Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al, onlara dua et; senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir
Meal ihtilafı: 4% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al, onlara dua et; senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir
Elmalılı Hamdi Yazır
Onların mallarından sadaka al ki, onunla kendilerini temizlersin, tertemiz edersin. Bir de haklarında hayır dua et. Çünkü senin duan kalblerini yatıştırır. Allah işitendir, bilendir.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Bunların mallarından bir sadaka al ki, onunla kendilerini iyice temizleyip arıtasın. Onlar için dua et/onlara destek ol; çünkü senin duan/desteğin onlar için bir sükûnettir. Allah Semî'dir, Alîm'dir.
Süleyman Ateş
Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin, yücelteceğin bir sadaka al ve onlara du'a et; çünkü senin du'an, onlara huzur verir. Allah işitendir, bilendir.
Diller arası (7 dil)ıraksama 11.7%
İngilizce
Take, [O, Muhammad], from their wealth a charity by which you purify them and cause them increase, and invoke [Allah 's blessings] upon them. Indeed, your invocations are reassurance for them. And Allah is Hearing and Knowing
Fransızca
Prélève de leurs biens une Sadaqa par laquelle tu les purifies et les bénis, et prie pour eux. Ta prière est une quiétude pour eux. Et Allah est Audient et Omniscient
İspanyolca
[¡Oh, Mujámmad!] Toma una parte de sus bienes materiales [como zakat] para expurgarles [con ello sus pecados] y purificarlos [de la avaricia], y ruega por ellos, que tus súplicas les transmiten paz. Dios todo lo oye, todo lo sabe
Rusça
Бери из их имущества пожертвования, чтобы ими очистить и возвысить их. Молись за них, ибо твои молитвы - успокоение для них. Воистину, Аллах - Слышащий, Знающий
Endonezce
(Ambillah zakat dari harta mereka, guna membersihkan376) dan menyucikan377) mereka, dan berdoalah untuk mereka. Sesungguhnya doamu itu (menumbuhkan) ketenteraman jiwa bagi mereka. Allah Maha Mendengar, Maha Mengetahui
Bengalce
তাদের মালামাল থেকে যাকাত গ্রহণ কর যাতে তুমি সেগুলোকে পবিত্র করতে এবং সেগুলোকে বরকতময় করতে পার এর মাধ্যমে। আর তুমি তাদের জন্য দোয়া কর, নিঃসন্দেহে তোমার দোয়া তাদের জন্য সান্ত্বনা স্বরূপ। বস্তুতঃ আল্লাহ সবকিছুই শোনেন, জানেন।
-Ey Peygamber!- Onların (Müslümanların) mallarından bir kısmını zekât olarak al, onları günahların ve isyanların kirinden temizlesin ve onların iyiliklerini çoğaltsın. Ve onların mallarından zekât aldıktan sonra onlar için dua et. Senin, onlar için dua etmen rahmet ve sükûnettir. Allah senin duanı hakkıyla işiten ve onların amellerini ve niyetlerini hakkıyla bilendir.
102- Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler. Bunlar, salih amellere kötü ameller karıştırmışlardır. Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah, Ğafurdur, Rahimdir. 103- Mallarından sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın. Onlara dua da et, çünkü senin duan şüphesiz onlara huzur verir. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.
102. Medine’de ve Medine’nin çevresinde bulunanlar arasında hatta diğer İslâm beldelerinde olanlardan “diğer bir kısım da günahlarını itiraf ettiler.” Günahlarını kabul ederek onlara pişman oldular, bu günahlardan tevbe etmeye ve onların kirlerinden arınmaya koştular. “Bunlar, salih amellere kötü ameller karıştırmışlardır.” Bir amel, ancak kul, tevhidin ve imanın küfür ve şirkten kurtaran asgari derecesine sahip olduğu takdirde salih olur. Zira böyle bir iman ve tevhid, her türlü salih amel için şarttır. İşte bunlar da salih amelleri kötü amellere karıştırmışlardır. Bazı haramları işlemek ve bazı farzları yerine getirmekte kusurlu davranmak gibi. Bununla birlikte onlar, günahlarını itiraf etmekte ve Yüce Allah’ın günahlarını bağışlamasını ummaktadırlar. İşte böyleleri “olur ki Allah, onların tevbelerini kabul eder.” Allah’ın kulunun tevbesini kabul etmesi ise iki şekilde olur: Ona tevbe etme muvaffakiyetini ihsan etmesi ve fiilen tevbe etmelerinden sonra da bu tevbelerini kabul etmesi. “Şüphesiz Allah, Ğafurdur, Rahimdir.” Yani mağfiret ve rahmet, Yüce Allah'ın, hiçbir mahlukun uzak olmadığı, hatta ulvi ve süfli alemin varlığını devam ettirmesinin kendilerine bağlı olduğu iki sıfatıdır. Zira Yüce Allah zulümleri sebebi ile insanları cezalandıracak olsa yeryüzünde canlı tek bir varlık bırakmazdı:“Muhakkak ki Allah, göklerle yeri düzenleri bozulmasın diye tutar. Eğer düzenleri bozulacak olsa andolsun ki O’ndan başka hiçbir kimse onları tutamaz. Muhakkak ki O, hilim sahibidir, mağfiret edendir.”(Fâtır, 35/41) Kendi aleyhlerine kötülük işlemede ileri giderek ömürlerini kötülükler işlemekle berbat eden kimseleri, -ölümlerinden çok az bir süre önce dahi olsa- tevbe edip Allah’a yöneldikleri takdirde affedip bağışlaması da Allah’ın mağfiretinin bir tecellisidir. Bu âyet-i kerime hem iyilikler hem de kötülükler işleyen, kötülüklerini itiraf eden, samimi bir tevbe yapmamış olmakla birlikte bunlardan pişman olan bir kimsenin korku ile ümit arasında olduğuna, bununla birlikte kurtuluş ihtimalinin daha yüksek olduğuna delildir. Hem iyilikler hem de kötülükler işlemekle birlikte günahını itiraf etmeyen ve yaptıklarına pişman olmayan, aksine günahlar üzerinde ısrar edip duran kimsenin durumu ise çok endişe vericidir, onun azaba uğraması büyük bir ihtimaldir.
103. Yüce Allah Rasûlüne ve onun ardından onun konumunda olacak (yönetici) kimselere, mü’minleri arındırıp tertemiz edecek, imanlarını kemale erdirecek bir hususu şöylece emretmektedir:“Mallarından sadaka” farz olan zekâtı “al ki bununla kendilerini” günahlardan ve kötü ahlaktan “temizleyip arındırmış” Mallarını artırmış, güzel huylarını, salih amellerini, dünyevî ve uhrevî mükâfaatlarını da çoğaltmış “olasın.” “Onlara dua da et.” Yani genel olarak bütün mü’minlere, özel olarak da mallarının zekâtını verenlere dua et. “Çünkü senin duan şüphesiz onlara” kalplerine “huzur” ve sevinç “verir.”“Allah hakkıyla işitendir” senin duanı da işitir ve kabul eder; “bilendir.” kullarının hallerini ve niyetlerini bilir. Amelde bulunan herkese ilmine ve niyetine göre karşılık verir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Yüce Allah’ın bu emrine uyarak müminlere zekât vermelerini emreder ve zekât toplamak için görevlilerini gönderirdi. Zekât görevlisi zekâtı getirip de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu teslim aldı mı zekât sahibine dua eder, malına bereket ihsan etmesini Allah'tan niyaz ederdi. Bu âyet-i kerimede bütün mallarda zekâtın farz olduğuna delil vardır. Şayet bu mallar, ticaret içinse zekatın farz olma nedeni açıktır. Çünkü ticaret malı artıp çoğalır ve onunla daha çok mal kazanılır. O nedenle tüccarın, Yüce Allah’ın ticaret mallarında farz kılmış olduğu zekâtı eda etmek sureti ile fakirleri gözetmesi, adaletin bir gereğidir. Ticaret malları dışındaki mallara gelince gelir getirmesi ve üreyip çoğalması amacı güdülen tahıl, zirai mahsul ve hayvanlara da zekât düşer. Bu amacı taşımayalara ise zekât düşmez. Çünkü bu tür mallar (ticaret dışında maişet vb. için) edinilirse o zaman âdeten ticaret yapmak ve maldan gözetilen maksatların gerçekleştirilmesi için sahip olunan mallar seviyesinde olmazlar. Bu gibi malların ticaret amacı olmaksızın elde tutulması, bunların artan mal oluş özelliklerini ortadan kaldırır. Yine bu âyet-i kerimede malının zekâtını vermedikçe kulun, arınıp temizlenmesinin imkânı bulunmadığına ve bu günahın, zekâtı eda etmekten başka keffareti olmadığına delil vardır. Çünkü temizlenip arınma, zekâtın verilmesine bağlıdır. Bu ayet, imamın (İslâm devlet başkanının) yahut onun vekilinin, zekâtını veren kimsenin malına bereket ihsan etmesi için Allah'a dua etmesinin müstehab oldğunu göstermektedir. Bunun da zekâtını veren kimsenin işiteceği ve böylelikle huzur bulacağı bir şekilde açıkça yapılması gerekir. Bu ayetten şu da anlaşılmaktadır: Tatlı sözler söylemek, dua etmek vb. gibi kalbe huzur ve sükûn verecek şeylerle mü’minin sevindirilmesi gerekir. Yine Allah yolunda mal harcayan ve salih bir amel işleyen kimsenin dua, övgü vb. ile teşvik edilmesi gerekir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
İmkânları olduğu halde Tebük Seferi’ne katılmayan ve bunun pişmanlığını yaşayan kişiler, mallarını getirip Resûlullah’a takdim etmişler, kendilerini arındırmak üzere bunları almasını ve sadaka olarak dağıtmasını, bir de bağışlanmaları için dua etmesini istemişlerdi. Hz. Peygamber ise kendisine böyle bir şey emredilmediğini ve onların mallarından alamayacağını söyledi. Âyet bunun üzerine indi (Taberî, XI, 16-18). Âyeti bu rivayeti esas alarak yorumlayan âlimlerin bir kısmı buradaki sadaka ile, günahlara kefâret olmak üzere alınan gönüllü bağışların kastedildiği kanaatindedir. Aynı rivayetin ışığında yorum yapan bazı âlimlere göre –yaptıklarından nedamet duyan bu kişiler– zaten zekât ile yükümlüydüler; âyet Resûlullah’tan onların daha önce vermekten kaçındıkları zekâtı kabul etmesini istemiş oldu. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise âyet yeni bir sözün başlangıcıdır ve burada farz olan zekâtın alınması konusuna temas edilmektedir (Râzî, XVI, 177).
Kur’an daha Mekke döneminin ilk yıllarında Allah’ın birliği (tevhid) inancı ile sosyoekonomik dengenin kurulması ve korunması arasında çok sıkı bir bağ bulunduğunu müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirmiş, malî yükümlülükleri belirli kurallara bağlamadan önce toplumun bu yönde bilinçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Bu arada Mekke döneminde inen sekiz âyette zekât kelimesi de kullanılmıştır; fakat bu âyetlerde geçen zekât kelimesiyle, Medine’de farz kılınan nisabı, nisbeti belirli, harcama yerleri gösterilmiş zekâtın kastedilmediği açıktır. Bu dönemde de zekât dinî bir yükümlülük olmakla birlikte, bu görev mutlak nitelikteydi, müslümanlar bunun miktarını durum ve şartlara göre belirliyorlardı. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicreti sırasında ilk dinlenme yeri olan Kuba’da okuduğu hutbeden itibaren, malî yükümlülükler konusu âyetlerde ve hadislerde daha yoğun bir biçimde işlenmeye başlamış, bu dönemde yirmi iki âyette daha zekât kelimesi mârife (belirli isim) olarak kullanılmıştır. Bu arada Mekke döneminde olmayan ve zekât ile eş anlamlı kullanıldığı genellikle kabul edilen sadaka kelimesi on iki ayrı Medenî âyette yer almıştır. Zekâtla ilgili âyetler ve tarihî bilgiler ışığında nisabı ve miktarları belirli zekâtın –kesin olmamakla beraber– hicretin 2. yılında ramazan orucundan hemen sonra farz kılındığı anlaşılmaktadır. 9. yılda bu âyetle farz kılındığını ileri süren âlimlerin bu görüşünü ise, zekâtın devlet tarafından düzenli bir şekilde toplanıp dağıtılmaya bu tarihte başlanmış olduğu şeklinde açıklamak mümkündür.
Sözlükte “artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket” gibi anlamlara gelen zekât, terim olarak, “Allah’ın Kur’an’da belirttiği yerlere harcanmak üzere farz kıldığı, dinen zengin sayılan kişilerin mallarından alınan belirli pay”ı ifade eder. Ayrıca, bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denir. Malî bir ibadet olan zekâtın Kur’an’da ve hadislerde hemen her zaman, bedenî bir ibadet olan namazla birlikte zikredilmesi bu iki dinî görev arasındaki güçlü bağı gösterir. Her şeyden önce bir ibadet olan zekâtın, birçok insanî ve ahlâkî hedefleri ve iktisadî gayeleri vardır. Dolayısıyla Allah’ın buyruğuna uyarak O’nun hoşnutluğunu kazanma amacıyla zekâtın yerine getirilmesi, kulun dünya ve âhiret mutluluğuna vesile olduğu gibi topluma da birçok fayda sağlar.
Zekâtın harcama yerleri Kur’an’da tek tek sayılmış olmakla beraber (Tevbe 9/60), zekât yükümlüleri, zekâta tâbi mallar, zekât yükümlülüğünün alt sınırı (nisab), ödenecek miktar, ödeme zamanı ve şekli gibi konular daha çok Hz. Peygamber’in söz ve uygulamaları ile açıklığa kavuşturulmuştur. Bununla birlikte âyet ve hadislerin yorumlanmasındaki farklılıklar sebebiyle bazı meselelerde fıkıh doktrinleri arasında görüş ayrılıkları bulunmaktadır (geniş bilgi için bk. Yûsuf el-Kardâvî, Fıkhü’z-zekât, I-II; Mehmet Erkal, “Zekât”, İFAV Ans., IV, 519-574).
Âyetin “arındırmak ve temize çıkarmak üzere” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmında geçen arındırma ve temize çıkarma fiillerinin öznesinin Hz. Peygamber olduğu kanaati hâkimdir. Birinci fiilin sadakanın sıfatı olduğu görüşü esas alındığında ise âyete, “Onların mallarından, kendilerini temize çıkarmak üzere onları arındıracak sadaka al!” şeklinde mâna vermek gerekir. Bu fiillerden ilkinin masdarı olan tathîr, “günahların onların üzerinde bıraktığı kötü etkileri gidermek”, ikincisinin masdarı olan tezkiye ise “iyice temizlemek, bereketini arttırmak” mânasına gelir. Öte yandan “senin duan” diye tercüme edilen “salâteke” tamlaması, (Hz. Peygamber’e hitaben) “senin onlar için duada bulunman, günahlarının bağışlanmasını istemen” anlamıyla, “onlara huzur verir” diye tercüme edilen “sekenün lehüm” ifadesi de “Onlar için rahmettir, tövbelerinin kabul edildiği inancını sağlar ve gönüllerini huzura kavuşturur, onları şereflendirir” şeklinde açıklanmıştır (İbn Atıyye, III, 78; Zemahşerî, II, 170-171; Şevkânî, II, 454-455).
-Ey Peygamber!- Onların (Müslümanların) mallarından bir kısmını zekât olarak al, onları günahların ve isyanların kirinden temizlesin ve onların iyiliklerini çoğaltsın. Ve onların mallarından zekât aldıktan sonra onlar için dua et. Senin, onlar için dua etmen rahmet ve sükûnettir. Allah senin duanı hakkıyla işiten ve onların amellerini ve niyetlerini hakkıyla bilendir.