Ahiret kazancını isteyenin kazancını artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; ama ahirette bir payı bulunmaz
Meal ihtilafı: 5% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Ahiret kazancını isteyenin kazancını artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; ama ahirette bir payı bulunmaz
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Âhiret ekini isteyenin o ekinini artırırız; dünya ekini isteyene de ondan veririz. Ama böylesi için âhirette bir nasip yoktur.
Süleyman Ateş
Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız; kim dünya ekinini istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.
Diller arası (7 dil)ıraksama 13.0%
İngilizce
Whoever desires the harvest of the Hereafter - We increase for him in his harvest. And whoever desires the harvest of this world - We give him thereof, but there is not for him in the Hereafter any share
Fransızca
Quiconque désire labourer [le champ] de la vie future, Nous augmenterons pour lui son labour. Quiconque désire labourer [le champ] de la présente vie, Nous lui en accorderons de [ses jouissances]; mais il n'aura pas de part dans l'au-delà
İspanyolca
A aquel que busque obtener la recompensa de la otra vida [a través de obras buenas], se la multiplicaré. Pero a quien solo pretenda obtener bienes materiales en este mundo, se los concederé, pero no obtendrá recompensa alguna en la otra vida
Rusça
Тому, кто пожелал нивы Последней жизни, Мы увеличим его ниву. Тому же, кто пожелал нивы мирской жизни, Мы дадим из нее, но ему не будет доли в жизни Последней
Endonezce
Barangsiapa menghendaki keuntungan di akhirat akan Kami tambahkan keuntungan itu baginya, dan barangsiapa menghendaki keuntungan di dunia Kami berikan kepadanya sebagian darinya (keuntungan dunia), tetapi dia tidak akan mendapat bagian di akhirat
Bengalce
যে কেউ পরকালের ফসল কামনা করে, আমি তার জন্যে সেই ফসল বাড়িয়ে দেই। আর যে ইহকালের ফসল কামনা করে, আমি তাকে তার কিছু দিয়ে দেই এবং পরকালে তার কোন অংশ থাকবে না।
Kim ahiretin sevabını isterse ve yapmış olduğu amelini de onun için yapıyorsa, onun sevabını bir iyiliğine karşılık on katına ve hatta yedi yüz katına ve daha fazlasına kadar artırırız. Kim sadece dünyayı isterse, biz ona dünyada kendisine takdir edilen nasibini veririz. Dünyayı ahirete tercih ettiği için artık onun ahiretten hiçbir nasibi yoktur.
19- Allah kullarına karşı çok lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O, çok güçlüdür, Azizdir. 20- Kim âhiret (tarlasının) ürününü isterse onun ürününü artırırız. Kim de dünya (tarlasının) ürününü isterse kendisine ondan bir şeyler veririz. Ama ahirette onun hiçbir nasibi olmaz.
19. Yüce Allah, “kullarına karşı çok lütufkâr” olduğunu haber vermektedir. Tâ ki O’nu tanısınlar, O’nu sevsinler, O’nun lütuf ve kereminden yararlansınlar. Yüce Allah’ın sıfatlarından birisi olarak lütfun anlamı şudur: O, kalpleri ve gizlilikleri bilir. Kullarına özellikle de mü’minlere bilmedikleri ve ummadıkları yerlerden kendileri için hayırlı şeyleri ulaştırır. Yüce Allah’ın mü’min kuluna lütuflarından birisi de onun fıtratında mevcut olup kendisinin hatırına dahi getirmediği bir yolla onu hayra iletmesidir. O bu yolla hakkı sever, ona bağlanır. Yüce Allah’ın şerefli melekleri aracılığıyla mü’min kullarına sebat vermesi, bu meleklerin de onları hayra teşvik ederek kalplerinde hakka uymalarını sağlayacak şekilde hakkı güzel göstermesi de bu lütfun bir tecellisidir. Mü’minlere kararlılıklarını güçlendiren, onları gayrete getiren, hayır üzere birbirleri ile yarışmalarını sağlayan, hayra şevklerini artıran, bu hususta kiminin ötekine uymasını sağlayan toplu ibadetleri mü’minlere emretmiş olması da Allah’ın lütfunun bir tecellisidir. Kulunun önüne masiyet işlemesini engelleyecek çeşitli sebepler koymuş olması da Allah’ın kuluna lütfunun bir parçasıdır. Öyle ki Yüce Allah; dünyalık, mal, makam vb. gibi dünya ehlinin uğrunda yarıştığı şeyleri kulunun kendisine itaatini engellediğini yahut kendisinden gaflete düşürdüğünü veya isyana ittiğini bildiği takdirde bunları kulundan uzaklaştırır ve onun rızkını daraltır. Bundan dolayı Yüce Allah, burada şöyle buyurmaktadır:“Dilediğine” hikmet ve lütfunun gereğine göre “rızık verir. O, çok güçüldür.” Güç bütünüyle ve yalnız O’nundur. Hiçbir yaratığın -Allah’ın vermemesi halinde- güç ve kuvvet sahibi olması düşünülemez. “ve Azizdir.” Her şey O’na boyun eğmiştir.
20. “Kim âhiret (tarlasının) ürününü” ecrini ve mükâfatını “isterse” ona iman eder, onu tasdik eder ve onun için gereği gibi çalışırsa, “onun ürününü” amellerini ve mükâfatını kat kat fazlasıyla vermek sureti ile “artırırız.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kim de mü’min olarak âhireti diler ve bunun için gereği gibi çalışırsa işte onların çalışmaları makbuldür.”(el-İsrâ, 17/19) Bununla birlikte dünyadaki payının onu gelip bulması da kaçınılmaz bir şeydir. “Kim de dünya (tarlasının) ürününü isterse” dünyayı esas maksat ve gaye olarak kabul eder, dünyadan âhireti için bir şeyler hazırlamaz, âhiret mükâfatını ummaz ve cezasından da korkmaz ise “kendisine ondan bir şeyler” onun için takdir edilmiş olan nasibini “veririz.” “Ama ahirette onun hiçbir nasibi olmaz.” Cennetten ve nimetlerinden mahrum edilir, cehennem ateşi ile cezalandırılmayı hak eder. Bu âyet-i kerime, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim dünya hayatını ve onun süsünü arzu ederse onlara amellerinin karşılığını orada tastamam öderiz. Onlar bu hususta zarara uğratılmazlar…” vd. (Hûd, 11/15)
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
İnsanın, bütün istek, eğilim ve çalışmalarına, dünya-âhiret dengesini gözeterek ve sahip olduğu veya olabileceği bütün imkânların da yüce Allah’ın lutfu olduğunu asla gözden uzak tutmadan yön vermesi gerekir. 20. âyette âhiret kurtuluş ve saadetini samimiyetle isteyen için sadece istediğinin değil fazlasının da verileceği, dünya nimetlerini yeterli gören için ise istediklerinin bir kısmının karşılanacağı ama âhiretten yana bir payının olmayacağı belirtilmiştir. Dünya hayatından söz eden âyetlerde insanın dünya için çalışmaması ve nimetlerinden kendini yoksun bırakması gibi bir hedefin gösterildiğine asla rastlanmaz. Sadece, insanın doğasındaki dünya tutkusu ve yaşama arzusu gerçeğinden hareketle, bu tutkuyu dizginlememenin kötü sonuçlar getirebileceği ve asıl kalıcı hayatın âhirette olacağı yönünde uyarılar yapılır. Zaten âhiret kurtuluş ve saadetini özendiren âyetlerin kişiyi dünyadan tamamıyla soyutlanmış faaliyetlere yönlendirdiği de söylenemez. Zira âhiret kaygısı taşıyarak adım atmak, –son tahlilde– dünya hayatının insana yaraşır biçimde, dirlik ve düzenlik içinde olması sonucunu da doğuracaktır. Nitekim dünya veya âhiret mutluluğunu arzulama konusundaki yaklaşımların değerlendirildiği –ve bu konudaki açıklamaların özeti sayılabilecek– bir âyette her iki hayatta güzellik ve mutluluğu dileyenler övülmüştür (bk. Bakara 2/201; Âl-i İmrân 3/145).
20. âyette iki defa geçen hars kelimesi sözlükte, “tarlayı sürmek, toprağı işleyip tohum atmak, ekilmiş tarla, ondan elde edilen mahsul” gibi mânalara gelir. Bu mâna ile bağlantılı olarak, “ileride kazanmak için yapılan çalışmalar ve onların sonuç ve semereleri” anlamında da kullanılır. Âyette kastedilen mânanın da bu olduğu anlaşılmaktadır (Şevkânî, IV, 610; Elmalılı, VI, 4237); bu sebeple kelime, meâlde “kazanç” şeklinde karşılanmıştır.
Aynı âyette gerek dünya gerekse âhiret hayatıyla ilgili yönelişler “kim isterse” şeklinde belirtilerek eylemlerimizde niyet ve iradenin önemine dikkat çekilmiştir. 19. âyette işaret edildiği üzere, karşılaşacağımız sonuçları meydana getiren üstün irade yüce Allah’a ait olmakla beraber, bize de bu sonuçlarla ilgili bir tercih imkânı ve irade gücü verilmiştir. Şu halde bizim sorumluluğumuz açısından önemli olan o sonuçları gerçekleştirmek değil, istemek ve o yönde çaba sarf etmektir (niyet ve irade konusunda ayrıca bk. Bakara 2/7, 284; Âl-i İmrân 3/145; Nisâ 4/117;). İndiği dönemin şartları dikkate alınarak 19 ve 20. âyetlerin, Mekke müşriklerinin sahip oldukları maddî imkânlarla övünüp bunu kendilerinin Allah katında daha itibarlı kimseler olduğunu gösteren bir delil gibi kullanmalarını reddetme anlamı taşıdığı da düşünülebilir. Böylece, insanların dünya hayatındaki durumlarının gerçekte Allah’ın koyduğu hikmetli yasalara göre şekillendiği, ama burada iyi imkânlara sahip olmanın âhiret kaygısı taşımayanlar için orada bir yarar sağlamayacağı belirtilmiş olmaktadır.
Kim ahiretin sevabını isterse ve yapmış olduğu amelini de onun için yapıyorsa, onun sevabını bir iyiliğine karşılık on katına ve hatta yedi yüz katına ve daha fazlasına kadar artırırız. Kim sadece dünyayı isterse, biz ona dünyada kendisine takdir edilen nasibini veririz. Dünyayı ahirete tercih ettiği için artık onun ahiretten hiçbir nasibi yoktur.