Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi küfrü imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin. Sizden onları kim dost edinirse doğrusu kendine yazık etmiş olurlar
Meal ihtilafı: 3% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi küfrü imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin. Sizden onları kim dost edinirse doğrusu kendine yazık etmiş olurlar
Elmalılı Hamdi Yazır
Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları dost edinmeyiniz. Sizden her kim onları dost edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir.
Yaşar Nuri Öztürk
Ey iman edenler! Babalarınız ve kardeşleriniz, eğer imana karşı inkârı seviyorlarsa, onları dostlar edinmeyin. İçinizden onları dost edinenler zalimlerin ta kendileridirler.
Süleyman Ateş
Ey inananlar, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli tanır(dost tutar)sa işte zalimler onlardır.
Diller arası (7 dil)ıraksama 10.4%
İngilizce
O you who have believed, do not take your fathers or your brothers as allies if they have preferred disbelief over belief. And whoever does so among you - then it is those who are the wrongdoers
Fransızca
O vous qui croyez! Ne prenez pas pour alliés, vos pères et vos frères s'ils préfèrent la mécréance à la foi. Et quiconque parmi vous les prend pour alliés... ceux-là sont les injustes
İspanyolca
¡Oh, creyentes! No tomen a sus padres y hermanos como aliados si estos prefieren la incredulidad a la fe; quien de ustedes los tome a ellos por aliados será de los opresores
Rusça
О те, которые уверовали! Не берите своих отцов и братьев себе в помощники и друзья, если они предпочли вере неверие. А те из вас, которые берут их себе в помощники и друзья, являются беззаконниками
Endonezce
Wahai orang-orang yang beriman! Janganlah kamu jadikan bapak-bapakmu dan saudara-saudaramu sebagai pelindung, jika mereka lebih menyukai kekafiran daripada keimanan. Barang siapa di antara kamu yang menjadikan mereka pelindung, maka mereka itulah orang-orang yang zalim
Bengalce
হে ঈমানদারগণ! তোমরা স্বীয় পিতা ও ভাইদের অভিভাবকরূপে গ্রহণ করো না, যদি তারা ঈমান অপেক্ষা কুফরকে ভালবাসে। আর তোমাদের যারা তাদের অভিভাবকরূপে গ্রহণ করে তারা সীমালংঘনকারী।
Ey Allah'a iman eden ve O'nun resulünün getirdiklerine tabi olanlar! Bir olan Allah'a imana karşılık olarak küfrü tercih ederlerse, babalarınızı, soy kardeşlerinizi ve diğer seçkin akrabalarınızı, Müminlerin sırlarını kendileri ile paylaştığınız ve kendileri ile istişarede bulunduğunuz dostlar edinmeyin. Onlar küfür üzerinde kalmak hususunda ısrar ettikleri halde kim onları dost edinir ve onları sevdiğini izhar ederse, o kimse Yüce Allah'a isyan etmiştir. Ve işlediği günah sebebi ile nefsini helaka götürerek kendisine zulmetmiştir.
23- Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridirler. 24- De ki:“Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler sizin için Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise o halde Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”
23. “Ey iman edenler!” İman esasını yerine getirenleri dost edinmek, onu gerçekleştirmeyenleri de düşman edinmek sureti ile imanın gereğini yerine getirin ve “eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa” küfrü severek ve hoşnutlukla imana tercih ediyorlarsa, insanların size en yakınları olan “babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin.” insanların size en yakınlarının durumu buysa diğerler kafirlerin dost edinilmemesi öncelikle söz konusudur. “İçinizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridirler.” Çünkü bunlar Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini göstermiş ve Allah’ın düşmanlarını dost edinmişlerdir. Dost edinmenin aslı, sevgi duymak ve yardım edip desteklemektir. Buradaki yasağın sebebi şudur: Onları dost edinmek onlara itaat etmeyi Allah’a itaat etmenin önüne, onları sevmeyi de Allah ve Rasûlünü sevmenin önüne geçirmeyi gerektirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, bu yasağı gerektiren sebebi de söz konusu etmektedir ki o da şudur: Allah’ı ve Rasûlünü sevmek, bu sevgiyi her türlü sevginin önüne geçirmeyi ve her şeyi onlara tâbi kabul etmeyi gerektirir. Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
24. “De ki: Eğer babalarınız” ve aynı şekilde anneleriniz “oğullarınız” gerek nesep gerek arkadaşlık bağınız olan “kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz” yani genel olarak bütün akrabalarınız “kazandığınız” elde ettiğiniz ve kazanmak için çalışıp çabaladığınız “mallar” özellikle kazanılan malların söz konusu edilmesi, malı çalışıp çabalamadan ve yorulmadan ele geçiren kimseye nispetle çalışarak kazanan kişinin, malına daha tutkun olması ve onu daha çok sevmesinden dolayıdır “durgunluğa uğramasından” yani karı azalıp eksilmesinden “kortuğunuz ticaret” bu, aynı zamanda para, kap kacak, silah, ticari mallar, tahıllar, ekinler, davarlar vb. gibi çeşitli ticaret malları ile türlü kazanç yollarının tümünü kapsar, “ve” güzelliği, lüks olması, istek ve arzunuza uygunluğu dolayısı ile “hoşunuza giden meskenler” işte bu gibi şeyler “sizin için Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise” böyle bir durumda siz yoldan çıkmış fasıklar ve zalimler olmuşsunuz demektir ki “o halde” geri çevrilmesi mümkün olmayan “Allah’ın emri gelinceye kadar” yani başınıza gelecek olan azabı “bekleyedurun. Allah fasıklar topluluğunu” Allah’a itaat sınırlarının dışına çıkan ve sözü geçen şeylerden herhangi birisini Allah’ı sevmekten öne geçiren kimseleri “hidâyete erdirmez.” Bu âyet-i kerime Allah’ı ve Rasûlünü sevmenin farz olduğuna, onlara duyulan sevginin her şeyden önce gelmesi gerektiğine, sözü geçen şeylerden herhangi birisini Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seven kimsenin çok ağır bir tehdit ve kesin bir gazaba maruz kalacağına dair en büyük delildir. Böyle bir sevginin alameti ise şudur: Bir kimsenin önüne birisi Allah ve Rasûlünün sevdiği ama kendi nefsinin arzu ve isteklerine uymayan bir iş, diğeri ise nefsinin sevip arzuladığı, bununla birlikte Allah ve Rasûlünün sevdiği bir şeyi gerçekleştirmesine kısmen ya da tamamen engel olan bir başka iş çıktığı taktirde eğer o, nefsinin arzuladığı şeyi diğerinden öne geçirip ona öncelik tanırsa işte bu, o kimsenin yerine getirmesi gereken farzı terk eden zalim bir kişi olduğunun delilidir.
Yüce Allah, mü’min kullarına düşmanlarla karşılaştıkları pek çok yerde, savaş ve çarpışmaların kızıştığı bir çok alanda yardımcı olduğunu belirterek onlara olan lütfunu hatırlatmaktadır. Öyle ki O, oldukça sıkıntılı bir hale düştükleri, savaştan kaçışın ve çözülmenin bütün genişliğine rağmen yeryüzünü başlarına dar ettiği Huneyn gününde bile onlara yardım etmişti. Şöyle ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’yi fethettiği sırada, Hevazin kabilesinin kendisi ile savaşmak üzere bir araya toplandıklarını duydu. Bunun üzerine hem Mekke’yi fetheden ashabı ile birlikte hem de Mekke halkından İslâm’a girmiş bulunan ve tulakâ/azatlılar diye adlandırılan kimselerle onların üzerine yürüdü. Müslümanların sayısı on iki bin, müşriklerin sayısı ise dört bin idi. Bu nedenle bazı müslümanlar çokluklarından dolayı böbürlenerek:“Şüphesiz bugün azlıktan dolayı yenilgiye uğramayız” dediler. Ancak Hevazinlilerle karşılaştıkları vakit Hevazinliler hep birden müslümanlara saldırınca müslümanlar bozguna uğradılar ve kimse kimseye dönüp bakmaz oldu. Allah Rasûlü ile birlikte ancak yüz kişi kadar sebat gösterdi ve bunlar müşriklerle çarpışmaya koyuldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de katırını müşriklere doğru koşturarak:“Ben peygamberim hiç şüphesiz; ben Abdulmuttalib’in oğlu (torunu)yum” diyordu.[20] Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müslümanların bu durumu görünce Abbas b. Abdulmuttalib’e Ensar’ ve diğer Müslümanlara seslenmesini emretti. Abbas yüksek sesli birisi idi. Şöyle seslendi:“Ey Semura ashabı (ağaç altında bey’atta bulunanlar)! Ey Bakara suresinin sahipleri!” Müslümanlar onun bu seslenişini işitince aynı anda hep birden geri döndüler ve müşriklerle göğüs göğüse çarpışmaya başladılar. Yüce Allah da müşrikleri müthiş bir bozguna uğrattı. Müslümanlar da müşriklerin karargahlarını ele geçirdiler, kadınlarını esir, mallarını ganimet aldılar.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyetlerin Mekke fethinden önce yakınlarından ve mallarından kopmamak için hicret etmek istemeyenler hakkında veya müslümanlardan dokuz kişinin dinden dönüp Mekke’ye sığınmaları üzerine onlarla dostluk yapılmamasını bildirmek üzere indiği yönünde rivayetler vardır (Zemahşerî, II, 144-145; Râzî, XVI, 18). Fakat bunlar, ancak âyetlerin Mekke fethinden önce indiğinin kabul edilmesi halinde tutarlı olabilmektedir. Oysa bunların ardından gelen âyetler Huneyn Savaşı’ndan söz etmektedir ve bu savaş Mekke fethinden sonra olmuştur. Derveze şöyle bir yorumun âyetlerin içeriğine daha uygun düşeceğini belirtir: Mekke’nin fethinden sonra bazı müslümanlar hâlâ müşrik olan akrabalarıyla sıkı ilişkilerini sürdürüyorlardı. Âyet onları uyarmak için inmiş olmalıdır. Râzî de yukarıdaki rivayetlerin, sûrenin iniş zamanı açısından problemli olduğuna işaret ettikten sonra benzer bir yorum yaparak şöyle der: Bazı müslümanlar, “Bir müminin çok yakın akrabaları arasında inkârcı kimseler bulunabilir. Bunlarla ilişkileri tamamen kesmek mümkün değildir” gibi sözler söylüyorlardı; işte âyet bu tereddüdü ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Yine Derveze, âyetlerin sert üslûbu dikkate alınarak şu ihtimal üzerinde de durulabileceğini kaydeder: Şartlar Resûlullah’ın Medine çevresinde müslüman olmamış kabileler üzerine bazı askerî seriyyeler düzenlemesini gerektirmiş, bunun üzerine onların müslüman olan akrabalarınca itirazda bulunulmuştu; işte âyetler bunu eleştirmek üzere inmiş olabilir. Her ne olursa olsun âyetlerin ifadesi mutlak ve hedefi geneldir. Bunlardan çıkan ana fikir, bir mümin için hiçbir dünyevî amacın Allah ve resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha önemli, değerli ve cazip olamayacağıdır. Ayrıca bu âyetler müslüman varlığını güçlendirme ve müminler arasındaki dayanışmayı arttırma hedefinin diğer bütün insanî ilişki ve düşüncelerden önce geldiğini hatırlatmaktadır (XII, 95-97; müminlerin başka din mensuplarıyla ilişkileri ve inkârcıları dost edinmeleri konusunda bk. Âl-i İmrân 3/28).
23. âyet Mücâdele sûresinin 22. âyeti ile karşılaştırıldığında, orada “Allah ve resulüne savaş açanlardan” söz edilirken burada “inkârcılığı imana tercih edenler”i dost edinmenin yasaklandığı görülür. Bu farklılık, İslâm tebliğinin geldiği aşama ve müslümanların ulaştıkları gücün seviyesi ile izah edilebilir. Fakat bu âyetler üzerinde, Mücâdele sûresinin 22. âyetinin yanı sıra, anne-baba ve yakınlara ilgi ve sevgi gösterip onlara yardım etmeyi buyuran âyetlerle birlikte düşünüldüğünde, buradan mümin olmayan yakınlarla her türlü ilişkiyi kesme mânasının çıkarılması mümkün değildir. Gerek bu âyette gerekse başka âyetlerde, inkârcı da olsalar İslâm’a ve müslümanlara zarar vermeyen, onlara sevgi ve saygıyla muamele eden insanlara, hele bu nitelikteki yakınlara iyi ve âdil davranmayı engelleyen bir anlam bulunmamaktadır (Derveze, XII, 95-97).
İnsanın sahip olduğu en yüksek duygulardan biri olan sevginin dereceleri, Gazzâlî tarafından şöyle sıralanmıştır: 1. İnsan öncelikle kendisini, kendi varlığına katkıda bulunan şeyleri sever. 2. Sevginin ikinci derecesi, kendisine iyilik ve ikramda bulunanları sevmektir. 3. Sevginin en yüksek mertebesi, herhangi bir yararlanma düşüncesine ve kişisel isteklere bağlı olmaksızın, sırf sevilendeki iyilik, güzellik ve yetkinlik gibi olumlu ve üstün nitelikler dolayısıyla sevmektir. İnsanda sevgi, maddî olanı sevmekle başlar, mânevî olanı sevmekle kemale ulaşır; kendini ve kendine ait olanları sevmekle başlar, kendisinin dışındakileri, doğadaki güzellikleri ve nihayet bütün bu güzelliklerin yaratıcısı olan Allah’ı sevmekle kemale ulaşır. İslâm düşüncesinde hakiki sevgi Allah sevgisidir. Çünkü bütün iyilikler ve güzellikler O’ndan gelir. “Yaratılanı yaratandan ötürü sevme” düşüncesine yükselebilen ve sevgiyi bu şekilde kavrayan insan, herkesi ve her şeyi sever: İyileri olduğu gibi, kötüleri de kötülükten kurtulmalarını isteyerek sever (geniş bilgi için bk. İhyâ, IV, 296 vd.). İşte 24. âyette Allah sevgisinden üstün tutulmaması istenen sevgiyle ilgili ifadeyi bu açıdan değerlendirmek ve Kur’an’ın kişiyi dünyadaki sevdiklerinden uzaklaştırmayı değil, bu sevginin daha yüce mertebedeki sevgiye eriştirmeye vesile olmasını hedeflediğine dikkat etmek gerekir. Bir başka anlatımla, insanın yakınlarını, kazanmayı ve kazancın sağladığı nimetlerden yararlanmayı sevmesi zaten onun doğasında bulunan bir gerçektir; Kur’an-ı Kerîm ise bu gerçeğe atıfta bulunarak, kişinin anılan sevgiden vazgeçmeksizin onu daha yücelere tırmanmanın vasıtası olarak görmesini istemektedir. Bu da ancak kişinin kendisini belirli bir kontrol altında tutmasıyla mümkündür ki, bu kontrolün ölçütü, hiçbir sevginin Allah sevgisinden ve O’nun değerli saydıklarından daha üstün görülmemesidir. Bu anlayışa erişebilen insan bir yandan dünyevî istek ve bağların esiri olmaktan kurtulup gerçek özgürlüğe kavuşur, diğer yandan da bütün sevgilerini anlamlı hale getirmiş olur.
Ey Allah'a iman eden ve O'nun resulünün getirdiklerine tabi olanlar! Bir olan Allah'a imana karşılık olarak küfrü tercih ederlerse, babalarınızı, soy kardeşlerinizi ve diğer seçkin akrabalarınızı, Müminlerin sırlarını kendileri ile paylaştığınız ve kendileri ile istişarede bulunduğunuz dostlar edinmeyin. Onlar küfür üzerinde kalmak hususunda ısrar ettikleri halde kim onları dost edinir ve onları sevdiğini izhar ederse, o kimse Yüce Allah'a isyan etmiştir. Ve işlediği günah sebebi ile nefsini helaka götürerek kendisine zulmetmiştir.