Diyanet İşlerien ayrışan
Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi
Elmalılı Hamdi Yazır
Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler.
Yaşar Nuri Öztürk
İşte böyle! Onlardan önce herhangi bir resul geldiğinde, mutlaka şöyle dediler: "Ya büyücüdür ya deli."
Süleyman Ateş
İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka: "Büyücü veya cinlenmiş" dediler.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Mekke ehlinin yalanladığı gibi geçmiş ümmetler de yalanlamıştı. Kendilerine bir peygamber geldiğinde: "O, büyücüdür ya da mecnundur." dediler.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
52- Aynı bu şekilde onlardan öncekiler de kendilerine gelen her bir peygambere mutlaka sihirbaz yahut deli demişlerdir. 53- Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır; bilakis onlar, azmış birer kavim idiler.
52. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i; Allah’a ortak koşup da kendisini yalanlayan, onun hakkında oldukça çirkin sözler söyleyen -ki o, bunlardan münezzehtir- müşriklerin yalanlamalarına karşı teselli etmektedir. Onların söylediği bu sözler, peygamberleri yalanlayan günahkârların öteden beri sürdüregeldikleri bir âdettir. Allah ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka kavimleri, onları sihirbazlık veya delilik ile itham etmiştir. İşte Yüce Allah, öncekiler ve sonrakiler tarafından söylenen bu sözlerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
53. “Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler?” Acaba bunlar, birinin diğerine tavsiye ettiği, birinin diğerine telkin ettiği sözler midir? Öyleyse bunların bu sözleri ittifakla söylemeleri garip karşılanmamalıdır. Yoksa “onlar azmış birer kavim idiler.” de ondan mı? Küfür ve azgınlık bakımından kalpleri ve davranışları benzerlik gösterdiğinden ötürü, azgınlıklarından kaynaklanan sözleri de birbirine benzemektedir. İşte vakıada olan da budur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bilmeyenler: Allah bizimle konuşmalı yahut bize bir mucize gelmeli değil miydi? dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı böyle söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzemiş!”(el-Bakara, 2/118) Mü’minler de böyledir. Onların kalpleri de hakka itaat etmek, O’nu istemek, hak uğrunda çalışıp didinmek bakımından birbirine benzediğinden dolayı peygamberlere iman etmek, onları tazim etmek, onlara gereken saygıyı göstermek, onlara yakışan şekilde hitap etmekte ellerini çabuk tutmak konularında da birbirlerine benzemişlerdir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Resûlullah’ın, çevresinden gördüğü kötü muameleyi ve inkârcıların onun hakkında kendisiyle asla bağdaşmayan sıfatlar uydurmalarını yadırgamayıp üzülmemesi için geçmiş toplumların tutumlarından örnek verilmektedir. 54-55. âyetlere göre Resûlullah’ın gerçekleri anlatmak uğruna ortaya koyduğu bunca çabaya rağmen direnişlerini sürdürenlere karşı yapması gereken şey, onlara aldırış etmeden doğru yolda yürümesi ve öğütten yararlanma yeteneğini yitirmemiş olanlara öğüt vermeyi sürdürmesidir. Vahiy alan ve mûcizelerle donatılan peygambere karşı bile böyle davranıldığına, buna rağmen ondan âyette belirtilen yolu izlemesi istendiğine göre, dini tebliğ görevi yapan müminlerin de benzer olumsuzluklarla karşılaştıklarında aynı yöntemi izlemeleri gerektiği anlaşılmaktadır.
Râzî, peygamberler tarihinden örnekler vererek 52. âyette bütün peygamberlerin değil “resul” sıfatını taşıyanların kastedildiğini, ayrıca burada kapsamlı bir ifade kullanılmış olmasından bu ithamların herkes tarafından yapıldığı mânasının çıkmayacağını belirtir (XXVIII, 229-230; “nebî” ile “resul” arasındaki fark için bk. Bakara 2/61; A‘râf 7/157). Bu ve benzeri yerlerde “mecnun” kelimesini –yaygın anlamıyla– “akıl hastası, deli” şeklinde açıklamak mümkün olduğu gibi, o günkü inanışlar ışığında “cinlenmiş, cinin hâkimiyetine girmiş” şeklinde yorumlamak da mümkündür (bk. Toshihiko Izutsu, Kur’ân’da Allah ve İnsan, s. 158-165; ayrıca bk. A‘râf 7/184; Hicr 15/6). 53. âyette, müşriklerin Resûlullah’a karşı tutumları ile önceki toplumların kendi peygamberlerine karşı tutumları arasındaki benzerliğin sebebi olarak hatıra gelebilecek bir düşünceye, yani bunun bir hars, öncekilerden tevârüs edilmiş bir kültür olması ihtimaline değinildikten sonra “hayır!” veya “daha doğrusu...” buyurularak –muhtemelen, öncekilerle güçlü bir kültür etkileşimi içinde olmadıkları için– buna imkân bulunmadığına işaret edilmekte; hemen ardından da asıl sebebin öncekilerle bunların “azgınlık, taşkınlık etme” şeklinde özetlenebilecek ortak bir özellik taşımaları olduğu belirtilmektedir. Onları bu taşkınlığa ve mütecaviz davranmaya yönelten temel âmil de ön yargıyla hareket edip inkârda taassup göstermeleridir. Taberî âyetin ilk cümlesini “Bu, nesilden nesile aktarılan bir telakki mi?” şeklinde anlarken, müfessirlerin çoğu bunu hayretle karışık bir istihzâ ifadesi olarak kabul edip aynı zaman diliminde yaşamadıkları için böyle bir etkileşimin imkânsız olduğu açıklamasını yaparlar. Biz de bu anlayışa uygun olarak âyeti, “Sanki nesiller boyu birbirlerine hep bunu tavsiye etmişler! Daha doğrusu onlar azgın bir topluluk!” şeklinde çevirdik (bk. Taberî, XXVII, 9-10; Zemahşerî, IV, 32; İbn Atıyye, V, 182; Râzî, XXVIII, 230).
54. âyette yer alan “Artık onlarla ilgilenme” anlamındaki buyruğun, bazı insanlara karşı tebliğ görevinin terkedilmesinin istendiği şeklinde yorumlanması doğru olmaz. Zira bu buyruk, âyetin devamında belirtildiği üzere Resûl-i Ekrem’in, herkesin hidayete ermesi için gösterdiği canhıraş çabaya rağmen bu sonuca ulaşamamaktan ötürü duyduğu üzüntüyle ilgilidir ve kendisinin bu sonuçtan sorumlu olmadığını bildirme amacı taşımaktadır. Nitekim müteakip âyette Hz. Peygamber’den (alanlar için) öğüt vermeye devam etmesi istenmiş, başka âyetlerde de her şart altında tebliğ görevinin yerine getirilmesi için azim ve sebat göstermenin önemi üzerinde durulmuştur. Şu var ki aydınlanmaktan rahatsızlık duyup bağnaz bir tutum sergileyenlerden ilginin kesilmesi bir noktadan sonra kaçınılmaz olacağı için, “Artık onlarla ilgilenme; bundan ötürü kınanacak değilsin” buyurularak Hz. Peygamber’e teselli verilmektedir. 55. âyette “öğüdün inananlara fayda vereceği”nin belirtilmesini ise şöyle anlamak uygun olur: Öğüt, iman sahiplerinin imanlarının güçlenmesine ve daha güzel davranmalarına; imana yatkınlığı olanların yani gözlerini, kulaklarını, gönüllerini hakikat çağrısına kapatmayanların da iman etmelerine ve bunun devamında mümine yaraşır davranışlar içine girmelerine vesile olur. İkinci grubu belirtmek üzere Zemahşerî, “Allah’ın imana gireceklerini bildiklerine” ifadesini kullanır (IV, 32).