Diyanet İşleri
Yeminlerini bozan, Peygamberi sürgüne göndermeye azmeden bir toplumla savaşmanız gerekmez mi ki, önce onlar başlamışlardır? Onlardan korkar mısınız? Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır
Elmalılı Hamdi Yazır
Yeminlerini bozan, Peygamber'i yurdundan çıkarmaya azmeden ve üstelik ilk önce size saldırmaya başlayanlara karşı savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz her şeyden önce Allah'dan korkmalısınız.
Yaşar Nuri Öztürk
Yeminlerini bozan, resulü yurdundan çıkarmaya gayret eden bir topluluğa karşı savaşmayacak mısınız? Üstelik size saldırıyı ilkin onlar başlattı. Korkuyor musunuz onlardan? Eğer mümin kişilerseniz, kendisinden korkmanıza en layık olan, Allah'tır.
Süleyman Ateşen ayrışan
Andlarını bozan, Elçiyi (Mekke'den) çıkarmağa yeltenen ve ilk önce kendileri siz(inle savaş)a başlamış olan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçekten inanan insanlar iseniz, kendisinden korkmanıza en layık olan Allah'tır.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey iman edenler!- Size olan ahitlerini bozan, Darun Nedve'de peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Mekke'den çıkarılması için toplanan, bunun için çalışan, sizinle savaşmaya ilk önce kendileri başlayan ve Peygamber'in müttefikleri olan Huzaa kabilesine karşı Kureyş'in müttefikleri olan Bekr kabilesine yardım eden müşriklerle niçin savaşmıyorsunuz? Yoksa onlardan korktuğunuz için mi onlarla savaşmıyorsunuz? Gerçekten hakkıyla iman ediyorsanız Allah -Subhanehu ve Teâlâ- kendisinden korkulmaya daha layıktır.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
12- Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa siz de o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler. 13- Yeminlerini bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan, üstelik sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır. 14- Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size zafer versin ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın… 15- Kalplerindeki öfkeyi de gidersin. Allah dilediğine tevbe nasip eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.
12. Yüce Allah, daha önce müşrikler arasından antlaşmalı olanların antlaşmalarına bağlı kalıp dürüst davranmaları halinde müminlerin de onlara karşı dürüst davranıp anlaşmaya bağlı kalmalarını emrettikten sonra burada şöyle buyurmaktadır:“Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar” yeminlerine uymaz, bağlılıklarını sürdürmezler yahut da size karşı savaşanlara yardım eder ya da ahitlerinin gereğini tam anlamı ile yerine getirmeyecek olurlarsa “ve dininize dil uzatırlarsa” onu ayıplar ve onunla alay edecek olurlarsa -bunun kapsamına dine ya da Kur’an’a yönelik bütün eleştiri türleri de girmektedir- “siz de o küfür önderleriyle” Rahman olan Allah’ın dinine dil uzatıp şeytanın dinine yardımcı olan küfür önderleri ve elebaşları ile “savaşın.” Özellikle önderlerin söz konusu edilmesi, işledikleri cinâyetlerin büyüklüğünden ve başkalarının bu hususta onlara tâbi olmalarından dolayıdır. Ayrıca bu, dine dil uzatan ve onu reddetmeye kalkışan kimselerin, küfrün önderlerine dahil olduğuna da delildir. “Çünkü onların yeminleri yoktur” Yani bunların bağlı kalmayı sürdürdükleri ve riâyet ettikleri ahitleri de antlaşmaları da yoktur. Aksine bunlar her zaman için hain, ahdi bozan ve kendilerine hiçbir şekilde güven duyulmayan kimselerdir. “Olur ki” sizin onlarla savaşmanız dolayısı ile dininize dil uzatmaktan “vazgeçerler.” Ve hatta dininize girerler.
13. Daha sonra Yüce Allah, böyleleri ile savaşmayı teşvik etmekte, o düşmanların yaptıkları işleri ve onlarla savaşmayı gerektiren nitelikleri söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirmek üzere şöyle demektedir:“Yeminlerini bozan” kendisine saygı duyulması, ta’zim edilmesi gereken “Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan” onu yurdundan çıkartarak sürmeye yeltenen ve bu hususta bütün imkânlarını ortaya koyan “üstelik” antlaşmalarını bozup size karşı düşmanlarınıza yardım etmek suretiyle “sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız?” Zira Kureyşliler, müslümanlarla antlaşmaları bulunduğu halde Allah Rasûlü ile antlaşması bulunan Huzâa oğullarına karşı kendi antlaşmaları bulunan Bekroğullarına yardım etmişler ve onların yanında yer alarak birlikte savaşmışlardı. Niteki bu konu, sîret kitaplarında genişçe anlatılmıştır. “Yoksa” böyleleri ile savaşmayı terk ederek “onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır.” Çünkü onlarla size savaşma emrini veren, bunu oldukça kesin ve pekiştirici ifadeler ile size buyuran Allah’tır. Sizler gerçek mü’minler iseniz Allah’ın emrine uyun, onlardan korkarak Allah’ın emrini terk etmeye kalkışmayın.
14-15. Daha sonra Yüce Allah, onlarla savaşma emrini yineleyerek savaşın sağlayacağı faydaları da zikretmektedir. Bütün bunlar mü’minlerin onlara karşı savaşmaya teşvik edilmesi ve gayrete getirilmesi içindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle” onları öldürmek sureti ile “onlara azap etsin.” Size onlara karşı zafer nasip ederek “onları rezil etsin.” Çünkü onlar gerçekten rezil olmayı hak eden düşmanlarınızdır. “onlara karşı size zafer versin.” Bu da Yüce Allah’ın bir vaadi ve bir müjdesi olup O, bunu gerçekleştirmiştir. “Ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın. Kalplerindeki öfkeyi de gidersin.” Çünkü müminlerin kalplerinde onlara karşı öyle bir kin ve öfke vardır ki onlarla savaşmak ve onları öldürmek, adeta mü’minlerin kalplerindeki keder ve üzüntüyü gideren bir şifadır. Zira onlar bu düşmanların Allah ve Rasûlüne karşı savaştıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için gayret edip durduklarını görmekteler. İşte onlarla savaşmak ve onları öldürmek, kalplerinizdeki kin ve öfkeyi gideren bir iştir. Bu da Yüce Allah’ın mü’minleri sevdiğini ve onların hallerine ne kadar ihtimam gösterdiğini ortaya koymaktadır. Zira Yüce Allah, onların kalplerinin ferahlamasını ve öfkelerinin gitmesini, şeriatın maksatları arasında zikretmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah” size karşı savaşan bu kimseler arasından “dilediğine” İslâm’ı kalplerinde süslemek, küfür, fasıklık ve isyandan da tiksindirmek suretiyle İslâm’a girmeye muvaffak kılarak “tevbe nasib eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerine koyar. Kimin iman etmeye elverişli olduğunu bilir ve ona hidâyet verir. Kimin de imana elverişli olmadığını bilir, onu da sapıklığı ve azgınlığı içerisinde bırakır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyet grubunda ağırlıklı olarak, İslâm’a ve müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlık duygularını tatmin uğruna hiçbir değer tanımayan müşriklerin tavır ve tutumları tasvir edilmekte ve müminler kendileriyle savaş halinde bulunan bu hasımlara karşı savaşmaya özendirilmektedir. Ancak bu âyetlerde müşrikler hakkında ağır ifadelerin ve sert bir üslûbun yer almış olmasını, sebepsiz yere savaş açmanın ve sırf inançlarından ötürü başkalarına saldırmanın meşrû kılındığı biçiminde yorumlamak mümkün değildir. Bu âyetlerde üzerinde durulan hususlar, putperestlerin inançları ve dinî hayatları değil, insanlık dışı davranışları, müslümanların haklı bir konumda bulundukları ve iman mücadelesinin zaferle sonuçlanmasında kararlı bir tavır ortaya koymanın zorunlu olduğudur.
Birinci âyete açıklık getiren bir üslûpla başlayan 7. âyette, putperestlerle yapılacak bir antlaşmada Allah ve resulünün taraf sayılamayacağı, bu tür bir antlaşmaya ancak –kuralları çerçevesinde– müminlerin taraf olabileceği belirtilmektedir. Sonra, ahidlerini bozmayan ve müslümanlar aleyhine başkalarına destek vermeyenler hakkında antlaşma süresine riayet edilmesi gerektiğini bir ilke ve genel anlayış tarzı olarak bildiren 4. âyete nüzûl sebebi bakımından açıklık getirilmekte, kendileriyle Mescid-i Harâm yanında antlaşma yapılan müşrikler hakkında da bu ilkenin uygulanacağı hatırlatılmaktadır (Elmalılı, IV, 2462).
Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yapılanların kimler olduğu konusunda değişik görüşler bulunmakla beraber (Taberî, X, 81-82), İbn İshak tarafından yapılan şu rivayet tarihî bilgiler ışığında daha güçlü ve isabetli bulunmuştur: Hudeybiye Antlaşması’na dolaylı taraf olanlardan Kinâne’ye mensup Benî Bekir kabilesinin bazı kolları diğerlerinin aksine bu antlaşmaya bağlı kalmışlardı. İşte âyette “Mescid-i Harâm yanında” buyurularak Mekke civarında yapılan Hudeybiye Antlaşması’na ve dolaylı da olsa bu antlaşmaya taraf olup onun hükümlerini bozmayan bu topluluklara işaret edilmektedir (Taberî, X, 82-83). Burada dikkat çeken bir nokta, siyasî ve ahlâkî dayanağı ortadan kalkan ve asıl tarafına karşı fesih bildirimi yapılan bir antlaşmada dahi, buna dolaylı olarak taraf olanların antlaşma hükümlerine aykırı davranmadıkları takdirde onlara verilen sözün tutulması gerektiğidir. Âyette bu kapsamda bulunanların sözlerine sadık kaldıkları sürece onlara verilen söze de sadık kalınacağı belirtilmiştir. Kur’an’ın bu yaklaşımı yüksek bir hukuk prensibini içermektedir ve müslüman hukukçular da bu anlayış doğrultusunda olmak üzere uluslararası ilişkiler çerçevesinde şöyle bir kural geliştirmişlerdir: “Şüphe-i emân emandır” (Elmalılı, IV, 2463-2464). Bu kural, güvence verildiği ihtimali varsa, güvence verilmiş gibi davranılması gerektiğini ifade etmektedir. Âyette bu antlaşmaya dolaylı biçimde taraf olanların kastedildiği yorumu benimsendiği takdirde, hicrî 6. yılda imzalanan Hudeybiye Antlaşması’nın on yıllık bir süre için yapıldığı dikkate alınarak kendilerine daha yedi yıl süre verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır. Bu durumda 4. âyetin tefsirinde İbn Abbas’tan nakledilen görüşün izahında zorluk doğmaktadır. Zira orada, âyetteki bildirimden itibaren kalan en uzun antlaşma süresi dokuz ay olarak gösterilmiştir.
8-10. âyetlerde müminler, karşılarındaki müşriklerin nitelikleri konusunda uyarılmakta, basit çıkarlar uğruna Allah’ın âyetlerini bile sattıkları ve emanete hıyanet ettikleri hatırlatılarak, onların daraldıkları zaman söyledikleri sözlere ve mecbur kaldıkları veya kendi çıkarlarına gördükleri zaman yaptıkları antlaşmalara fazla güvenmemeleri istenmektedir.
Müminlerin, diğer âyetlerdeki ifadelerin ve üslûbun etkisiyle artık müşriklere bütün kapıların kapatılmış olduğu ve onların ebedî düşmanlar olarak görülmesi gerektiği kanaatine kapılmamaları için 11. âyette özel bir hatırlatma yapıldığı anlaşılmaktadır. Zira bütün bu olumsuz özelliklerine rağmen müşriklerin insafa gelip yaptıklarından pişmanlık duymaları ve İslâmiyet’in temel gereklerini yerine getirmeye başlamaları halinde müslümanların din kardeşleri sayılacakları bildirilmektedir.
“Küfrün elebaşıları” diye tercüme edilen 12. âyetteki ifade ile, inkârcılıkta en önde olmaları sebebiyle genel olarak müşrikler kastedilmiş olabileceği gibi, müslümanlara düşmanlık ve eziyet etmede önderlik eden müşrikler de kastedilmiş olabilir; Kur’an’ın genel üslûbu her ikisinin birlikte anlaşılmasına da elverişlidir (Derveze, XII, 86-87).
Müminleri yeminlerini bozanlara karşı savaşmaya teşvik eden 13. âyetin kimlerle ilgili olduğuna dair rivayetleri başlıca iki grupta toplamak mümkündür. Bazı rivayetlere göre burada Hudeybiye Antlaşması’nı bozan Kureyşliler kastedilmektedir. Başka rivayetlere göre ise burada kastedilenler, antlaşmalarını çiğnemelerinden ötürü sûrenin başında kendilerine fesih bildirimi yapılarak dört ay süre verilenlerdir. Bu kümedeki âyetlerin, Mekke fethinden sonra indiği bilinen önceki âyetlerin devamı izlenimi verdiği ve Kureyş’in tamamı veya büyük çoğunluğunun Mekke fethinden sonra müslüman olduğu dikkate alındığında, bu âyette Kureyşliler’den söz edildiği rivayetini izah etmek zorlaşmaktadır. Burada Kureyşliler’den başka toplulukların kastedildiğinin düşünülmesi halinde de başka bir soru gündeme gelmektedir: Âyette bu kimselerin Resûlullah’ı yurdundan çıkardıklarına değinildiğine göre bunlar Kureyşliler’den başkaları olabilir mi? Bu durumda şöyle bir yorum yapmak uygun olabilir: Kureyş’in müttefiki ve dolaylı olarak Hudeybiye Antlaşması’nın tarafı olan Benî Bekir kabilesinin bazı kolları –yukarıda belirtildiği üzere– antlaşma hükümlerine bağlı kalmışlar, bazı kolları ise Kureyş’in tahriki ile antlaşmayı çiğnemişlerdi. İşte burada Mekke’nin fethinden sonra da ihanet ve ahde muhalefetleri devam eden ve sûrenin başındaki bildirime muhatap olan toplulukların kastedilmiş olması muhtemeldir. Bunlar Hz. Peygamber’i yurdundan çıkaran Kureyşliler’le aynı safta yer aldıkları ve antlaşmayı önce kendileri bozdukları için âyette böyle tasvir edilmiş olmalıdırlar. Bu yorumun bir devamı olarak, 14. âyette müminlerin zaferiyle sevineceği bildirilenlerin Huzâa kabilesi mensupları olduğu söylenebilir. Zira Hudeybiye Antlaşması’na Resûlullah’ın müttefiki sıfatıyla dolaylı olarak onlar da taraf olmuşlardı ve Kureyş Huzâa’ya hasım olan Benî Bekir’e destek veriyordu (Derveze, XII, 88-89).
Bu âyetlerin başında savaşa girme sebebi hakkında yapılan açıklamalarla birlikte 12, 14 ve 15. âyetlerdeki ifadeler göz önüne alınmalı ve savaşla neyin amaçlandığına da dikkat edilmelidir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre savaştan maksat, gözünü kan bürümüş insanların yaptığı gibi sırf karşı tarafa zarar vermek, yakıp yıkmak ve işkence etmek değildir. Aksine 12. âyetin sonunda hep bir ümidi koruyarak savaşılması istenmiş ve savaştan ne beklendiği zarif bir üslûpla ifade edilmiştir. Buna göre amaç, sözüne riayet etmeyen düşmanın caydırılması olacak ve bu yaptırım karşısında düşmanın mütecaviz davranışlardan vazgeçeceği ümidi korunarak yol alınacaktır. Bu mâna ile bağlantılı olarak 14. âyette cezayı ve rezil rüsvâ edilmeyi hak eden düşmanın gerçekte Allah tarafından cezalandırıldığına, müminlerin bunu kendileri için bir enâniyet konusu yapmamaları ve kendilerini ilâhî buyruğu yerine getiren bir vasıta olarak görmeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bir başka anlatımla, müminler kendilerini kişisel arzu ve çıkarlarının akışına bırakmamaya ve daima davranışlarının meşruiyet temelleri üzerinde düşünmeye davet edilmektedir. Yine 14 ve 15. âyetlerde zafer bahşedenin, gönüllere ferahlık verenin, kalplerdeki kin ve öfkeyi giderenin ve dilediklerinin tövbesini kabul edenin hep Allah olduğu hatırlatılmakta, dolayısıyla müminlerin hareket tarzlarını bu inancı koruyarak düzenlemeleri istenmektedir.
İlâhî bir sınava tâbi tutulmak üzere yaratılan insan için, Allah tarafından yapılan çağrıya uyarak haksızlıklara karşı savaşmak ve bunu da yine dinin çizdiği sınırlar içinde yapabilmek bu sınavın önemli bir parçasıdır. İşte 16. âyette, müminlerin insanî ölçüler içinde büyük bir özveri olarak nitelenebilecek böyle bir çabayı, bu imtihan sürecinin tabii bir uzantısı ve bir görev olarak telakki etmeleri, her an böyle bir çağrıya karşılık verebilmek için kendilerini ruhen hazırlamaları gerektiği bildirilmektedir.