Diyanet İşleri
Yahudiler, "Allah'ın eli sıkıdır" dediler; dediklerinden ötürü elleri bağlandı, lanetlendiler. Hayır, O'nun iki eli de açıktır, nasıl dilerse sarfeder. And olsun ki, sana Rabbinden indirilen sözler onların çoğunun azgınlığını ve inkarını artıracaktır. Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Savaş ateşini ne zaman körükleseler Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah bozguncuları sevmez
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Yahudiler, "Allah'ın eli çok sıkıdır" dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Aksine Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü azdırıyor. Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozğunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.
Yaşar Nuri Öztürk
Yahudiler dediler ki: "Allah'ın eli bağlıdır." Kendi elleri bağlandı/elleri bağlanasıcalar! Söylemiş oldukları yüzünden lanetlendiler. Söylediklerinin aksine, Allah'ın iki eli de alabildiğine açıktır; dilediği gibi bağışta bulunur. İnan olsun ki, Rabbinden sana indirilen, küfür ve taşkınlık yönünden onları iyice azdıracaktır. Onların arasına, ta kıyamet gününe kadar düşmanlık ve nefret atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar, Allah onu söndürür de onlar yeryüzünde yine bozgunculuğa koşarlar. Ama Allah, bozguncuları sevmez.
Süleyman Ateş
Yahudiler "Allah'ın eli bağlıdır (Allah cimridir)". dediler. Kendi elleri bağlandı ve söyledikleri sözden ötürü la'netlendiler. Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Biz onların aralarına ta kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. (Onlar) yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah da bozguncuları sevmez.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
64- Yahudiler:“Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı ve onlara lanet edildi. Hayır, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder. Andolsun ki Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Biz, aralarına kıyamet gününe kadar sürecek bir kin ve düşmanlık bıraktık. Onlar ne zaman bir savaş ateşi yakmak istediyseler Allah onu söndürdü. Onlar, yeryüzünde fesada koşarlar, Allah ise fesatçıları sevmez. 65- Eğer Kitap ehli, iman edip takva sahibi olsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları Naim cennetlerine koyardık. 66- Yine eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri katından kendilerine indirileni dosdoğru uygulasalardı, elbette hem üstlerinden hem de ayakları altından yerlerdi. İçlerinden orta yolu tutan bir zümre yok değil, ancak çoğu çok kötü işler yapmaktalar!
64. Yüce Allah yahudilerin oldukça çirkin sözlerini ve iğrenç inançlarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Yahudiler: Allah’ın eli” hayırda, iyilikte ve ihsanda bulunmaktan yana “bağlıdır, dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı ve onlara lanet edildi.” Bu, kendi söyledikleri türünden bir beddua anlamı da içerir. Yani “elleri bağlansın ve onlara lanet olunsun” anlamındadır. Zira söyledikleri bu söz, Kerim olan Allah’ı cimrilikle ve ihsanda bulunmamakla niteleme anlamı içermektedir. Yüce Allah da onları, bu niteliğin kendisi ile cezalandırmıştır. Böylece insanların en cimrileri ve en az iyilik yapanları, Allah hakkında en kötü zan besleyenleri ve Allah’ın rahmetinden en uzak kalanları oldular. O rahmet ki her şeyi kuşatmış, ulvi ve sufli alemin her tarafını doldurmuştur. Bundan dolayıdır ki Allah tebâreke ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:“Hayır! O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder” İstediğini yapmasına engel olacak, O’na karşı bir sınır belirleyecek hiçbir kimse yoktur. O, lütfunu, dinî ve dünyevî ihsanını bol bol bağışlamış, kullarına da cömertliğine mazhar olacak şekilde hareket etmelerini, masiyet işlemek sureti ile O’nun ihsan kapılarını kendi yüzlerine kapatmamalarını emretmiştir. O’nun eli, gece ve gündüz cömertçe infak etmektedir. Her vakit O’nun hayrı sağanak sağanak yağmaktadır. Kederleri açmakta, gamları gidermekte, fakirleri zengin kılmakta, esirleri esaretten kurtarmakta, kalbi kırıkların kalbini hoş etmekte, kendisinden dilekte bulunanların dileklerini kabul etmekte, oldukça fakir kimseye ihtiyaçlarını vermekte, darda ve sıkıntıda kalmış olanların dualarını kabul etmekte, dilekte bulunanların dileklerini yerine getirmektedir. Kendisinden dilekte bulunmayanlara da nimet ihsan etmekte, iyileşme talebinde bulunanlara afiyet vermekte, isyankâr bir kimseyi bile hayrından mahrum bırakmamakta, iyi olan da kötü olan da nimetlerinden bol bol yararlanmaktadır. Ayrıca o gerçek dostlarına, salih amel işleme muvaffakiyetini de cömertçe ihsan eder. Sonra da bu amellerine karşı onları över ve bu amelleri onlara izafe eder. Gerçekte ise bu ameller O’nun cömert lütfundandır. Dünya ve âhirette bu amellerine karşı onları anlatılamayacak ölçüde ve hiçbir kulun hatırına gelmeyecek şekilde mükâfatlandıracaktır. O, bütün hallerinde onlara lütfu ile muamele eder. Onlara ihsanından ulaştırır ve pek çoğunu hiç fark edemeyecekleri bir çok musibetleri de onlardan uzaklaştırır. Kulların sahip oldukları bütün nimetler kendisinden olan, hoşlanmadıkları hallerin bertaraf edilmesinde kendisine yalvarıp yakardıkları yüce Zât, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Kimsenin kendisini hakkıyla övmesi mümkün olmayan, aksine kendisini övdüğü gibi olan o Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Biz kulların göz açıp kırpacak kadar bir süre dahi lütuf ve cömertliğinden uzak kalamadığı, hatta O olmaksızın var olamadıkları ve ancak O’nun cömertliği ile varlıklarını sürdürebildikleri Allah ne yücedir! Cahilliği dolayısı ile Rabbine muhtaç olmadığını zanneden ve O’nun Celaline yakışmayan şeyleri O’na nispet edenler de ne kadar çirkindirler! Kahrolsun böyleleri! Allah azze ve celle bu çirkin sözleri söyleyen yahudilere ve halleri onların halleri gibi olan benzerlerine söyledikleri sözün bir bölümüne uygun düşecek şekilde muamelede bulunsaydı, şüphesiz helâk olurlar ve dünyalarında bedbaht olurlardı. Fakat onlar bu sözleri söylemekle birlikte Allah, onlara hilmiyle muamele etmekte, onları görmezlikten gelmekte ve onlara mühlet vermektedir. Ancak onlara vereceği azabı da ihmal etmeyecektir. Yüce Allah’ın:“Andolsun ki Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır” buyruğuna gelince bu, bir kula verilecek en büyük cezalardan birisidir. Çünkü Allah’ın Rasûlüne indirmiş olduğu, kalp ve ruha hayat kaynağı olan, dünya ve âhiretin mutluluğunu ve bunlardan daha büyük olan her iki yurdun başarı ve mutluluğunu içeren, Allah’ın kullarına bir lütfu olarak hatırlattığı ve onu kabul için ellerini çabuk tutmalarını, bu lütuf dolayısı ile Allah’a teslimiyetlerini arzedip buna karşılık Allah’a şükretmelerini gerektiren böyle bir nimetin; bir başka kimsenin sapıklığının daha bir artmasına, azgınlığının daha bir çoğalmasına, küfrünün daha da ileri gitmesine sebep olması, gerçekten de kulun karşı karşıya kalabileceği büyük bir ceza ve büyük bir musibettir! Buna sebep ise onun böyle bir ilâhi lütuftan yüz çevirmesi, onu reddetmesi, ona karşı inatla durması, batıl ve yersiz şüphelerle ona karşı çıkmasıdır. “Biz, aralarına kıyamet gününe kadar sürecek bir kin ve düşmanlık bıraktık.” Hiçbir şekilde birbirleriyle kaynaşmayacaklardır, birbirlerine yardımcı olmayacaklardır, maslahatlarına olan herhangi bir hal üzere ittifak etmeyeceklerdir. Aksine kalpleri ile birbirlerine buğzetmeye, fiilleri ile de birbirlerine düşmanlık göstermeye kıyamet gününe kadar devam edip gideceklerdir. “Onlar” İslâm’a ve müslümanlara zarar vermek kastı ile “ne zaman bir savaş ateşi yakmak istediyseler” bunu açığa vurup bu işi tekrar tekrar ortaya koymak istediyseler, süvarileri ve piyadeleri ile toplanıp bir araya geldiyseler “Allah onu” onları yardımsız bırakmak sureti ile ordularını darmadağınık etmek ve müslümanları da onlara karşı muzaffer kılmak sureti ile “söndürdü.”“Onlar yeryüzünde fesada koşarlar” yeryüzünde fesat çıkarmak için bütün gayret ve çabalarını ortaya koyarlar. Yani masiyet işlerler, batıl dinlerine çağırırlar ve İslâm’a girmeye engel olmaya çalışırlar. “Allah ise fesatçıları sevmez.” Aksine böylelerine son derece buğzeder ve bu tutumlarına karşılık onları cezalandırır.
65. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Kitap ehli iman edip takva sahibi olsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları Naim cennetlerine koyardık.” Bu, Allah’ın lütuf ve cömertliğindendir. O, Kitap ehlinin kötü yanlarını, kusurlarını ve batıl sözlerini zikrettikten sonra onları tevbe etmeye çağırmakta, Allah’a, meleklerine, bütün peygamberlerine iman edip masiyetlerden sakınacak olurlarsa, ne olursa olsun günah ve kötülüklerini örtüp bağışlayacağını ve canların çektiği, gözlerin lezzet alacağı her türlü nimetin yer aldığı nimet dolu cennetlerine onları yerleştireceğini haber vermektedir.
66. “Yine eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri katından kendilerine indirileni dosdoğru uygulasalardı” yani bunlardaki emirleri ve yasakları Allah’ın teşvik edip yönlendirdiği şekilde yerine getirselerdi, demektir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Kur’ân-ı Kerîm’e iman da bu iki kitabın gereği gibi uygulanması kapsamına girmektedir. Eğer Rablerinin, kendi menfaatlerine ve onlara gösterdiği itina dolayısı ile indirmiş olduğu bu büyük nimetin gereğini yerine getirmiş olsalardı “şüphesiz üstlerinden ve ayakları altından yerlerdi.” Yani Allah azze ve celle üzerlerine bol bol rızık ihsan eder, semadan yağmur yağdırır ve yerden de bitkileri bitirirdi. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer o ülkelerin halkları iman edip de takvalı olsalardı, üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler(in kapısını) açardık.”(el-Araf, 7/96)“İçlerinden” yani Kitap ehlinden “orta yolu tutan” Tevrat ve İncil ile güçlü ve tam bir gayretle olmasa da amel eden “bir zümre yok değil, ancak çoğu çok kötü işler yapmaktalar!” Yani aralarından kötülük işleyenler pek çoktur. Hayırlarda ileri geçen “es-sabikûn” ise pek azdır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Peygamberlerin gösterdiği aydınlık yoldan ayrılan ve Allah’ın nimetlerine nankörlük eden yahudiler asırlar boyu zillet ve mahrumiyet içinde yaşamışlar, millî kurtuluş ümitlerini yitirip itibarlarını kaybetmelerinden dolayı yas tutmaya başlamışlardı. Son peygamberin kendi içlerinden çıkması ümidi de boşa çıkınca, içlerinden bazı küstahlar Allah’ı suçlamaya kalkıştılar.
Esasen Allah’a inanan ve ilâhî bir dinin mensubu olan yahudilerin dinlerinde de Allah hakkında saygısızca sözler söylemek kabul edilebilir bir davranış değildir. “Allah’ın eli bağlanmış” sözünü haddini bilmeyen bazı yahudilerin söyleyip yahudi toplumunda sokaktaki adamın da bunu cahilce tekrarlar hale gelmiş olması yahut halkın kendisine itibar ettiği bir din adamı veya lider (rivayete göre Finhâs b. Âzûrâ) tarafından söylendiği için âyette bu sözün tüm topluluğa nisbet edilmiş olması muhtemeldir (İbn Âşûr, VI, 249).
Yahudilerin bu sözü söylemeleri daha çok şu iki sebeple açıklanır:
a) Uğradıkları sıkıntı ve felâketler karşısında ümitlerinin kalmadığını, Allah’ın kendilerine karşı cimrileştiğini ve hazinelerini kapattığını ifade etmek; b) Müslümanlara zekâtın farz kılınması, “Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder” (Bakara 2/245) meâlindeki âyetle hayır yolunda harcama yapmanın özendirilmesi ve yahudilerden diyet ödemelerine katılmalarının istenmesi gibi dinî bildirim ve düzenlemelerin ulvî hedeflerini görmezden gelip bunları sırf menfaatçi bir bakışla eleştirmek ve müslümanlarla alay etmek.
Birinci sebebe göre “Allah’ın eli bağlanmış” ifadesiyle ne kastettiklerini de iki şekilde anlamak mümkündür: a) Allah’ın kudreti azalmış, sınırlı hale gelmiştir, her konuda dilediği gibi karar verip uygulayamaz, bizi egemenliğimize kavuşturamaz, eski saltanatlı günlerimize döndüremez. Âyetin devamında yahudilerin bu sözüne reddiyede bulunulurken “Dilediği gibi verir” buyurulması da bu yorumu güçlendirmektedir. b) Allah’ın cömertliği sona ermiştir, artık cimri davranmaktadır (İbn Atıyye, II, 214-216; Râzî, XII, 40-44).
Âyette yapılan bu tasvirle, yahudilerin inanç ve ahlâk düsturları topluluğa nisbet edilerek ve herkesin anlayabileceği bir ifadeyle anlatılmış olmaktadır. Burada değinilen karakteristik özellik, tarih boyunca yahudilerin Allah’ın kudreti hakkındaki felsefî yaklaşımlarıyla ve bunun sonucu olarak benimsedikleri ahlâkî ve iktisadî ilkelerle örtüşmektedir. Gerçekten, yahudi din adamları Allah Teâlâ’nın evreni yaratttıktan sonra artık istirahate çekildiği, egemenlik ve gücünü yarattıklarına (özellikle Mâide sûresinin 18. âyetinde ifade edildiği üzere Allah’ın sevgili ve seçkin kulları olarak kendilerine) bıraktığı fikrinden hareketle, Allah’ın tam anlamıyla “fâil-i muhtâr” (fiillerinde mutlak bir seçme iradesine sahip) olmadığı, ilâhî güç ve iradenin doğa kanunlarıyla sınırlı olup onları asla aşamayacağı anlayışına sapmışlar, bunun sonucu olarak yahudilerde Allah’ın dilediğine dilediği biçimde ihsanda bulunabileceği veya ceza verebileceği inancı zaafa uğramış, hem rahmetinden ümit kesme hem de gazabından çekinmeme çizgisine kaymışlar, bu da onları iktisat alanında aşırı tutumluluğa, ahlâkî davranış olarak da cimriliğe ve yoksullara yardımı ödev saymamaya yöneltmiştir (Elmalılı, III, 1728-1729).
Arap dilinde de cömertlik ve cimrilik tutumlarının anlatımında “el” mânasına gelen yed kelimesinden yararlanılmakla beraber, âyette geçen “bağlanmış” anlamındaki mağlûle kelimesiyle birlikte Türkçe’deki “eli sıkı” deyimine karşılık gelen bir deyim halinde kullanıldığı görülmez. Ancak bu iki kelimenin birlikte yer aldığı başka bir âyetten (İsrâ 17/29) bu mâna açıkça anlaşıldığından yukarıdaki cümle “Allah’ın eli sıkıdır” veya “Allah cimridir” şeklinde tercüme edilebilir (İbn Âşûr, VI, 249; Elmalılı, III, 1727-1729). Fakat onların bu sözüne “Aksine O’nun eli açıktır” şeklinde değil, “Aksine O’nun iki eli de açıktır” buyurularak karşılık verilmiş olmasıyla Allah’ın her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu belirtmenin amaçlandığı düşünülebilir. Bu sebeple, meâlinde, birinci mânayı da kapsaması için, söz konusu cümle bir deyim olarak değil sözlük anlamına göre tercüme edilmiştir. Bazı müfessirlere göre ise, burada “Aksine O’nun iki eli de açıktır” buyurulması, Allah’ın cömertliğine sınır olmadığını ve hiçbir şekilde O’na cimrilik izâfe edilemeyeceğini veya nimetlerinin sayısız ve sınırsız olduğunu belirtmek içindir (Taberî, VI, 301-302; Zemahşerî, I, 351).
Âyetin “Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir” diye çevrilen kısmı “Söyledikleri yüzünden kendi elleri bağlanmıştır ve lânetlenmişlerdir” şeklinde de tercüme edilebilir. Yine bu cümleleri veya sonuncusunu “elleri bağlanasıca ve lânet olasıca” şeklinde beddua olarak anlamak mümkün olduğu gibi, haber ifadesi olarak yorumlamak da mümkündür (lânet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/159; Âl-i İmrân 3/87). İkinci ihtimale göre, asıl bu sözü söyleyenlerin yüce Allah’ın bunca nimet ve ikramı ve evrendeki mutlak gücü karşısında kendi cimriliklerine ve âcizliklerine bakmaları gerekir.
Burada –yahudilerden bir örnek verilerek– kullanılan sert ifadenin, Allah hakkında saygısızca sözler söyleyen herkesi kapsayan genel bir uyarı olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır. Nitekim insanın darlık ve sıkıntıya düştüğü zamanlarda Cenâb-ı Allah’ı kendisine karşı yükümlülükleri olan bir varlık olarak düşünmesi Kur’an’ın başka âyetlerinde soyut bir anlatım üslûbu içinde eleştirilmiş ve kendi konumu üzerinde daha dikkatli düşünmeye davet edilmiştir (meselâ bk. Fecr 89/16 vd.).
Kur’an’ın yahudiler hakkında verdiği bu tür bilgiler karşısında Hz. Muhammed’in Allah’tan vahiy aldığını kabul etmeleri gerekirken, aksine Resûlullah’a indirilene inanmadıkları için bu durum onların taşkınlıklarını arttırmış, insanlığın mutluluğu için ortak adımlar atmak yerine bitmez tükenmez çekişmelerin içine düşmüşlerdir. Âyet bu sûrenin 13-14. âyetleriyle birlikte değerlendirildiğinde, yahudilerin ve hıristiyanların dinî görünümlü çekişmelerin acılarına mâruz kalmalarının, Allah’a verdikleri sözü tutmamalarından ve O’ndan gelen uyarıları ve tâlimatı kabul etmemekte direnmelerinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Yine âyetten anlaşıldığına göre gerçekleri bildikleri halde dini bir uzlaşma vesilesi olarak değil egolarının tatmin aracı olarak görmeye devam ettikleri sürece bu çekişmeler de sürüp gidecektir. Kuşkusuz bu örneklendirme ve uyarıdan müslümanların da sonuçlar çıkarmaları gerekmektedir.
Âyetin meâlinde geçen “Savaş ateşini tutuşturma” ifadesini sadece sıcak çatışma olarak anlamak doğru olmaz. Çünkü âyette kıtâl kelimesi değil, soğuk savaş da dahil olmak üzere her türlü savaşı kapsayan harp kelimesi kullanılmıştır (Reşîd Rızâ, VI, 458). Diğer yandan, ifadenin bağlamı göz önüne alındığında burada dinî ihtilâfları ön plana çıkaran çekişmelerin kastedildiği de söylenebilir. Âyetten anlaşıldığına göre, asırlar boyunca yahudilerin bozguncu kesimince sergilenen bağnaz tutumlar ve savaş duygularının harekete geçirilmesi için ortaya konan çabalar beklenen sonuçları vermemişse bunu ilâhî bir lutuf olarak görmek gerekir.