsiz görerek işlemekten ileri derecede sakındırma manasını içerir. Kulun kendi kanaati hiçbir şey ifade etmez ve o, günahın cezasını hafifletici değildir. Aksine bu, günahı kat kat artırır ve kişiye günahı bir defa daha işlemeyi kolaylaştırır. 16. Ey mü’minler, bu iftirada bulunan kimselerin söyledikleri “o (iftirayı) işittiğinizde” onu reddederek ve böyle bir sözün büyük bir iddia olduğunu ifade ederek “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil!” Biz böyle bir söz söyleyemeyiz, apaçık iftira olduğu belli olan bu sözü söylemek bize yakışmaz, çünkü mü’minin imanı onun çirkin işler yapmasına engeldir. “(Rabbim) seni tenzih ederiz. Bu, büyük bir iftiradır.” Pek büyük bir yalandır “demeli değil miydiniz?” 17. “Eğer mü’min iseniz” buyruğu, doğru ve samimi bir imanın kişiyi haramları işlemeye kalkışmaktan engelleyeceğini göstermektedir. “böyle bir şeyi” yani mü’minlere bu gibi hayasızlıklar işlediklerine dair benzeri bir iftirada bulunmayı “bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor.” Böyle şeylere kalkışmamanıza dair Allah size öğüt vermektedir. Yüce Rabbimizin bize verdiği bu öğütler ne güzeldir! Biz de bu öğütlere kabul, itaat, teslimiyetle ve bize yaptığı bu açıklamalar dolayısı ile de şükürle karşılık vermeliyiz:“Gerçekten Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!”(en-Nisâ, 4/58) 18. “Ve Allah sizlere” hükümleri açıklayan, öğüt veren, yasaklar içeren, teşvik eden ve sakındıran buyruklarını dile getiren “âyetlerini açıklıyor.” Bunları size çok açık bir şekilde anlatıyor. “Allah” ilmi kâmil olup “her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Hikmeti geneldir. O’nun ilim ve hikmetinin bir tecellisi de size kendi ilminden bazı hususları öğretmiş olmasıdır. Bununla birlikte bu ilim, her zaman için sizin menfaatinize olan hikmetler ihtiva eder. 19. “Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere” oldukça çirkin ve kötü işlerin yayılmasını, içlerinde hayasızlıkların yaygınlık kazanmasını arzu edenlere “dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır.” Yani bu azap kalplerine de bedenlerine de acı ve ızdırap verir. Buna sebep ise böyle bir kimsenin, müslüman kardeşlerini aldatması, onlar hakkında kötülüğü istemesi, namus, şeref ve haysiyetlerine kastetmesidir. Bu tehdidin, sadece hayasızlıkların yayılmasını isteme ve bunu kalben hoş görme hakkında olduğunu düşünecek olursak bundan daha büyük olan hayasızlığı aşikar edip onu yaymak hakkındaki tehdidi var sen hesap et! Ki bu duurmda hayasızlık fiilen yapılmış olsun ya da olmasın fark etmez. [Bu tehdide maruz kalmak için hayasızlığın yayılmasını istemek yeter.] Bütün bunlar, Yüce Allah’ın mü’min kullarına rahmetinin, onların namus ve haysiyetlerini koruma gayretinin bir tecellisidir. Tıpkı kanlarını ve mallarını koruma altına aldığı gibi. Yüce Allah, mü’minlere kendi aralarında birbirlerine karşı safiyane duygular beslemeyi gerektiren işler yapmalarını, herhangi birisinin kendisi için istediği şeyleri kardeşi için de istemesini, kendisi için hoşlanmadığı şeyden kardeşi için de hoşlanmamasını emretmektedir. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle O, size bilmediğinizi öğretmiş ve cahili olduğunuz hususları açıklamıştır. 20. “Eğer üzerinizde Allah’ın” sizi dört bir yandan kuşatan “lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı...” size bu hükümleri, bu öğütleri bu üstün değerli hikmetleri açıklamaz, emrine aykırı hareket edenlere de mühlet vermezdi. Fakat Allah’ın lütfu, rahmeti ve bunların, O’nun sürekli ve ayrılmaz vasfı olmasından dolayı O, sayıp dökemeyeceğiniz kadar dünyevî ve uhrevî hayırları size ulaştırmıştır. 21. Yüce Allah, özel bir günahı işlemeyi yasakladıktan sonra genel olarak bütün günahları yasaklayarak şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını” yollarını, vesveselerini “izlemeyin.”“Şeytanın adımları” tabirinin kapsamına kalp, dil ve beden ile alâkalı bütün günahlar girer. Yüce Allah’ın hem hükmü hem de o hükmün hikmetini açıklamış olması, O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Burada hüküm, şeytanın adımlarının izlenmesinin yasaklanışıdır. Hikmeti ise yasaklanan o işte bulunan ve onun terk edilmesini gerektiren kötülüktür. Bu sebepten Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o” yani şeytan “hayasızlığı” akılların ve şeriatın çirkin gördüğü -bazı nefisler ona meyletse dahi- pek büyük günahları “ve kötülüğü” akılların kabul etmediği, doğru bilip tanımadığı şeyleri işleminizi “emreder.” Şeytanın adımları demek olan bütün günahlar, bu çerçevenin içindedir. Yüce Allah, kendi nezdinden bir nimet olmak üzere kullarına bunu yasaklamıştır. Öyleyse O’na şükredip anmaları gerekir. Çünkü bu, alçaltıcı işlerle ve çirkinliklerle kirlenmelerine karşı himaye edilmelerini sağlar. Onlara bu gibi işleri yasak kılmış olması, ihsanının bir tecellisidir. Tıpkı öldürücü zehirleri ve benzerlerini yemeyi yasaklamış olması gibidir. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı.” Yani şeytanın adımlarını izlemekten uzak, tertemiz bir kişi kalamazdı. Çünkü şeytan ve askerleri, sürekli olarak şeytanın adımlarını izlemeye çağırmakta, onları güzel göstermektedirler. Nefis ise kötülüğe eğilimli olup onu emretmektedir. Kul da bütün yönleriyle acizdir ve imanı da bunlara karşı direnecek güçte olmayabilir. İşte kişi bu adımları izlemeye iten hususlarla başbaşa bırakılacak olursa hiç kimse büyük ve küçük günahlardan temizlenme, iyilikleri işleme sûreti ile de ilerleme imkânını bulamazdı. Çünkü “temize çıkmak (tezkiye)” hem arınıp temizlenmeyi, hem de gelişip artmayı ihtiva eder. Ancak Yüce Allah’ın lütuf ve rahmeti, sizlerden bazılarının arınıp temize çıkmalarını sağlamıştır. Bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı dualardan biri şöyledir:“Allah’ım, nefsime takvâsını ver ve onu tertemiz kıl. Çünkü sen, onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen, onun velisisin ve mevlasısın.” Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat Allah dilediğini” arındırılmakla arınıp temizleneceğini bildiği kimseleri “temize çıkarır.” Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah her şeyi işitendir, bilendir” buyurmaktadır. 22. “İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler.” İfk hadisesinde ileri geri konuşanlardan birisi de Mistah b. Usase idi. Bu, Ebu Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh’ın yakın bir akrabası idi. Mistah, Allah yolunda hicret etmiş fakir bir zattı. Ebu Bekir, söylediği sözler dolayısı ile artık Mistah’a hiçbir mali yardımda bulunmayacağına dair yemin etmişti. Bu âyet-i kerime nâzil olarak ona bu kimseye yaptığı infakı kesme mahiyetinde yaptığı yeminden vazgeçmesini emredip bu tür yeminleri yasaklamıştır. Buna karşılık Ebu Bekir’i af ve müsamaha göstermeye teşvik ederek eğer onu bağışlayacak olursa Allah’ın da kendisini bağışlayacağı vaadini bildirmiştir. Zira devamla Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Sizler, O’nun kullarına af ve müsamaha ile muamale edecek olursanız, O da size bu şekilde muamelede bulunur. Ebu Bekir radıyallahu anh bu âyeti kerimeyi işitince:“Allah’a yemin ederim ki Allah’ın beni bağışlamasını isterim”, diyerek tekrar Mistah’a infak etmeye devam etti. Bu âyet-i kerimede yakın akrabaya infakta bulunmaya, işlediği bir masiyet dolayısı ile nafaka ve ihsanın terk edilmeyeceğine, -günahkârların yaptıkları işleri yapsa dahi- affedip müsamaha ile karşılamanın teşvik edildiğine delil vardır. 23. Daha sonra Yüce Allah, namuslu ve iffetli hanımlara iftira etme hakkındaki ağır tehdidini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İffetli” hayasızlık işlememiş, tertemiz “(hayasızlıktan) habersiz” böyle bir şeyi hatırlarından dahi geçirmemiş “mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır.” Lanet, ancak büyük bir günah sebebi ile söz konusu olur. Yüce Allah, bu lanetin onlar hakkında dünyada da âhirette de kesintisiz söz konusu olduğunu söyleyerek bu laneti pekiştirmektedir. “Ayrıca onlar için çok büyük bir azap da vardır.” Bu, lanetten ayrı bir azabı ifade eder. Yüce Allah, onları hem rahmetinden uzaklaştırmıştır, hem de onlara ağır bir azap verecektir. Söz konusu bu azap ise kıyamet gününde olacaktır. Şöyle ki; 24. “O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” Her bir organları, neler yaptığına dair şahitlikte bulunacaktır. Her şeyi konuşturan Yüce Allah, onları da konuşturacaktır ve bu günahları işleyen kişi bunları inkâr edemeyecektir. İnsanlara karşı bizzat kendi azalarını şahit kılan, ne kadar adaletlidir! 25. “O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir.” Amellerinin karşılığını tam bir adaletle verecektir. Böylece amellerinin karşılığını hiçbir şey eksiltilmeksizin tastamam olarak bulurlar ve:“derler ki: “Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez.” (el-Kehf, 18/49) Allah’ın huzurunda duracakları o büyük günde “Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir.” Apaçık hakkın, yalnızca Yüce Allah’ın vasfı olduğunu öğreneceklerdir. Yani O’nun yüce sıfatları da haktır, fiilleri de haktır. O’na ibadet haktır, O’nun huzuruna çıkmak haktır, O’nun vaadi ve tehdidi haktır, O’nun dinî ve cezaî hükümleri haktır, peygamberleri de haktır. Ortada Allah için mevzu bahis olmayan ve Allah’tan gelmeyen “hak” diye bir şey yoktur. 26. “Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır.” Erkek ve kadınlardan kötü olanlar, kötü sözler ve kötü fiiller, kötü olan kimselere layıktır, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara uygundur. Buna karşılık iyi ve temiz olan erkekler, kadınlar, sözler ve fiiller de iyilere uygundur, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara benzer. Bu ifade, çok umumi ve kapsayıcıdır. Hiçbir şey onun kapsamı dışında değildir. Bu kapsama giren en önemli kimseler peygamberler, özellikle de aralarından ulu’l-azm peygamberler, bunlardan özellikle onların efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. O, kayıtsız şartsız bütün insanların iyi ve temizlerinin en faziletlisi, en üstünüdür. İşte bu bu iyi ve temizlere ancak iyi ve temiz olan kadınlar yakışır. Buna göre bu konuda Âişe radıyallahu anh’ya dil uzatmak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e dil uzatmaktır ve zaten münafıkların bu iftirada bulunmaktan maksatları da ona dil uzatmaktır. Halbuki Âişe’nin sadece Allah Rasûlünün hanımı olmasından, onun bu çirkin işten uzak ve tertemiz olduğu anlaşılmaktadır. Peki, ya o kadınların sıddıkası, en faziletlileri, en bilgilileri, en temizleri, alemlerin Rabbinin rasûlünün sevgili hanımı, hanımları içinde örtüsü altında Peygamber’e vahiy nazil olan tek pak zevcesi olduğuna göre durum ne olur? aha sonra Yüce Allah, bu hususu batıl sözler söyleyen hiç kimseye söyleyecek söz, şüphe ve tereddüde de en ufak mahal bırakmayacak şekilde ifade edip açıkça şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar.” Burada asaleten Âişe radıyallahu anh’a, ona tabi olarak da hayasızlıklardan uzak, iffetli mü’min kadınlara işaret edilmektedir. “Onlar için” günahlarının tümünü örten bir “mağfiret”, cennette Kerim bir Rabden gelen “tükenmez bir rızık vardır.”
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Hem Hz. Peygamber’in aile hayatını ve yakınlarıyla ilişkilerini daha iyi anlayıp kavramamızı sağlamak hem de iffet ve namusa iftira olayı karşısında müminlerin nasıl bir tavır ve yaklaşım içinde olmaları gerektiği konusunda yol göstermek için indirilmiş olan bu âyetler, Hz. Âişe’nin de katıldığı bir yolculuk olayına ve bazı münafıkların bunu fırsat bilerek onun hakkında uydurdukları bir düzmeceye atıfta bulunmaktadır. Müslim’in (“Tevbe”, 56) genişçe rivayet ettiği olayın özeti şöyledir: Hz. Peygamber hicretin 5. yılında (Benî Müstalik diye de anılan) Müreysî‘ seferine çıkarken her zaman yaptığı gibi eşlerinden birini –bu defa Hz. Âişe’yi– yanına almıştı. Daha önce Peygamber eşlerinin başkalarıyla ancak perde arkasından görüşüp konuşmalarıyla ilgili emir gelmiş bulunduğundan (Ahzâb 33/53) Hz. Âişe, deve üzerine kurulmuş çadır benzeri bir yerde (perdeli mahfede) seyahat ediyordu. Dönüşte Medine’ye yaklaşıldığında bir yerde istirahat edilmiş ve gece hareket emri verilmişti. Bu sırada Hz. Âişe ihtiyacını gidermek için biraz uzaklaşmış, yerine geldiğinde değerli bir kolyesinin düşmüş olduğunu farketmiş, aramak için tekrar gitmiş, epeyce aradıktan sonra bulup dönmüştü. Bu arada görevliler Hz. Âişe’nin kapalı mahfesini kaldırıp deveye yüklemişler, onun mahfenin içinde olmadığını anlayamamışlardı. Hz. Âişe dönüp de kafilenin gitmiş olduğunu görünce, “Farkettiklerinde beni burada ararlar veya arkayı toparlayarak gelen kişi beni burada bulur” diyerek olduğu yerde oturmuş, beklemeye koyulmuş, beklerken uyku bastığı için de uyuyakalmıştı. Birliğin arkasını emniyete almak ve toparlamak üzere görevlendirilmiş bulunan Safvân isimli sahâbî konaklama yerinden geçerken bir karartı görmüş, yakınına geldiğinde onun Hz. Âişe olduğunu anlayınca “innâ lillâh...” diye seslenerek uyandırmış, devesini çökertip kendisi biraz uzaklaşmış, Hz. Âişe deveye binmiş, yola koyulmuşlar ve öğle üzeri istirahat etmekte olan kafileye yetişmişlerdi. Hadise bundan ibaret olduğu halde başta meşhur münafık Abdullah b. Übey b. Selûl olmak üzere küçük bir grup olayı kötü yorumlayarak çirkin bir iftira ürettiler: Hz. Âişe ile Safvân arasında iffete aykırı bir olay yaşandığını söylediler ve bunu halk içinde yaymaya başladılar. Hz. Âişe Medine’ye gelince hastalanmış, bir ay kadar yatmıştı. Dedikodudan haberdar olamadı, nihayet bir vesile ile iftira onun da kulağına geldi. Beyninden vurulmuşa dönen Âişe üzüntüsü yüzünden yeniden hastalandı, meseleyi ailesinden öğrenmek maksadıyla Hz. Peygamber’den izin alıp baba evine gitti. Annesi, eşi tarafından sevilen, kumaları bulunan her güzel kadın için böyle dedikoduların yapılabileceğini söyleyerek kızını teselli etmeye çalıştıysa da Âişe günlerce ağladı. Bu arada Hz. Peygamber yakınları ile istişarede bulundu, hepsi Hz. Âişe’nin lehinde konuştular; Hz. Ali de aleyhinde bir şey söylememekle beraber “kadın kıtlığının bulunmadığını” ifade etti ve evin hizmetçisinden tahkik etmesini tavsiye etti. Hizmetçi Hz. Âişe’yi savundu. Yeterince araştırma, soruşturma yaptıktan sonra Hz. Peygamber mescide geldi, minbere çıkarak hem eşi hem de Safvân hakkındaki müsbet kanaatini ifade etti. Baş iftiracıdan şikâyette bulundu, cemaatin görüşüne başvurdu. İftiracıyı cezalandırma konusunda, İslâm öncesinden kalma kabilecilik gayretiyle ileri geri sözler söylendiği için konuşmayı bu noktada kesti. İftira atılalı bir ay geçmiş olmasına rağmen konu hakkında bir vahiy gelmemiş, âdeta bu büyük imtihanın süresi kasıtlı ve hikmetli olarak uzatılmıştı. Bir ayın hitamında Hz. Peygamber eşini görmek üzere kayınpederi Ebû Bekir’in evine geldi, burada aile arasında şu konuşma geçti: Hz. Peygamber: – “Âişe, senin hakkında bana şunları, şunları söylediler. Eğer sen mâsum isen Allah bunu ortaya çıkaracak, seni bu iftiradan arındıracaktır. Eğer bir günaha bulaştıysan Allah’tan af dile, tövbe et; çünkü kulu suçunu itiraf ederek Allah’a tövbe ederse O bağışlar.” Bu sözleri işitince kendine gelen ve göz yaşları kesilen Hz. Âişe, önce babasının, sonra annesinin cevap vermelerini istedi; onlar “Biz Resûlullah’a karşı ne diyebiliriz?” deyince kendisi şöyle konuştu: “Öyle anlaşılıyor ki siz bunları işittiniz ve inandınız. Allah benim suçsuz ve günahsız olduğumu biliyor, ancak ben size ‘yapmadım’ desem inanmayacaksınız, ‘yaptım’ desem inanacaksınız. Durumumuz Hz. Yûsuf’un babasının durumuna benziyor, o şöyle demişti: “Artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Anlattığınız karşısında, yardım edecek olan ancak Allah’tır” (Yûsuf 12/18). Hz. Âişe bunları söyledikten sonra kırgın olarak yatağına uzandı, arkasını dönüp örtüsünü başına çekti. İşte tam bu sırada vahiy işaretleri belirdi, durumu açıklığa kavuşturan, iftiracıların yüzünü karartan on âyet (11-20) nâzil oldu. “İftira kandan çetindir” diye bir atasözü vardır. Toplum hayatını dinamitleyen, dostlukları bitiren, aile facialarına yol açan, cinayetlere sebep teşkil eden bu ahlâksızca davranışı engellemek ve müminleri eğitmek üzere söz konusu edilen meşhur iftira olayında büyük ders ve ibretler vardır. Bu âyetlerle iftira edenlere, iftiraya uğrayanlara, iftirayı duyanlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda ders ve öğütler verilmiş, İslâm ahlâkının önemli ilkeleri bu vesile ile bir daha hatırlatılmıştır. Bu arada müslümanların içine sızmış bulunan bazı münafıkların perdeleri düşmüş, kötü duygularına mağlûp olan veya dedikoduya kapılan birkaç mümin de büyük bir imtihan geçirmiş, sonra tövbe ederek temizlenmişlerdir. Bazı rivayetlere göre bunlara iftira cezası da uygulanmıştır. Sonuç olarak iftira olayı derin üzüntülere sebep olsa da mânevî getirisi bakımından müminlerin hakkında hayırlı olmuştur. 19. âyette söz konusu edilen “ahlâksızlığın yaygınlaşması” ifadesi, hem fiilen ahlâka aykırı davranışları hem de bunların dedikodusunun, sohbetinin yapılmasını, tabii bir olaymış gibi kınamadan konuşulmasını kapsamaktadır. Topluluk içinde birçok kötülük, buna karşı zamanında ve yeterli tepki gösterilmemesi sebebiyle yayılmakta ve yerleşmektedir. Erdemli bir toplulukta ancak erdeme uygun davranışlar açıkça ve takdir edilerek konuşulur, sohbet konusu olur; çirkin ve kötü olaylar ise yalnızca gerektiği kadar dile getirilir ve erdem ölçülerine göre değerlendirilir, mahkûm edilir, ıslah çareleri üzerinde durulur. Topluluk içinde erdemsizliğin yaygın hale gelmesi öncelikle yasaklar ve cezalarla değil, toplumun erdem ve erdemsizlik karşısında takındığı tavırla engellenebilir.
Nûr Suresi 20. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ey iftira atma olayına karışanlar! Eğer Allah'ın sizin üzerinize olan lütfu olmasaydı ve size karşı çok şefkatli merhameti olmasaydı, üzerinize cezayı hemen gönderirdi.