Diyanet İşleri
Ettiği zulümden sonra tevbe edip düzelen kimse, bilsin ki Allah onun tevbesini kabul eder. Allah şüphesiz Bağışlayan'dır, merhametli olandır
Elmalılı Hamdi Yazır
Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, halini düzeltirse, şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.
Yaşar Nuri Öztürk
Kim zulmünden sonra tövbe eder, halini düzeltirse kuşkusuz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah çok affedici, çok merhametlidir.
Süleyman Ateşen ayrışan
Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, uslanırsa, şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, acıyandır.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Kim yapmış olduğu hırsızlıktan sonra Allah'a tövbe eder ve salih amel işlerse, şüphesiz Allah o kula kendi katından lütfeder ve tövbesini kabul eder. Şüphesiz yüce Allah, kullarından tövbe edenlerin günahlarını bağışlar. Onlara karşı merhametlidir. Ceza davası yöneticiye ulaştıktan sonra tövbe ederlerse onların üzerinden had cezası düşmez.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
38- Hırsızlık eden erkekle hırsızlık eden kadının ellerini, hem işlediklerine bir karşılık hem de Allah tarafından ibret verici bir ceza olmak üzere kesin. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 39- (Bununla birlikte) her kim zulmettikten sonra tevbe edip (halini) ıslah ederse Allah elbette tevbesini kabul eder. Çünkü Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 40- Bilmez misin ki göklerin ve yerin egemenliği Allah’ındır? O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah her şeye güç yetirendir.
38. Hırsız (السارق); başkasının el sürülmemesi gereken malını, onun rızası olmaksızın gizlice alan kimseye denir. Hırsızlık böyle ağır bir cezayı gerektirdiği için büyük günahlardandır. Söz konusu ağır ceza ise -sahabeden bazılarının kıraatinde de olduğu gibi- sağ elinin kesilmesidir. Mutlak olarak “el” zikredildiği vakit onun sınırı bilekten başlar. Buna göre hırsızlık yapan bir kimsenin eli bilekten kesilir ve damarların tıkanıp kanın durması için zeytinyağında dağlanır. Ancak sünnet, bu âyetin umumi ifadesini bir kaç yönden kayıtlamış bulunmaktadır. Bu kayıtlardan birisi hırz; yani malın muhafaza altında olmasıdır. Hırsızlığın cezayı gerektirmesi için malın, mutlaka muhafaza edilen bir yerden alınması gerekir. Her malın muhafazası da âdeten kendisine uygun olan korunma şeklidir. Koruma altında olmayan bir yerden çalan kimsenin eli kesilmez. Diğer bir kayıt ise çalınan malın nisab miktarını bulması gerekir ki bu da ya çeyrek dinar yahut üç dirhem veya bunlardan herhangi birisine eşit olan bir kıymettir. Bundan daha aşağı değerde bir şey çalacak olursa elin kesilmesi söz konusu değildir. Bu hususlar, “hırsızlık (السرقة)” kelimesinden ve onun anlamından da çıkartılabilir. Çünkü bu kelime, kendisine karşı korunulması mümkün olmayan bir şekilde herhangi bir şeyi almak demektir. Bu da malın koruma altında olması anlamına gelir. Eğer mal koruma altında değilse bu, şer’an bir hırsızlık olmaz. Yine hikmetin bir gereği olarak elin, oldukça basit ve değersiz birşey dolayısı ile kesilmemesi gerekir. Belli bir miktarın tesbiti kaçınılmaz bir şey olduğuna göre şer’î olarak sünnette varid olan mikar, Kitabın umumi hükmünü tahsis edici olmaktadır. Hırsızlıkta elin kesilmesinin hikmeti; bu yolla malların korunması, bu konuda gereken ihtiyati tedbirlerin alınması ve bizzat cinâyeti işleyen organın kesilmesidir. Eğer tekrar aynı fiili işleyecek olursa bu sefer sol ayağı kesilir. Bir daha hırsızlık yaparsa; sol elinin bir daha yaparsa sağ ayağının kesileceği söylendiği gibi ölünceye kadar hapsedileceği de söylenmiştir. Yüce Allah’ın “hem işlediklerine bir karşılık” buyruğu şu demektir: Bu şekildeki el kesme, hırsızın başkalarına ait olan malı çalmasının bir cezasıdır; “hem de Allah tarafından ibret verici bir ceza” yani hırsızlar, hırsızlık yaptıkları vakit ellerinin kesileceğini bilecek olurlarsa bu işten vazgeçerler; böylelikle bu, hem hırsız için hem başkası için ibretlik ve caydırıcı bir ceza olmuş olur. “Allah Azîzdir, Hakimdir” Yani O izzeti ve hikmeti ile hırsızın elinin kesilmesine hükmetmiştir.
39. “(Bununla birlikte) her kim zulmettikten sonra tevbe edip (halini) ıslah ederse Allah elbette tevbesini kabul eder. Çünkü Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Tevbe edip de günahları terk eden, amellerini ve kusurlarını ıslah edip düzelten kimseye mağfiret eder.
40. “Bilmez misin ki göklerin ve yerin egemenliği Allah’ındır?” Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah bunlarda kaderiyle, şeriatıyla, mağfiret ve cezasıyla dilediği şekilde tasarrufta bulunur. Bütün bu tasarrufları hikmetinin, geniş rahmetinin ve mağfiretinin bir gereğidir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Âyet-i kerîmenin zâhirinden anlaşılan şudur: Hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa eli kesilmez. Ancak bunun tesbit edilebilmesi için hırsızın bir süre hapsedilmesi ve göz altında bulundurulması gerekir. Fakat bu konu İslâm hukukçuları arasında ihtilâflıdır. Hanefîler hırsızın çaldığı malı yakalanmadan önce iade edip tövbe etmesinin haddi düşüreceği görüşündedirler. Hanbelî, Zâhirî ve bazı Şâfiîler’e göre de hırsızın yakalanıp mahkemeye sevkedilmeden önce tövbe etmesi belli şartlarda cezayı düşürür. Bazı hukukçulara göre ise hırsız dava hâkime götürülmeden önce bile tövbe etse had cezası düşmez. Çünkü had suçun cezasıdır; tövbe ise yasak işi yapmanın günahından Allah’a sığınmadır. Tövbe suçun cezasını kaldırmaz (İbn Âşûr, VI, 193; Ateş, II, 524).
İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre hırsızın yakalanıp hâkim huzuruna çıkarıldıktan sonra tövbe etmesi –samimi olup olmadığı bilinmediği için– had cezasının uygulanmasını önlemez. Nitekim Hz. Peygamber Mahzûm kabilesinden hırsızlık eden bir kadının elinin kesilmesine hükmetmiştir. Halbuki o da yaptığına pişman olmuştu (Buhârî, “Enbiyâ”, 54, “Hudûd”, 11; Müslim, “Hudûd”, 9; hırsızlık suçu ve cezası hakkında bilgi için bk. Ali Bardakoğlu, “Hırsızlık”, DİA, XVII, 384-396).
İslâm’ın temel amacı insanları cezalandırmak değil, aksine onları huzur içerisinde ve mutlu bir şekilde yaşatmaktır. Bu sebeple İslâm hırsızlık suçunun işlenmesini önlemek için caydırıcı cezaî müeyyidelerin yanında dinî, ahlâkî, sosyal ve iktisadî tedbirleri de almıştır. Bu cümleden olarak Kur’an’da fakirlere, yoksullara, darda kalanlara, ihtiyaç içinde kıvrananlara devlet bütçesinden hisse ayırılması istenmiş (bilgi için bk. Tevbe 9/60), “(Zenginlerin) mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır” (Zâriyât 51/19) buyurularak zenginlerin fakirlere yardım etmeleri emredilmiştir. Öte yandan, haram olan şeylerden zaruret hallerinde yenilip içilebileceğine dair ruhsat verilmiştir (bk. Bakara 2/173). İslâm’ın, bu ve benzeri sosyal yardımlaşma konularındaki emirleri uygulandığı takdirde insanları hırsızlığa sevkeden sebepler büyük ölçüde ortadan kalkar.
Öte yandan, bu konuda göz ardı edilmemesi gereken bir husus aslî hüküm ve müeyyide ayırımıdır. Müeyyideler (yaptırımlar) hukuk sisteminin gayeleri değil, amaçlanan hükümlerin korunup desteklenmesini sağlayan düzenlemelerdir. Eşya hukuku alanında Kur’an’ın temel buyruklarından biri, mülkiyet hakkına saygı gösterilmesi ve sahibinin rızâsı olmadan bir malın ister zorla ister gizli yollarla alınmamasıdır. Bu buyrukla hedeflenen amacın gerçekleştirilmesi için kuşkusuz değişik yaptırımlar düşünülebilir. Nitekim insanlık tarihi bu konuda hangi yaptırımın daha başarılı olacağıyla ilgili tecrübelerle doludur. Fakat bu alanda geliştirilen yöntemlerin tatmin edici bir başarı düzeyine ulaşabildiğini söylemek kolay değildir. Bütün bunlar, Kur’an’ın bir taraftan insanlık onurunun ayaklar altına alınmasına ve toplumun huzur ve güvenliğinin altüst olmasına yol açan hırsızlık eylemine fırsat vermeyecek düzenlemeler yapılması üzerinde önemle durmasını, diğer taraftan da –bütün önlem ve çabalara rağmen– böyle çirkin bir fiilde ısrar edenlere karşı sert ve kararlı bir tavır takınmayı telkin etmesini daha anlaşılır kılmaktadır. Bir başka anlatımla, burada mal aleyhine işlenen cürümler arasında hırsızlığın yeri belirlenirken, bu fiilin iman ve ahlâk açısından müslüman kimliğiyle bağdaşamayacak bir nitelik taşıdığının vurgulandığına dikkat edilmelidir. Nitekim Hz. Peygamber’in bazı hadislerinde de bu nokta üzerinde durulmuştur (Müslim, “Hudûd”, 9). Yalnız başına okunduğunda sadece ağır bir ceza hükmü içerdiği düşünülebilecek olan bu âyetin, Kur’an’ın ilkeleri ve Hz. Peygamber’in uygulamaları ışığında incelendiğinde, burada öncelikle, İslâm’ın dinî ve ahlâkî buyruklarını içine sindirmiş bir toplumda hırsızlık olarak nitelenebilecek bir eylemin yargıya intikal edebilecek düzeye gelmesinin çok düşündürücü olduğuna dikkat çekildiğini söylemek mümkündür. Nitekim Resûlullah’ın mektebinde yetişmiş bir devlet adamı olan Hz. Ömer hırsızlık vak‘alarında cezalandırma alternatifinden önce sanığın niçin çaldığı sorusu üzerinde durmuş ve ceza hukukunun temel ilkelerinden olan “kusur” şartının gerçekleşmediği kanaatine vardığı durumlarda ceza uygulanmamasına karar vermiştir.