Diyanet İşlerien ayrışan
Gerçeği getiren ve onu doğrulayanlar, işte onlar, Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlardır
Elmalılı Hamdi Yazır
Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, işte onlar kötülükten korunan müttakilerdir.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Doğruyu getirene ve onu tasdikleyene gelince, işte böyleleri, korunanların ta kendileridir.
Süleyman Ateş
Doğruyu getirene ve onu doğrulayanlara gelince: İşte korunanlar onlardır.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Peygamber ve diğer kimselerden söz ve fiillerinde doğruyu getiren ve iman etmiş olarak onu tasdik edip gerektirdiği ile amel edenler var ya, işte onlar hakikî muttakilerdir. Rablerinin emirlerini yerine getirir ve yasaklarından sakınırlar.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
32- Allah hakkında yalan söyleyenden ve hak kendisine geldiğinde onu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok? 33- Doğruyu getirene ve onu doğrulayanlara gelince işte onlar, takva sahiplerinin ta kendileridir. 34- Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, ihsan sahiplerinin mükâfaatıdır. 35- Böylece Allah, işlediklerinin en kötü olanlarını örter ve yapmakta olduklarının en güzeli ile de onları mükâfatlandırır.
32. Yüce Allah, hem uyararak hem de haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah hakkında yalan söyleyenden” daha zalim hiçbir kimse yoktur. Bu ise Yüce Allah’a, ya celâline yakışmayan şeyleri nispet etmekle olur veya peygamberlik iddiasında bulunmakla olur yahut da “Yüce Allah şöyle buyurmuştur”, “şöyle haber vermiştir”, “şöyle hükmetmiştir” vb. diyerek yalan söylemekle olur. Bu da Yüce Allah’ın:“(Şeytan) Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”(el-Bakara, 2/169) buyruğunun kapsamına dahildir. Bu, kişinin cahil olması halinde böyledir. Aksi takdirde Allah hakkında olmadık şeyleri bile bile söylemek çok daha çirkindir. “Ve hak kendisine geldiğinde onu yalanlayandan daha zalim kim olabilir?” Apaçık belgelerle desteklenmiş haliyle kendisine gelen hakkı yalanlayan kişiden daha zalim kimdir? Böyle bir hakkı yalanlamak büyük bir zulümdür. Çünkü bunu yapan kişi, hakkı açıkça kendisine belli olduktan sonra reddetmektedir. Eğer hem Allah’a yalan isnat etmekte hem de doğruyu yalanlamakta ise bu sefer zulüm üstüne zulüm yapmış olur. “Kâfirler için” kendilerinden intikam alınmasını, aynı zamanda her bir zalim ve kâfirden de Allah’ın hakkının alınmasını sağlayacak olan “cehennemde yer mi yok?” Çünkü: “Şirk pek büyük bir zulümdür”(Lokmân, 31/13) Allah, yalancıyı ve yalanlayıcıyı, onun işlediği suçu ve cezasını söz konusu ettikten sonra, doğru sözlü olup doğru söz söyleyeni, doğrulayanı ve onun mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
33. Söz ve amelinde “doğruyu getirene” buyruğunun kapsamına, hem peygamberler hem de onların görevlerini ifa ederek Allah’ın haberleri ve hükümleri hakkında doğru söyleyen ve amellerinde dürüst olan kimseler girmektedir. “Ve onu doğrulayanlar...” Çünkü kişi, doğruyu getirmekle birlikte kibri yahut onu söyleyeni ve getireni küçük görmesi dolayısı ile o doğruyu tasdik etmeyebilir. O bakımdan bir kimsenin bu özelliğinin övülmesi için, mutlaka doğru söylemesi ve doğruyu tasdik etmesi gerekir. Doğru söylemesi, bilgi sahibi ve adaletli olduğuna, doğruyu tasdik etmesi de alçakgönüllü oluşuna ve büyüklenmediğine delildir. “İşte onlar” yani her iki hususu bir arada gerçekleştirme başarısını elde edenler “takva sahiplerinin ta kendileridir.” Çünkü takvânın bütün özellikleri, hakkı doğru söylemek ve onu tasdik edip doğrulamaktan geçer.
34. “Onlar için Rableri katında” mükâfat kabilinden hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türden “diledikleri her şey vardır.” Lezzet verici türlerden ve arzulanan şeylerden dileyip istedikleri her bir şey, hazır halde önlerine gelecektir. “İşte bu” Allah’a O’nu görüyormuşçasına, O’nu görmüyorlarsa dahi O’nun kendilerini gördüğüne kesin inanarak ibadet eden ve aynı zamanda Allah’ın kullarına da iyilikte bulunan “ihsan sahiplerinin mükâfatıdır.”
35. İnsanın amelinin üç durumu vardır: Ya en kötüdür, ya en iyidir, yahut da en kötü de değildir en iyi de değildir. Sonuncu kısım mubahlar kısmıdır ve bu kısmın, mükâfat ya da ceza ile bir ilgisi yoktur. En kötü ameller günahların tümüdür, en iyi ameller ise bütün itaat ve ibadetlerdir. İşte bu açıklamalar ışığında âyet-i kerimenin anlamı ve Yüce Allah’ın:“Böylece Allah, işlediklerinin en kötü olanlarını örter” buyruğunun manası açıklık kazanmaktadır. Yani Allah, ihsan ve takvâları sebebi ile onların küçük ve büyük günahlarını bağışlar. “Ve yapmakta olduklarının en güzeli ile de onları mükâfatlandırır.” Yani bütün iyiliklerinin karşılığını verir: “Allah, şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. (Yapılan) bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve katından büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Gerçeği getiren” ile Cebrâil’in, “onu tasdik eden” ile Hz. Peygamber’in kastedildiği veya gerçeği getirenin Hz. Peygamber, onu tasdik edenin Hz. Ebû Bekir yahut Hz. Ali gibi önde gelen bazı sahâbîler olduğu yönünde görüşler varsa da burada Hz. Peygamber ile onu tasdik eden bütün müminlerin kastedildiği şeklindeki yaygın görüşün daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır. İbn Mes‘ûd’dan nakledilen bir kıraat farkına dayanarak âyetin bu bölümünün, insanları Allah’ın birliğine inanmaya çağıran ve Allah tarafından kullarının iyiliği için konulmuş hükümlere uymaları yönünde insanları aydınlatan herkesi içine aldığı da ileri sürülmüştür (İbn Atıyye, IV, 531; Râzî, XXVI, 279; Şevkânî, IV, 350). 33. âyetteki “takvâ sahipleri” bu bağlamda üzerinde durulan tevhid ilkesiyle çelişen inançlara sapmaktan, ilâhî gerçeğe sırt çevirmekten sakınan samimi müminleri ifade etmektedir. Bunların niteliği olarak 34. âyetin metninde geçen “muhsinîn” kelimesinin masdarı olan ihsan kavramı ise her türlü iyi ve güzel davranış için kullanılmakla birlikte, bir hadiste “Allah’a O’nu görüyormuş gibi derin bir saygı ve huşû içinde ibadet etmek” şeklinde açıklanmıştır (Buhârî, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 5, 7). Böylesine yüksek bir kulluk bilincine ve duyarlılığına ulaşan insanın, diğer işlerinin iyi ve güzel olmasında da aynı duyarlılığı göstereceğinde kuşku yoktur.
İnsanın yanlışlarının, günahlarının farkına vararak hatalı yolda olduğunu kabul edip dönüş yapması da günah işlememek kadar önemlidir, değerlidir. İnsan, yanlış yoldan dönüp iyi şeyler yapma fırsatına sahip olduğu sürece İslâm ona kapıyı açık tutmaktadır. Tövbenin başlı başına bir ibadet değeri taşıması da buradan ileri gelir. Bu sebeple 35. âyette yüce Allah, bu şekilde dönüş yapanların geçmişteki en büyük kötülüklerini dahi bağışlayacağı, onları geçmişteki günahlarına göre değil yaptıkları en güzel işlere göre ödüllendireceği müjdesini vermektedir.