Onlar, o cennetlerde, dünyada yapmakta oldukları salih amellerinin karşılığı olarak sonu gelmeyecek şekilde devamlı olarak kalacaklardır. Şüphesiz emirlerini yerine getirip yasakladıklarından sakınan ve dini Allah Teâlâ'ya halis kılan kimselerin Yüce Allah katındaki mükâfatları çok büyüktür.
19- Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez. 20- İman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. 21- Rableri, onları katından bir rahmet, hoşnutluk ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır. 22- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.
19. Bazı müslümanlar yahut bazı müslümanlarla bazı müşrikler, Mescid-i Haram’ın binasının yapılması, orada namaz kılınıp ibadet edilmesi suretiyle imar edilmesi ile hacılara su vermenin, Allah’a imana ve Allah yolunda cihada nispetle üstünlüğü hususunda anlaşmazlığa düşünce Yüce Allah, bu ikisi arasında fark bulunduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur:“Siz hacılara su vermeyi” Zemzem suyu içirmeyi -zira bu ifade (سقاية) mutlak olarak kullanıldığı zaman hacılara Zemzem suyu vermeyi ifade eder- ”ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir.” Çünkü cihad ve Allah’a iman etmek, hacılara Zemzem suyu içirmekten ve Mescid-i Haram’ı imar etmekten kat kat daha üstündür. Zira iman, dinin temelidir. Ameller onunla kabul olunur ve güzel hasletler onunla gelişir. Allah yolunda cihad ise bu dinin zirvesini teşkil eder. Onun vasıtası ile İslâm dini muhafaza edilir ve yayılır, hak zafere ulaşır ve batıl yenik düşürülür. Mescid-i Haram’ı imar etmek ile hacılara su vermek ise -her ne kadar salih amel olsalar dahi- bunların kabul edilmesi, iman şartına bağlıdır. Bu işlerdeki menfaatler hiçbir zaman iman ve cihadın özellik ve menfaatlerini taşımaz. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez.” Yani Yüce Allah, zalim olan, hayır namına herhangi bir şey kabul etmeye elverişli olmayan, aksine kendilerine şerden başka bir şey yaraşmayan kimseleri doğru yola iletmez. Daha sonra Yüce Allah üstünlük sebebini açıkça ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “İman eden, hicret eden, Allah yolunda” cihad ve gazileri donatmak için “malları”nı harcayan “ve canları ile” fiilen savaşa çıkarak “cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” Yani umduklarını elde edenler, korktuklarından kurtulabilenler ancak onların niteliklerini taşıyan ve onların ahlâkı ile ahlâklanan kimselerdir.
21. “Rableri, onları katından” bir lütuf, kerem, iyilik, ihtimam, sevgi olmak üzere “bir rahmet” ki onun sayesinden onlardan kötülükleri uzaklaştırır ve onları her türlü hayra ulaştırır “hoşnutluk” ki o, cennet nimetlerinin en büyüğü ve en üstünüdür. Allah cennetliklerden razı olur ve bir daha ebediyyen onlara gazap etmez “ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için” canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, nitelik ve miktarını Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği her türlü “bitmez tükenmez nimetler vardır.” Ki bunlardan biri şöyledir: Yüce Allah kendi yolunda cihad edenler için yüz derece hazırlamıştır ki her iki derece arası gök ile yer arası kadar uzaktır ve eğer bütün insanlar bu derecelerden sadece birisinde toplanacak olurlarsa orası, onların hepsini içine alır.
22. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan başka bir yere gitmezler ve yerlerinin değiştirilmesini de istemezler. “Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.” Bu mükâfatın büyüklüğü, Allah’ın lütfuna kıyasla garipsenmez. Zira dilediği şeyi “Ol!” deyip var eden yüce Zat’a nispetle bu lütuf ve ihsanının büyüklüğü ve güzelliği şaşılacak bir şey değildir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyetlerde, sağlam bir inanç üzerine temellendirilmemiş dinî davranışların Allah katında bir değere sahip olmadığı açıklanmaktadır. Bunun iyi anlaşılması için somut bir örneğe yer verilmiş, o günkü muhatap kitlenin yakından bildiği ve dine hizmet konusunda sembol haline gelmiş olan Kâbe ile ilgili bazı görevlere değinilmiştir.
Âyetlerin iniş sebebiyle ilgili değişik rivayetler bulunmakla beraber, bunların içerdiği bazı bilgilerle âyetlerin nüzûl zamanı arasında uyumsuzluklar bulunmaktadır. Bu rivayetlerdeki bilgilerden hareketle âyetlerin, müslümanlar arasında çıkan bir tartışmada, hacılara su verme hizmetini üstlenen ve Mescid-i Harâm’ın onarım ve bakımı ile meşgul olan müşriklerin müminler gibi sevap alıp alamayacaklarının konuşulması ve durumun Resûlullah’a sorulması üzerine indiği söylenebilir (Taberî, X, 94-97; İbn Atıyye, III, 16-17; Şevkânî, II, 392-394). Bununla birlikte, âyetlerin ifadesi mutlaktır ve hedefi geneldir; içeriği de, birçok âyette değişik vesilelerle ve farklı üslûplarla ortaya konan iman-amel arasında güçlü bir ilişki bulunduğu fikriyle ve davranışlarda sırf Allah’ın hoşnutluğunu gözetmenin önemli olduğu ilkesiyle örtüşmektedir. Bütün bu anlatımların ortak noktası şudur: Aklî ölçülere ve geleneklere göre ne kadar yararlı ve önemli sayılırsa sayılsın, bir işin Allah katında değer kazanmasının ön koşulu, Allah’a ortak koşmamak ve O’nun hoşnutluğunu kazanma iradesine sahip olmaktır.
Câhiliye döneminde Kâbe’nin bakımı ve hacılara yardımcı olmak için oluşmuş hizmet birimleri ve bu hizmetlerin yürütülmesine ilişkin gelenekler vardı. Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay zamanında (İslâm’dan yaklaşık 150 yıl önce) Kureyş’e geçen bu hizmetlerin sorumluluğunu üstlenmek onurlu bir görev sayıldığı gibi bir yandan da ekonomik faydalar sağlıyordu. 19. âyette iki önemli hizmete (sikāye ve imâre) değinilmiş olmakla beraber burada sadece bu iki işin değil, genel olarak Mescid-i Harâm’a ve hacılara verilen hizmetlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Sikāye, hacılara içecek su temin etme görevini, imâre ise Kâbe’nin bakım ve onarılması görevini ifade etmektedir. Bu ikinci görevin süreklilik taşıyan yönü sidâne ve hicâbe şeklinde anılır; Kâbe’nin perdedarlığı, Kâbe anahtarının muhafaza edilmesi demektir. Âyette bu iki görevin (sikāye ve imâre) zikri ile yetinilmesinin sebebi, Resûlullah’ın Mekke’nin fethinden sonra Câhiliye âdetlerinin kaldırıldığını ve sadece sikāye ile sidânenin bırakıldığını bildirmiş olmasıyla izah edilebilir. Âyetlerin iniş sebebini gösteren rivayetlerde –müşrik olduğu halde yaptığı hizmetten ötürü Allah katında sevap kazanıp kazanamayacağı tartışılan kişiler için– söz konusu edilen görevlerin bu iki hizmet olması da muhtemeldir (Derveze, XII, 93-94).
Yukarıda belirtilen konuya hazırlık olmak üzere 17-18. âyetlerde, mescidlerin imar edilmesi konusuna ve kendi inkârcılıklarını görüp bildikleri halde putperestlerin Allah’a ibadet yeri olan mescidleri imar edemeyeceklerine değinilmiştir. 17. âyetin “inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururlarken” şeklinde çevrilen kısmı, “Resûlullah’ın peygamberliğini açıkça inkâr ettikleri, Kâbe’ye putlar dikip onlara tapındıkları ve Kâbe’yi çıplak olarak tavaf ettikleri halde” gibi mânalarla açıklanmıştır (Râzî, XVI, 8). Burada “imar etme” ile mescidlerin maddî anlamdaki imarının yani inşası, onarımı ve bakımının mı yoksa mânevî yönden ayakta tutulması için gerekli işlerin yapılmasının mı kastedildiği üzerinde durulmuştur. Âyet her iki mânaya açık durmakla beraber, mescidlere gereken ilgiyi gösterme, Resûlullah’ın uygulamaları ışığında caminin fonksiyonlarını belirleyip bunları canlı tutma, özellikle Allah’a kulluk ve İslâm kardeşliğinin pekiştirilmesi amacına dönük faaliyetlerle mescidleri ihya etme anlamı daha güçlü bulunmuştur.
Cami inşası faaliyetlerinde nicelik ve nitelik yönlerinden birtakım aşırılıkların bulunduğu bir gerçektir. Fakat bu konu değerlendirilirken basit mukayeseler yapılarak dindar insanların Allah’a kulluk edilen mekânlara ihtimam gösterme duyguları rencide edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, Resûlullah zamanındaki sadelik sadece mescidlere özgü bir özellik değildi. Sosyal ve iktisadî şartların değişmesiyle kişisel yaşantılarında refah düzeyini yükselten, kendi meskenleri ve diğer sosyal faaliyet mekânları için büyük harcamalar yapan müslümanların mâbedlerini eski sadelik ve basitliği içinde korumaları beklenemezdi. Kaldı ki cami ve mescidlerin ibadetin yanı sıra eğitim ve benzeri alanlarla ilgili önemli fonksiyonları da vardı. Öte yandan dikkatten kaçırılmaması gereken bir husus şudur: Estetik düşüncesinin her şeyden önce günlük hayatın en çok ilgili olduğu mekânlara yansıtılmaya çalışılması çok doğaldır ve cami mimarisi müslümanlar için sanatı geliştirme ve sanat ruhunu topluma aşılama açısından çok verimli bir alan oluşturmuştur. Günümüzde bu konunun sağlıklı bir planlamaya kavuşturulamamış ve disipline edilememiş olması ise maalesef bu alandaki faaliyetlerin ehil olmayan ellerde kalmasına, dolayısıyla dine karşı haksız eleştirilerin yöneltilmesine yol açmaktadır.
Onlar, o cennetlerde, dünyada yapmakta oldukları salih amellerinin karşılığı olarak sonu gelmeyecek şekilde devamlı olarak kalacaklardır. Şüphesiz emirlerini yerine getirip yasakladıklarından sakınan ve dini Allah Teâlâ'ya halis kılan kimselerin Yüce Allah katındaki mükâfatları çok büyüktür.