Diyanet İşlerien ayrışan
Müslüman olmağa çağırılmışken gelmeyip Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zalim olan milleti doğru yola eriştirmez
Elmalılı Hamdi Yazır
İslâm'a davet olunduğu halde Allah üzerine yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.
Yaşar Nuri Öztürk
İslam'a/Allah'a teslim olmaya çağrılıp durduğu halde, yalanlar düzerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah, zulme bulaşmış kişiler topluluğunu doğruya ve güzele iletmez.
Süleyman Ateş
İslama çağırıldığı halde, Allah'ın üstüne yalan atandan daha zalim kim olabilir? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah'ı birlemeye dayanan tevhit dini olan İslam’a çağrıldığı halde Allah'a ortaklar koşup onlara ibadet ederek Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah, şirk ve masiyetler ile kendilerine zulmeden zalimler topluluğunu kendilerini dosdoğru yol üzere kılacak olan doğru yola erdirmez.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
6- Hani Meryem oğlu İsa da şöyle demişti:“Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben Allah’ın rasulüyüm. Benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek olup adı Ahmed olan bir peygamberi de müjdelemek üzere size gönderildim.” Fakat o (Ahmed), onlara apaçık delillerle gelince onlar:“Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 7- İslâm’a davet edildiği halde Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalim toplumu hidâyete erdirmez. 8- Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Halbuki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacaktır. 9- Peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur ve O, müşrikler hoşlanmasa bile dinini bütün dinlere üstün kılacaktır.
6. Yüce Allah, Meryem oğlu İsa aleyhisselam’ın kendilerini davet ettiği ilk dönem İsrailoğullarının inatlarını haber vermekte ve İsa’nın kendilerine şöyle seslendiğini bildirmektedir:“Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben Allah’ın rasulüyüm.” Allah beni sizleri hayra davet edeyim, kötülükten vazgeçmenizi emredeyim diye gönderdi. Beni pek açık delillerle ve mucizelerle destekledi. Benim doğruluğumun delillerinden birisi de “benden önceki Tevrat’ı” tasdik etmemdir. Ben Mûsâ’nın getirmiş olduğu Tevrat’ı ve semavî hükümleri getirdim. Eğer ben peygamberliği yalan yere iddia eden birisi olsaydım, benden önceki peygamberlerin getirdiklerinden başkasını getirirdim. Ben aynı şekilde benden önceki Tevrat’ın gerçek çıkan haberiyim. Tevrat benim geleceğimi haber vermiş ve müjdelemişti. Benim gelişim de onun tasdikidir. “Ve benden sonra gelecek olup adı Ahmed olan bir peygamberi de müjdelemek üzere size gönderildim.” O, Haşimî oğullarına mensup Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. İsa aleyhisselam da diğer peygamberler gibi kendisinden önceki peygamberi tasdik edip sonra gelecek peygamberi müjdelemişti. Yalancılar ise böyle değildir. Onlar peygamberlere muhalefet ederler. Ahlâklarında, sıfatlarında, emir ve yasaklarında onlarla son derece çelişirler. “Fakat o” İsa’nın müjdelediği Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, “apaçık” kendisinin Ahmed ve Allah’ın gerçek peygamberi olduğuna delil teşkil eden “delillerle gelince onlar” Hakka karşı inad edip onu yalanlayarak: “Bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Bu, çok şaşılacak bir şeydir. Peygamberliği açıkça ortaya çıkan ve günün ortasındaki güneşten daha parlak bir hal alan bir peygamber, apaçık bir sihirbaz olarak değerlendirildi. Acaba ilâhi yardımdan mahrum kalışın bundan daha ilerisi düşünülebilir mi? Acaba böyle bir iftiradan daha ileri bir iftira olabilir mi? Zira bu iftira ile peygamber olduğu açıkça ortaya çıkan hususlar reddediliyor, herkesten daha çok uzak olduğu vasıflar ona nisbet ediliyor!
7. “İslâm’a davet edildiği” apaçık delil ve belgelerini de gördüğü “halde Allah’a karşı” bu konuda yahut başka iddialarla “yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” Oysa böylelerinin ileri sürecek bir mazeretleri de yoktur, herhangi bir delilleri de kalmamıştır. Çünkü davet gerçekleşmiştir. "Allah zalim toplumu.” Zulümlerini sürdürmekte olan, verilen öğütlerle zulümden vazgeçmeyen, onca açıklama ve belgeye rağmen bundan geri durmayan zalimleri “hidâyete erdirmez.” Özellikle de hakkı reddetmek ve bâtıla destek olmak için hakka karşı durmaya devam eden bu zalimleri... Bundan dolayı Yüce Allah onlar haklarında şöyle buyurmaktadır:
8. “Onlar, ağızlarıyla” gerçekle ilgisi bulunmayan, aksine basiret sahibi kimselerin onların izlemekte oldukları bâtılı daha iyi tanımalarını sağlayan, o hakkı reddetmeye çalıştıkları bozuk ve tutarsız sözleriyle “Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Halbuki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacaktır.” Allah dinini zafere kavuşturmayı, peygamberi ile gönderdiği hakkı tamamlamayı ve her yerde nurunu galip getirmeyi taahhüt etmiştir. Velev ki kâfirler hoşlanmasalar ve hoşlanmadıkları için de Allah’ın nurunu söndürmek için her türlü yola başvursalar dahi. Ne olursa olsun onlar yenileceklerdir. Onların misali güneşin ışığını söndürmek için güneşe doğru üfleyen kimsenin haline benzer. Ne maksatlarını elde edebilirler, ne de akıllarının tenkide uğramasından ve gülünç duruma düşmekten kurtulabilirler.
9. Daha sonra Yüce Allah, İslâm dininin maddi ve manevi yükseliş ve zaferinin sebebini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Peygamberini hidâyet ve hak din ile” yani faydalı bilgi ve salih amel ile “gönderen O’dur.” Bu din, Allah’a ulaştırır, O’nun lütuf ve ihsan yurduna götürür, en güzel amellere, en güzel ahlâka ilettiği gibi dünya ve âhiretin maslahatına olan şeyleri de gösterir ve onlara iletir. “Hak din”, âlemlerin Rabbi olan Allah’a kendisiyle itaat ve ibadet edilen dindir. Bu din haktır, doğrudur. Onda hiçbir eksiklik yoktur. Ona herhangi bir tutarsızlık erişemez. Bilakis onun emirleri ruhlara ve kalplere bir gıda, bedenlere de rahat kaynağıdır. Onun yasaklarını terk etmek de kötülükten ve fesattan esenliğe kavuşmak demektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderilen hidâyet ve hak din, onun doğruluğunun en büyük delili ve belgesidir. Bu belge dünya durdukça dimdik ayakta olacaktır. Aklı başında olan kimsenin tefekkürü arttıkça bundan dolayı daha çok sevinir ve basireti de daha bir artar. “O, müşrikler hoşlanmasa bile dinini bütün dinlere üstün kılacaktır.” Diğer dinlere delil ve belge ile üstün getirecektir. O dinin gereklerini yerine getirenleri de kılıç ve silahla galip getirecektir. Dinin bu (üstün olma) vasfı her zaman için geçerlidir, ondan hiç ayrılmaz. Her kim onu yenik düşürmeye kalkışır ve onun hakkında tartışırsa, mutlaka kendisi yenik düşer, bu din ise üstün ve galip gelir. Bu dinin bağlılarına gelince onlar, onun gereklerini yerine getirdikleri, nuru ile aydınlandıkları, din ve dünya işlerinde onun hidâyeti ile doğru yolu buldukları takdirde onlara da kimse karşı duramaz. Mutlaka onlar, diğer din mensuplarına üstün gelirler. Ama bu dini zayi edip sadece ona mensup olmakla yetinecek olurlarsa, bunun kendilerine hiçbir faydası olmaz. Aksine düşmanlarının kendilerine musallat kılınmasına sebep olur. Müslümanların ilk ve sonraki dönemlerini ve onların hallerini inceleyen kimseler de bu gerçeği iyi bilirler.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
İsrâiloğulları’nın tutarsız söz ve davranışları ve beraberlik ruhunu yitirmeleriyle ilgili hatırlatmalar yapılarak, 2-4. âyetlerdeki uyarılar canlı örneklerle pekiştirilmektedir. 5. âyette Mûsâ’nın kavmi tarafından kendisine karşı sergilenen vefasız tutuma gönderme yapılmaktadır. Birçok sûrede ve özellikle Bakara sûresinin 40 ve devamındaki âyetlerde İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ öncesi durumları ve onun önderliğinde yaşadıkları uzun serüven, sözlerinden caymaları, nimete hıyanet ve nankörlükle karşılık vermeleri geniş biçimde açıklanmıştır. Bu âyetteki eleştiri ve uyarının anlamını kavramak açısından, Allah’a verdikleri bağlılık sözüne rağmen, kendilerini Allah’ın yardımıyla Firavun’un zulmünden ve büyük bir zilletten kurtaran peygamberlerine bile şu şekilde küstahça bir ifade kullanabilmiş olmalarını hatırlamak yararlı olacaktır: “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!” (Mâide 5/24). Kendilerine peygamber gönderilen diğer toplumlarda öncelikli ve temel sorun peygamberin bu görevinin kabullenilmeyip yalancılıkla itham edilmesi olduğu halde, Hz. Mûsâ’nın kavmiyle yaşadığı asıl sorun bu toplumun inatçılığı, vefasızlığı ve had bilmezliği idi (Kitâb-ı Mukaddes’te de onlar hakkında “sert enseli kavim” tabiri kullanılır, bk. Çıkış, 32/9; Tesniye 9/6). Âyetteki “size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde” ifadesi de muhtemelen Hz. Mûsâ’nın kendi kavminden peygamber olduğu hususunda bir yalancılık ithamıyla karşılaşmadığını göstermektedir (ayrıca bk. Hac 22/44).
6. âyette ise İsrâiloğulları’nın Hz. Îsâ tarafından kendilerine bırakılan ilâhî emanete sahip çıkmayıp sözlerinden caymalarına gönderme yapılmaktadır. Hz. Îsâ bir yandan kendisinden önceki Tevrat’ın Allah katından geldiğini belirtirken bir yandan da vahiy zincirinin kendisiyle son bulmadığını ve kendisinden sonra bir elçinin geleceğini müjdelemişti. Daha önce Tevrat’ta da bu yönde bilgi bulunmaktaydı. Bu sebeple İsrâiloğulları bu peygamberin gelmesini hararetle bekler oldular ve geldiğinde ona en büyük destekçinin kendileri olacağını söyleyip durdular. Fakat Medine’deki yahudiler, bu peygamber kendi içlerinden çıkmayınca –buradaki menfaatleri gereği Resûlullah’la antlaşma yapmış olmalarına rağmen– türlü iftira ve bahanelerle ona karşı çıktılar (bk. Haşr 59/2-5, 14). Her ne kadar Bedir zaferinden sonra tavır değiştirip Tevrat’ta özellikleri belirtilen âhir zaman peygamberinin Hz. Muhammed olduğuna kanaat getirdiklerini açıkça ifade etmeye başladılarsa da Mekke putperestlerine karşı verilen Uhud Savaşı’nın başarısızlıkla sona ermesini takiben hem bu beyanlarından döndüler hem de müşrikler ve münafıklarla iş birliği içine girip Resûlullah’la yaptıkları antlaşmaları ihlâl ettiler (eski kutsal kitaplarda Hz. Muhammed’in peygamberliğini müjdeleyen bilgiler İslâm kaynaklarında “beşâiru’n-nübüvve” veya kısaca “beşâir” diye anılır; geniş bilgi için bk. Bakara 2/146; A‘râf 7/157; Hz. Îsâ ve yaptığı tebliğ görevi hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/45).
Âyette belirtildiği üzere Hz. Îsâ kendisinden sonra gelecek elçinin adının Ahmed olduğunu haber vermişti. Bazı hadislerdeki ifadeye göre de Hz. Muhammed’in diğer bir adı Ahmed’dir; fakat Muhammed ismiyle aynı kökten gelen Ahmed kelimesinin onun sıfatı olduğu görüşü de vardır. Her iki ihtimale göre bu kelime, “çok hamdeden” veya “çok övülen, yüksek ahlâk sahibi” mânalarına gelmektedir ve Muhammed kelimesiyle yakın anlamdadır. İbn Âşûr Resûl-i Ekrem’in peygamberliğinden önce veya sonra bu adla çağrıldığının bilinmediği noktasından hareketle âyetin “Ahmed isimli elçi” şeklinde çevrilen kısmının doğru anlaşılabilmesi için buradaki “isim” kelimesi üzerinde de durulması gerektiğini belirtir. Ona göre Arap dilinde bu kelimenin kullanıldığı şu üç anlamı da bu âyetin tefsirinde dikkate almak uygun olur: a) Müsemmâ (bir adın ifade ettiği gerçek mâna, içerik), b) İyi şöhret, c) Özel ad. Şu halde bu ifadeyle Hz. Îsâ, hem Resûl-i Ekrem’in risâlet görevinin kendisininkinden daha üstün olduğunu hem onun kendi döneminde ve sonraki dönemlerde hep hayırla anılacak bir şahsiyet olduğunu hem de onun özel adının (Muhammed) bu mânaya geldiğini belirtmiş bulunuyordu. Öte yandan İbn Âşûr –bazı erken dönem hikmet ve tasavvuf eserlerine de dayanarak– bu ifadenin hikmet ehlinin ve –dinî hükümlerin bildirilmesi dışında kalan konularda– peygamberlerin kullandığı sembolik anlatım üslûbu taşıdığını, böylece Ehl-i kitap’tan ilim sahiplerinin uyulması istenen peygamberi iyi ayırt edebilmelerinin hedeflendiğini yazmaktadır (XXVIII, 182-185).
Bazı erken dönem İslâm âlimleri ve zamanımız araştırmacıları Yuhanna İncili’nde geçen –Hz. Îsâ’nın geleceğe yönelik müjde ifadesinde kullandığı– “faraklit” (Grekçe pareklêtos) kelimesinin Hz. Îsâ’nın konuştuğu dil olan Ârâmîce’deki karşılığını araştırmışlar ve bu kelimenin Ahmed kelimesiyle anlamca örtüştüğü sonucuna ulaşmışlardır (geniş bilgi için bk. İbn Âşûr, XXVIII, 185-186; Mehmet Aydın, “Faraklit”, DİA, XII, 165-166). Öte yandan, Latince’ye paracletus şeklinde geçen ve kilise dilinde “teselli etmek” anlamına gelen bu kelimenin “yanına çağırmak” mânası içeren bir fiilden gelmesi ile 7. âyette yer alan “yalnız Allah’a teslim olmaya çağırılıp dururken” meâlindeki ifadede Hz. Peygamber’in temel görevinin “çağırma” anlamına gelen bir fiille ifade edilmiş olması da dikkatimizi çekmiştir (İslâm terimi hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/19).
Yine 6. âyette altı çizilen hususlardan biri Hz. Îsâ’nın “peygamber” olma özelliğidir. O, “Size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim” ifadesiyle kendisinin ancak Allah’ın elçisi olduğunu bildirmişti. İsrâiloğulları’nın bir kısmı –14. âyette belirtildiği üzere– Îsâ’nın bu sıfatını kabul etmek istemediler, onun bildirdiklerini inkâr ettiler. Îsâ’ya inananlar onun öğretilerini yaymaya çalışmakla beraber kısa bir süre sonra onun bağlıları olduklarını iddia eden hıristiyanlar kendisine tanrılık yakıştırmak sûretiyle gerçekte Hz. Îsâ’nın bildirimlerini temelinden sarsmış ve ona dolaylı olarak karşı çıkmış oldular. Âyette Hz. Îsâ’nın hitabının İsrâiloğulları’na yönelik olması, o esnadaki muhataplarının onlar olması sebebiyledir. Daha sonraki dönemler açısından bu hitabın öncelikle onun bağlıları konumunda olan hıristiyanları ilgilendirdiği açıktır. Kur’an’ın hıristiyan teolojisini reddetmesinin hareket noktası da Îsâ’nın mahiyeti ve görevi konusudur.
Elmalılı’nın 8-9. âyetlerle ilgili –bizim de önemli bulduğumuz– açıklamalarını şöyle özetlemek mümkündür: Yüce Allah, hak dini bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye gönderdiğini Kur’an’ın değişik yerlerinde bildirdiği gibi Nasr sûresinde de bu vaadini pekiştirmiştir. Bunun böyle defalarca ifade ve vaad edilmesi, bu üstünlüğün de bir kere değil birçok kere gerçekleşeceğini gösterir. Böyle olması için de bu dinin yükselme ve gerileme zamanları olacak; beşeriyetin geçireceği inkılâplar ve değişmeler arasında bütün düşüşlerin seyri fısk, zulüm, küfür, şirk yüzünden gazap ve helâke doğru gideceği gibi bütün gelişmelerin seyri de tevhid inancı ile hak dinin tecellileri olan ebedî hayatın esenliği ve mutluluğu amacına doğru yükselme biçiminde olacaktır. Gelip geçici heves ve arzuların ardında koşanların, günahkârların, haksızların, dinsizlerin başına kıyamet koparken, hak ehli olanlar Cenâb-ı Hakk’ın himayesinde arşın gölgesi altında büyük murada ereceklerdir. Tarih gözden geçirilecek olursa görülür ki İslâm’ın bu âyetlerde vaad olunan üstünlüğü her şeyden önce Resûlullah zamanında, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslâmiyet’i beğendim” anlamındaki âyetin (Mâide 5/3) nâzil olduğu sırada bütün Arabistan’da başlamış ve Abbâsî halifeliğinin çöküşüne kadar da doğudan batıya çok geniş bir alana yayılmıştı. Araya bir gerileme dönemi girdikten sonra çok geçmeden Türkler’in öne çıkışı ve İstanbul’un fethi ile ikinci yükseliş başlamış, bu da bir taraftan Kafkas dağlarından Atlas Okyanusu’na, bir taraftan da Lehistan’dan Habeşistan’a kadar zirvesine ulaşmıştı. Zamanımızın geçirmekte olduğu inkılâp bunalımlarının neticesinde kim bilir dünya ne gibi değişmeler, gelişmeler görecektir; neler yıkılıp neler yapılacaktır. Her ne olursa olsun mevcut çağın fikrî ve fennî ilerlemeleriyle, gerek İslâm âlemindeki toplumların gerekse diğer muhtelif milletlerin kamu vicdanlarında meydana gelecek uyanışların gelecekte, dünyayı alt üst etmekte bulunan haksızlıkların giderilmesiyle genel yaşantıda hakkın daha yüksek bir tecellisine erme gayesini hedefleme şeklindeki değişmeyi beraberinde getireceğine, bu ise tevhid fikri ile hak dinin inkişafına bağlı bulunduğundan İslâm’ın yeni bir yükselme ve inkişaf kaydedeceğine inanmak gerekir. Şu halde, fâni hayatın icabı olarak her şeyin günden güne daha kötüye gideceğine, bir zaman gelip emanet düşüncesinin kalkacağına, dinin zaafa uğrayacağına ve İslâm’ın yalnız adının kalacağına değinen ve gerileme devirlerini haber veren hadis ve sahâbe sözlerinden ötürü ümitsizliğe düşülmemeli; Allah Teâlâ’nın geceyi gündüze ve gündüzü geceye kattığını, “iyi sonun Allah’a karşı gelmekten sakınanların olacağı”nı (Hûd 11/49; Kasas 28/83) bilerek, Allah’ın bu kesin vaadlerine inanarak ve âhiretle ilgili ümidini daima koruyarak çalışılmalıdır (VII, 4937-4940; ayrıca bk. Tevbe 9/32-33; Fetih 48/28). Bu âyetlerde, müminlere de dinlerini ve uygarlıklarını yüceltip insanlığın tevhid ve adalet çizgisinde gelişmesine öncülük edecek konuma gelmeleri hususunda kaçınılmaz görevler düştüğüne işaretler bulunduğu da unutulmamalıdır.