Diyanet İşleri
Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. "Öyleyse günahlarınızdan ötürü size niçin azabediyor? Bilakis siz O'nun yarattığı insanlarsınız" de, Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş O'nadır
Elmalılı Hamdi Yazır
Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. De ki: " O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah ) size azab ediyor?" Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız. O dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü Allah'ındır. Nihayet dönüş de O'nadır.
Yaşar Nuri Öztürk
Yahudiler ve Hıristiyanlar dediler ki, biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz. De ki: "O halde, niçin size günahlarınız yüzünden azap ediyor?" Hayır, siz de O'nun yarattıklarından birer insansınız. Dilediğini affeder O, dilediğine azap eder. Hem göklerin hem yerin hem de bunlar arasındakilerin mülkü/yönetimi Allah'ındır. Dönüş de O'nadır.
Süleyman Ateşen ayrışan
Yahudiler ve hıristiyanlar; "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz." dediler. De ki: "O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah) size azabediyor?" Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız. O dilediğini bağışlar, dilediğine azabeder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin mülkü Allah'ındır. Dönüş de O'nadır.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Yahudilerden ve Hristiyanlardan her biri Allah'ın çocukları ve sevdiği kimseler olduklarını iddia ettiler. -Ey Resul!- Onlara de ki: Öyleyse niçin sizi işlemiş olduğunuz günahlarınız sebebi ile cezalandırıyor? Şayet iddia ettiğiniz gibi O'nun sevdikleri olmuş olsaydınız, sizleri dünyada katlettirmez, domuz ve maymunlara dönüştürmezdi, ahirette de cehennem azabı ile cezalandırmazdı. Çünkü Allah sevdiklerine azap etmez. Bilakis sizler diğer insanlar gibisiniz. Onlardan kim iyilik yapmışsa cennet ile mükâfatlandırır ve kim kötülük yapmışsa cehennemle cezalandırır. Allah lütfuyla istediğini bağışlar ve istediğini de adaletiyle cezalandırır. Göklerin, yerin ve aralarında bulunanların hepsinin mülkü tek bir Allah'ındır ve dönüş yalnız O'nadır.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
17- Andolsun ki:“Allah Meryem oğlu Mesihtir” diyenler kâfir olmuşlardır. De ki:“Eğer Allah Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse O’ndan kim bir şey kurtarabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Allah her şeye gücü yetendir. 18- Yahudi ve hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz” dediler. De ki: “Öyle ise günahlarınız yüzünden niçin size azap ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediği kimseyi mağfiret eder ve dilediği kimseye de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir. Dönüş de yalnız O’nadır.
17. Yüce Allah Kitap ehlinden ahit aldığını, onların bu ahdin gereğini yerine getirmeyip bozduklarını söz konusu ettikten sonra onların son derece çirkin sözlerini de zikretmekte ve Hristiyanların, kendilerinden başka hiçbir kimsenin söylemediği:“Allah Meryem oğlu Mesihtir” şeklindeki sözlerini bildirmektedir. Onların bu konuda şüphe ve tereddüde düşmelerinin sebebi ise İsa’nın babasız olarak dünyaya gelmesidir. Onlar, İsa hakkında böyle batıl bir inanca saplandılar. Ama Havva da İsa’ya benzemektedir. Zira o da annesiz yaratılmıştır. Adem ise bu konuda ondan daha ileridedir. Zira o hem babasız, hem de annesiz olarak yaratılmıştır. O halde niye Mesih’in ilah olduğunu ileri sürdükleri gibi bunların da ilâh olduğunu iddia etmiyorlar? İşte bu, onların sözlerinin delilsiz olduğunun, hatta şüphe dahi söz konusu olmaksızın hevaya uymaktan ibaret olduğunun göstergesidir. Yüce Allah da onların bu iddialarını açık ve akli delillerle reddederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Eğer Allah Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse O’ndan kim bir şey kurtarabilir?” Allah sözü edilenleri helâk etmeyi dileyecek olsa bunu engelleme güç ve imkânları bulunmadığına, buna karşı koyacak kudretleri olmadığına göre bu, kendisinin helâk edilmesini engelleyemeyen kimsenin ilâhlığının söz konusu olamayacağına ve hiçbir kurtuluş gücüne sahip olmadığına açık bir delildir. Yüce Allah’ın bir ve tek olduğunun delillerinden birisi de şudur:“Göklerin, yerin ve iki arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’ındır.” O kevnî, şer’î ve cezaî hükmü gereğince onlarda tasarrufta bulunur. Onlar da Allah’ın egemenliği ve idaresi altındadırlar. O halde hiç muhtaç ve mülkiyet altındaki bir kulun, her bakımdan muhtaç olmayan, bir mabud ve ilâh olması mümkün olabilir mi? Bu, imkânsız şeylerin en ileri derecede olanlarındandır. Ayrıca onların Meryem oğlu İsa Mesih’in babasız olarak yaratılmasını garip karşılamalarının açıklanabilir bir tarafı da yoktur. Çünkü Şüphesiz Allah “dilediğini yaratır.” Dilerse baba ve anneden -diğer Âdemoğulları gibi- dilerse Havva’da olduğu gibi bir babadan fakat annesiz, dilerse de İsa’da olduğu gibi babasız, sadece anneden yaratır. Dilerse de Âdem gibi hem babasız, hem annesiz yaratır. Allah azze ve celle’nin herhangi bir şekilde yaratması, O’nun her hususta geçerli olan meşiet ve iradesi iledir ve hiçbir şey O’nun irade ve meşieti açısından zor değildir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah her şeye gücü yetendir.” buyurmaktadır.
18. Yahudi ve hristiyanların iddialarından birisi de kendilerini temize çıkarmak üzere ortaya attıkları batıl bir iddiada bulunmalarıdır. Şöyle ki onların her birisi ayrı ayrı:“Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz” demişlerdi. Onların dinlerine göre “oğul” sevgili demektir. Bununla gerçek oğulluğu kastetmemişlerdi. Çünkü gerçek oğulluk sadece hristiyanların Mesih hakkındaki görüşleri için söz konusudur. Yüce Allah delilsiz bir iddiada bulunduklarından dolayı onların bu görüşlerini reddetmek üzere şöyle buyurmuştur: “Öyle ise günahlarınız yüzünden niçin size azap ediyor?” Sizler gerçekten O’nun sevdikleri olsaydınız sizi cezalandırmazdı. Allah azze ve celle ancak kendisini razı edecek olan işleri yapan kimseleri sever. “Hayır, siz de O’nun yarattığı insanlardansınız.” Sizin hakkınızda da ilâhi adalet ve lütfun hükümleri cereyan eder. “O, dilediği kimseyi” mağfirete layık olursa “mağfiret eder”; azabı gerektiren sebepleri yerine getiren “dilediği kimseye de azap eder.”“Göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir. Dönüş de yalnız O’nadır.” Yani sizler O’nun egemenliği altındaki varlıklardansınız. Âhiret yurdunda da Allah’ın huzuruna dönecek kimselersiniz ve O, size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu böyle olduğuna göre sizi özel olarak böyle bir üstünlüğe sahip kılan nedir?
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Rivayete göre Hz. Peygamber, yanına gelerek kendisiyle (muhtemelen din konularında) konuşma yapan bir grup yahudiyi İslâm dinine davet etmiş; kabul etmedikleri takdirde Allah’ın azabına uğrayacaklarını söylemiş; yahudiler de “Bizi bununla nasıl korkutursun? Oysa biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir (Taberî, VI, 164-165). O dönemde müslümanlarla yahudiler arasında barış antlaşması bulunduğundan Hz. Peygamber’in bu daveti tamamen barışçı bir davet olup onları uyardığı azap da âhiret azabı olmalıdır.
“Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” sözüyle bazı yahudiler, Allah’ın oğlu dedikleri Hz. Üzeyir’e mensup olduklarını, hıristiyanlar da Allah’ın oğlu olduğuna inandıkları Hz. Îsâ’ya mensup olduklarını (bk. Tevbe 9/30), dolayısıyla ayrıcalığa sahip bulunduklarını ifade etmek istemişler veya doğrudan doğruya Allah’a bağlılıklarını kastederek Allah’ın kendilerine bir baba gibi şefkatli ve merhametli davranacağını, kendilerinin de O’nun oğullarıymış gibi Allah’a yakın ve O’nun katında değerli olduklarını iddia etmişlerdir.
Bu kuruntu yahudilerin inancı haline geldiği için kendilerini dünyanın efendileri olarak görüyorlar; Allah’ın, diğer milletleri yahudilerin emrine verdiğine inanıyorlardı. Hıristiyanlar da Allah’ın “kutsal baba!” olduğunu, bu sebeple kendilerine şefkatle muamele edeceğini savunuyorlardı. Her ne kadar İncil’de Allah’ın Hz. Îsâ’nın ve hıristiyanların babası olduğunu ifade eden pasajlara sıkça rastlanırsa da (bk. Matta, 2/15; 5/9, 45, 48; 6/9; 11/27), ilim adamları bu ifadelerin mecaz olduğu ve Allah’ın büyüklüğünü, yüceliğini, şefkat ve merhametini ifade ettiği kanaatindedirler (Elmalılı, III, 1632; İbn Âşûr, VI, 156). Ehl-i kitap burada babanın bazan oğlunu sevmeyebileceğini düşünerek ve muhtemel bir itirazı karşılamak için kendilerinin aynı zamanda Allah’ın sevgili kulları olduklarını da eklemişlerdir. Fakat yüce Allah, “De ki: Öyleyse Allah günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor?” buyurarak bu iddiaların dayanaksız olduğunu göstermişti. Şefkatli ve merhametli bir baba hiçbir zaman çocuklarını eğitme amacı dışında cezalandırmaz ve eziyet çekmesine razı olmaz. Oysa yahudiler bir taraftan Allah’ın oğulları ve sevgilileri olduklarını iddia ederken diğer taraftan da âhirette azap çekeceklerini, sayılı günlerde de olsa ateşte yanacaklarını itiraf etmişlerdir (Bakara 2/80). Hıristiyanlar ise insanlığın babası olan Hz. Âdem’in hatası sebebiyle bütün insanların âhiret azabına müstahak olduklarını, Hz. Îsâ’nın, atalarından intikal etmiş olan bu günahın affedilmesi için kendini feda ettiğini iddia etmektedirler (İbn Âşûr, VI, 156; Günay Tümer, “Aslî Günah”, DİA, III, 496-497). Öte yandan, Allah onları dünyada da cezalandırmıştır. Nitekim yahudiler tarih boyunca birçok defa başka milletlerin esiri olmuşlar, yurtlarından sürülmüşler ve katliamlara mâruz kalmışlardır. Aynı şekilde hıristiyanlar da çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Ehl-i kitap iddia ettikleri gibi Allah’ın oğulları olsalardı elbette Allah onları böyle felâketlere mâruz bırakmazdı. Âyette de açıkça belirtildiği üzere onlar da Allah’ın yarattığı sıradan insanlardır.
19. Sözlükte “gevşeklik, zayıflık, bezginlik, sakinlik ve kesilmek” anlamlarına gelen fetret kelimesi dinî terim olarak, daha çok Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed arasında geçen tebliğsiz dönem için kullanılır. Bu dönemde yaşayan topluluklara da “fetret ehli” denir. Ayrıca Kur’an’ın Hz. Peygamber’e indirilişi esnasında vahyin kesintiye uğradığı zaman dilimi de fetret olarak adlandırılır. Kelime, bazı hadislerde sözlük ve terim anlamlarında kullanılmıştır (meselâ bk. Buhârî, “Teheccüd”, 18; Müslim, “Zühd”, 41). Akaid ve kelâm literatüründe fetret daha çok, bir peygamberin ortaya koyduğu, tahrife uğramamış bir davetle karşılaşma imkânından yoksun kalan insanların dinî sorumluluğu açısından üzerinde durulan bir kavramdır. İslâmî literatürde fetret, ilk bakışta İslâm öncesi dönemle ve özellikle Hz. Îsâ tarafından tebliğ edilen dinin tahrife uğraması, dolayısıyla ilâhî vahyin etkisini ve bereketini kaybetmesinin ardından son peygamberin gelişine kadar geçen süreyle ilgili bir kavram niteliğinde görülür. İslâmiyet geldikten sonra bu dinin varlığından haberdar olmayan veya yeterince aydınlanamayan kişilerin fetret ehli kavramı içinde mütalaa edilip edilmeyeceği tartışmalı bir konudur. Bu husustaki deliller, fetret kavramının hem İslâmiyet’ten önce hem de İslâm geldikten sonra yaşayan, değişik engeller yüzünden dinî tebliğden haberdar olamamış kişi ve grupları kapsamına aldığını düşündürmektedir. İslâmî kaynaklarda Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed arasında geçen fetret döneminin süresiyle ilgili olarak 577 ile 600 arasında değişen rakamlar verilmektedir. Bu farklılıkların, Hz. Îsâ’nın gerçek doğum tarihinin belirlenmesi ve hesabın kamerî takvime göre yapılması gibi âmillerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır (bilgi için bk. Müslim, “Fezâil”, 113; İbn Sâ‘d, Tabakāt, I, 194; İbn Kesîr, III, 65; Ateş, II, 501; Metin Yurdagür, “Fetret”, DİA, XII, 475-480).
İbn Âşûr’a göre âyette zikredilen peygamberlerden maksat Hz. Mûsâ’dan Hz. Îsâ’ya kadar birbirini takip eden Ehl-i kitap peygamberleridir. Bu peygamberlerle Hz. Muhammed arasında geçen zamana “fetret dönemi” denir veya peygamberler ifadesiyle sadece Hz. Îsâ kastedilmiştir. İbn Âşûr, Îsâ’nın göklere kaldırılışıyla Hz. Peygamber’in gönderilişi arasındaki sürenin de yaklaşık 580 yıl olduğunu kaydettikten sonra ancak bu dönemde Ehl-i kitabın dışındaki kavimlerden Hâlid b. Sinân ve Hanzale b. Safvân gibi bazı peygamberlerin daha gelmiş olduğunu hatırlatır (VI, 158).
Âyet her ne kadar Ehl-i kitaba hitap ediyorsa da maksat umumi olup bütün insanlığı kapsamaktadır. İnsanlar âhirette, kendilerine herhangi bir uyarıcının gelmediğini mazeret olarak ileri sürmesinler diye yüce Allah zaman zaman emir ve yasaklarını onlara tebliğ edecek peygamberler göndermiştir. Hz. Îsâ’dan sonra yaklaşık altı asır gibi uzun bir zaman geçmiş, insanlar onun getirdiği kitabı tahrif ederek Allah’ın dinini bozmuşlardı. Böyle bir dönemde yüce Allah kıyamete kadar geçerli olmak üzere bütün insanlara doğru yolu göstermekle görevli kıldığı Hz. Muhammed’i öğüt verici, müjdeleyici, uyarıcı bir peygamber ve âlemlere rahmet olarak gönderdi (Sebe’ 34/28; Enbiyâ 21/107).