TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Birbirlerinin yaptıkları kötülüklere engel olmuyorlardı. Bilakis kendilerinden olan asiler işlemiş oldukları günahları ve münkerleri açıktan işliyorlardı. Çünkü onları bu kötülükten nehyeden yoktu. Münkeri nehyetmeyi terk etmeleri ne kadar da kötü bir iştir.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
77- De ki:“Ey ehl-i kitap! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan önce sapıklığa düşmüş, birçok kimseyi saptırmış ve sonra da doğru yoldan sapmış bir toplumun hevalarına da uymayın.” 78- İsrailoğullarından kâfir olanlar, hem Dâvûd’un hem de Meryem oğlu İsa’nın dili ile lanetlendiler. Bu, onların isyan etmeleri ve haddi aşmalarından dolayı idi. 79- Onlar işledikleri herhangi bir münkerden birbirlerini vazgeçirmezlerdi. Yapmakta oldukları şey gerçekten ne kötüydü! 80- Onlardan birçok kimsenin kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için hazırladığı şey ne kadar da kötüdür: Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azapta ebedi kalacaklardır. 81- Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat birçoğu fasık kimselerdir.
77. Yüce Allah peygamberine şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın.” Yani hakkı aşarak, hakkı geride bırakarak batıla yönelmeyin. Haddi aşmalarının bir örneği, Mesih hakkında söyledikleri nakledilen sözlerle bazı ileri gelen kimseler hakkında aşırıya kaçarak söyledikleri sözlerdir. Onlar bunu yaparken “bundan önce sapıklığa düşmüş... bir toplumun hevalarına” uymaktadırlar. Bunlar, insanları izlemekte oldukları bâtıl dine davet ederek “birçok kimseyi saptırmış ve sonra da doğru yoldan sapmış” kimselerdir. Onlar doğru yoldan saparak hem kendileri sapmış, hem de başkalarını saptırmışlardır. Allah’ın kendilerinden ve helâke götüren hevaları ile saptırıcı görüşlerine uymaktan sakındırdığı sapıklığın önderleri, işte bunlardır.
78. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İsrailoğullarından kâfir olanlar hem Dâvûd’un hem de Meryem oğlu İsa’nın dili ile” İsrailoğullarına karşı delilin ortaya konulmuş olduğuna, onların ise bu delillere karşı inatla durduklarına dair şahitlik ve ikrarları ile “lanetlendiler.” Allah’ın rahmetinden kovulup uzaklaştırıldılar. “Bu” küfür ve lanete uğrama, “onların isyan etmeleri ve haddi aşmalarından dolayı idi.” Allah’a isyan edip Allah’ın kullarına zulmetmeleri, onların küfre ve Allah’ın rahmetinden uzak düşmelerine sebep olmuştur. Hiç şüphesiz günahların ve zulmün bir takım cezaları vardır.
79. Başlarına ibret verici cezaların gelmesine ve türlü türlü cezalara uğratılmalarına sebep olan günahlarından bir diğeri de şudur:“Onlar işledikleri herhangi bir münkerden birbirlerini vazgeçirmezlerdi.” Yani onlar, münkeri (kötülüğü) işler ama biri diğerini o münkerden alıkoymaz, vazgeçirmezdi. Böylelikle kötülüğü fiilen işleyen kimse ile alıkoyma imkânına sahip olduğu halde susan kişi, o kötülüğü işlemekte ortak oluyordu. Bu, onların Allah’ın emrini önemsemediklerine ve Allah’a karşı gelip asi olmanın hafif bir iş olduğunu kabul ettiklerine delildir. Eğer onlar Rab’lerini gereği gibi tazim eden kimseler olsalardı, O’nun haramlarının işlenmesinden gayrete gelir ve Allah’ı gazaplandıran iş dolayısı ile kendileri de gazaplanırlardı. Engelleme gücü olmakla birlikte kötülüğe karşı ses çıkarmayıp susmak, ilâhi azabı gerektirir. Çünkü böyle bir tutumun çok büyük kötülükleri vardır: 1. Yalnızca susmak -susan kişi fiilen günah işlemese dahi- bir günahtır. Çünkü günahtan kaçınmak gerektiği gibi, günahın işlenmesine karşı çıkmak ve gereken tepkiyi göstermek de icabeder. 2. Kötülüğe karşı çıkmayış, -önceden de geçtiği gibi- günahların önemsenmediğini ve onlara aldırış edilmediğini gösterir. 3. Diğer taraftan isyankârlar ve fasıklar, eğer bu isyan ve fısklarından alıkonulmayacak olurlarsa daha çok masiyet işleme cesaretini bulurlar. Böylelikle kötülük artar, dinî ve dünyevî musibet alabildiğine büyür ve isyankârlar, güç ve galebe sahibi olurlar. Bundan sonra ise hayır ehli olan kimseler, şer ehli olan kimselere karşı çıkma gücünü kaybederler, zayıf düşerler ve nihâyet bir zamanlar güç yetirebildikleri şeylere artık güç yetiremez olurlar. 4. Kötülüğe karşı çıkmayı terk etmek, ilmin ortadan kalkmasına ve cahilliğin çoğalmasına sebep olur. Çünkü günah tekrarlandıkça ve pek çok kişi tarafından işlenip din ve ilim ehli bunlara karşı tepki göstermedikçe o işin günah olmadığı kanaati meydana gelir. Hatta cahil olan bir kimse, bu masiyeti uygun görülen bir ibadet dahi zannedebilir. Allah’ın haram kıldığı bir şeyin, helâl olduğuna inanmaktan daha büyük bir kötülük olabilir mi? Kişilerin nazarında gerçeklerin ters yüz olması ve batılın hak olarak görülmesinden daha büyük bir şer var mı? 5. İsyankârların masiyetlerine susup ses çıkarmamak sonucunda kimi zaman masiyet insanlara hoş görünebilir ve onlar bu konuda birbirlerine uyabilirler. Çünkü insanoğlu, kendi benzerlerine ve hemcinslerine uyma meyline sahiptir. Kötülüğe karşı gereken tepkiyi göstermemenin buna benzer daha pek çok kötülükleri vardır. Kötülüğe karşı tepki göstermeyip susmanın durumu bu olduğundan dolayı Yüce Allah, İsrailoğullarından kâfir olanları, masiyetleri ve haddi aşmaları sebebi ile lanetlediğini bildirmekte ve bunlar arasından da özellikle bu büyük kötülüğü söz konusu ettiğini görüyoruz. “Yapmakta oldukları şey gerçekten ne kötüydü!”
80. “Onlardan birçok kimsenin kâfirleri” sevgi, dostluk ve yardım ile “dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için hazırladığı şey” O müşterisi bulunmayan mal ve o giriştikleri zararlı alışveriş “ne kötüdür!” Bu ise Allah’ın gazabıdır ki Allah’ın gazabı dolayısı ile herşey gazaba gelir. Nefislerinin hazırladığı diğer bir şey de o büyük azapta ebediyen kalıştır. O halde onlar kendi kendilerine zulmetmiş oldular. Çünkü hiç de güzel olmayan böyle bir yeri bizzat kendi nefisleri, kendileri için hazırlamıştır. Diğer taraftan onlar, nefislerini o ebedi ve kalıcı nimetlerden mahrum bırakmak sureti ile de kendilerine zulmetmiş oldular.
81. “Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı onları dost edinmezlerdi.” Çünkü Allah’a, Peygambere ve ona indirilene iman etmek, kulun hem Rabbini hem de O’nun dostu olanları dost edinmesini, diğer taraftan O’nu inkar eden, O’na düşmanlık edip isyanda ileri gidenleri düşman edinmesini gerektirmektedir. Allah’ı dost ve yardımcı edinip O’na iman etmenin şartı, Allah düşmanlarının dost edinilmemesidir. Bunlar ise bu şartı yerine getirmediklerinden dolayı bu, şartın gerçekleşmesi halinde gerçekleşmesi söz konusu olan hususun onlar hakkında söz konusu olmadığının delilidir. “Fakat birçoğu fasık kimselerdir.” Allah’a ve peygambere itaat ve imanın dışına çıkan kimselerdir. Allah’ın düşmanlarını dost ve yardımcı edinmeleri de onların fasıklıklarının bir parçasıdır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Toplumlarda ahlâkî değerlerin erozyona uğraması ve ahlâkın çökmesi mâşerî vicdanda duyarlılığın azalma eğilimi göstermesi ile yakından ilgilidir. Bu da bireylerin kötülükler karşısında rahatsızlık duymama alışkanlığı kazanmaya başlamasıyla olur. Kısa sürede bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan bu alışkanlık toplumsal refleksleri dumura uğratır. Âyette “İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı” buyurularak, bu hastalığın yayılmasına karşı bütün bireylerin duyarlılık göstermeleri ve karşılıklı ikaz görevinin sistemli bir biçimde sürdürülmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Müslümanların benzeri bir konuma düşmemeleri için birçok âyette ve hadiste “emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münker” (iyiliği özendirme ve kötülükten caydırma) görevinin önemi üzerinde durulmuş ve bu görevin kurumsallaştırılması ideal bir müslüman toplumun övülen nitelikleri arasında anılmıştır (bu konuda bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/104).
“Birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı” diye çevirdiğimiz “lâ yetenâhevne” ifadesindeki fiilin kökünde iki farklı anlam bulunduğu için, bunu “İşledikleri kötülüklere son vermiyorlar, bunlardan vazgeçmiyorlardı” şeklinde de anlamak mümkündür; fakat müfessirlerin çoğunluğu bireylerin karşılıklı uyarı görevini öne çıkaran birinci mânayı daha güçlü bulmuşlardır. Hz. Peygamber’in İsrâiloğulları hakkındaki bazı açıklamaları da çoğunluğun görüşünü desteklemektedir. Meselâ Abdullah b. Mes‘ûd’un rivayetine göre Resûlullah, İsrâiloğulları arasında kötü davranışların yaygınlaşmaya başlamasını şöyle tasvir etmiştir: Bir kimse günah işleyen birine rastladığında ona “Allah’tan kork! Bu işi yapma, sana helâl değildir” der, ertesi gün onu aynı halde görse de onunla birlikte oturabilmek ve yiyip içebilmek için artık ikaz etmezdi. Hepsi böyle yapar hale gelince Allah onların kalplerini de (ahlâk ve duygularını da) birbirine uygun hale getirdi. Rivayete göre Hz. Peygamber bu açıklamayı takiben tefsir etmekte olduğumuz âyeti okumuş sonra şöyle buyurmuştur: “Aman dikkat edin! Allah’a andolsun sizler de ya iyiliği emredip kötülükten sakındırır ve zalime zulmünden vazgeçinceye kadar baskı yaparsınız ya da Allah sizin de kalplerinizi birbirine benzetir, onlara lânet ettiği gibi size de lânet eder” (bu konudaki rivayetler için bk. Taberî, IV, 318-319; Tirmizî, “Tefsîr”, 6 ; Ebû Dâvûd, “Melâhim”, 17; İbn Mâce, “Fiten”, 20).
Peygamber aleyhisselâm Hz. İbrâhim’in savunduğu tevhid inancının kökleşmesi için gönderildiğini bildirmiş, Tevrat ve İncil’in ilâhî kitaplar olduğunu kabul etmiş olmasına rağmen yahudilerden birçoğu Resûlullah’a sıcak ilgi göstermek bir yana ona karşı husumeti körüklemek üzere inkârcılarla dostluklar kurup onlarla iş birliği yapmaya çalışıyorlardı. Burada “inkârcılar” kelimesiyle hem Mekke müşriklerinin hem de Medine’de yaşayan ve iman etmiş gibi görünüp gerçekte inanmamış olan münafıkların kastedilmiş olması muhtemeldir.