Önceki ayet· 24:39Sonraki ayet· 24:41

Nûr Suresi 40. Ayet· 24:40

↗ Nûr suresi
Medeni
أَوۡ كَظُلُمَٰتٖ فِي بَحۡرٖ لُّجِّيّٖ يَغۡشَىٰهُ مَوۡجٞ مِّن فَوۡقِهِۦ مَوۡجٞ مِّن فَوۡقِهِۦ سَحَابٞۚ ظُلُمَٰتُۢ بَعۡضُهَا فَوۡقَ بَعۡضٍ إِذَآ أَخۡرَجَ يَدَهُۥ لَمۡ يَكَدۡ يَرَىٰهَاۗ وَمَن لَّمۡ يَجۡعَلِ ٱللَّهُ لَهُۥ نُورٗا فَمَا لَهُۥ مِن نُّورٍ
Veya derin denizin karanlıklarına benzer. Onu üstüste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar; insan elini uzattığı zaman, nerdeyse onu bile göremez. Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz
Meal ihtilafı: 7% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Veya derin denizin karanlıklarına benzer. Onu üstüste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar; insan elini uzattığı zaman, nerdeyse onu bile göremez. Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Yahut (o kâfirlerin duygu, düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut. Bir biri üstüne karanlıklar... İnsan, elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah, nur vermemişse, artık o kimsenin ışık ve aydınlıktan nasibi yoktur.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Engin denizdeki karanlıklara da benzerlik var. Üst üste dalgaların kapladığı bir deniz. Daha üstünde de bulutlar var. Birbiri üstüne karanlıklar... Elini çıkarsa göremeyecek halde. Allah'ın ışık vermediği kişiye hiçbir ışık bulunamaz.
Süleyman Ateş
Yahut (Onların işleri) engin bir denizdeki karanlıklar gibidir: (Bir deniz) Ki üstünü bir dalga, örtüyor, onun üstünden bir dalga onun üstünden de bir bulut (örtmektedir). Birbiri üstüne yığılmış karanlıklar. (İçinde bulunan kimse) Elini çıkarsa neredeyse onu dahi göremez. Allah bir kimseye nur vermemişse artık onun nuru olmaz.
Diller arası (7 dil)ıraksama 14.2%
İngilizce
Or [they are] like darknesses within an unfathomable sea which is covered by waves, upon which are waves, over which are clouds - darknesses, some of them upon others. When one puts out his hand [therein], he can hardly see it. And he to whom Allah has not granted light - for him there is no light
Fransızca
[Les actions des mécréants] sont encore semblables à des ténèbres sur une mer profonde: des vagues la recouvrent, [vagues] au dessus desquelles s'élèvent [d'autres] vagues, sur lesquelles il y a [d'épais] nuages. Ténèbres [entassées] les unes au-dessus des autres. Quand quelqu'un étend la main, il ne la distingue presque pas. Celui qu'Allah prive de lumière n'a aucune lumière
İspanyolca
[El estado de los que se negaron a creer es] como tinieblas en un mar profundo cubierto de olas, unas sobre otras, que a su vez están cubiertas por nubes. Son tinieblas que se superponen unas sobre otras. Si alguien mirase su mano, apenas podría distinguirla. De este modo, a quien Dios no ilumine jamás encontrará la luz
Rusça
Или же они подобны мраку в глубине морской пучины. Его покрывает волна, над которой находится другая волна, над которой находится облако. Один мрак поверх другого! Если он вытянет свою руку, то не увидит ее. Кому Аллах не даровал света, тому не будет света
Endonezce
atau (keadaan orang-orang kafir) seperti gelap gulita di lautan yang dalam, yang diliputi oleh gelombang demi gelombang, di atasnya ada (lagi) awan gelap. Itulah gelap gulita yang berlapis-lapis. Apabila dia mengeluarkan tangannya hampir tidak dapat melihatnya. Barang siapa tidak diberi cahaya (petunjuk) oleh Allah, maka dia tidak mempunyai cahaya sedikit pun
Bengalce
অথবা (তাদের কর্ম) প্রমত্ত সমুদ্রের বুকে গভীর অন্ধকারের ন্যায়, যাকে উদ্বেলিত করে তরঙ্গের উপর তরঙ্গ, যার উপরে ঘন কালো মেঘ আছে। একের উপর এক অন্ধকার। যখন সে তার হাত বের করে, তখন তাকে একেবারেই দেখতে পায় না। আল্লাহ যাকে জ্যোতি দেন না, তার কোন জ্যোতিই নেই।
Çince
或如重重黑暗,笼罩着汪洋大海,波涛澎湃,上有黑云,黑暗重重叠叠,观者伸出手来时,几乎不见五指。安拉没有给谁光明,谁就绝无光明。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Yahut onların amelleri derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. O karanlıkların üstünü bir dalga örter. O dalganın üstüne bir dalga ve bir dalga daha. Bunların üstünde ise o kimsenin yolunu bulmasını sağlayan yıldızları örten bir bulut vardır. Birbiri üstüne birikip yığılmış olan karanlıklar. Öyle ki böyle bir karanlığa düşmüş kimse elini çıkarıp uzatsa karanlığın şiddetinden dolayı neredeyse elini dahi göremez. İşte kâfir böyledir. Cehaletin, şüphenin, şaşkınlığın ve kalbindeki mühürlenmenin karanlıkları onun üzerine üst üste yığılmıştır. Allah kimi, kendisini sapıklıktan hidayete ileterek ve kitabından ilim vererek rızıklandırmazsa o kimse için kendisi ile doğruyu bulacağı ne bir hidayet ve ne de aydınlanacağı bir kitap vardır.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
39- Kâfir olanların amelleri, çöldeki bir serap gibidir. Susuz kimse onu su sanır. Nihâyet onun yanına varınca onun hiçbir şey olmadığını görür. Üstelik onun yanında Allah’ı bulur, O da onun hesabını tastamam görür. Allah, hesabı çok çabuk görendir. 40- Yahut da (amelleri) engin bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onu dalga üstüne dalga kaplar. Dalgaların üzerinde de (koyu) bulutlar vardır. Birbiri üstünde karanlıklar, öyle ki (insan) elini uzatsa nerede ise onu dahi göremez. Allah kime nur vermezse onun hiçbir nuru olamaz. 39. Rablerini inkâr edip peygamberlerini yalanlayarak “kâfir olanların amelleri” ağacı ve bitkisi bulunmayan “çöldeki bir serap gibidir. Susuz” son derece susamış bir “kimse” aşırı susuzluğu dolayısı ile başkasının düşmediği zanlara düşerek “onu su sanır.” Böyle bir kimsenin bu zannı batıldır, boştur. O, susuzluğunu gidermek için su sandığı o yere doğru gider ama “nihâyet onun yanına varınca onun hiçbir şey olmadığını görür.” Aşırı derecede pişman olur ve susuzluğu -su bulma ümidi kesildiğinden dolayı- daha bir artar. İşte kâfirlerin amelleri de uzaktan görülen ve işin içyüzünü bilmeyen kimsenin su zannettiği serap gibidir. Bilmeyen kişi, o amelleri fayda verecek zanneder. Ancak amellerin görünüşü, bu bilmeyenleri aldatır ve ona çekici gelir. Onlar da -hevâsının peşinden gittiğinden dolayı- bu amellerin fayda vereceğini zanneder. Yine onlar bu amellerin faydasına susuz kimsenin suya duyduğu ihtiyaç kadar muhtaçtır. Ancak kıyamet gününde amelleri ile karşılaştıkları vakit onların boş olduğunu, aslında hiçbir şey olmadığını ve kendisine bir fayda vermediğini görür. Aksine “onun yanında Allah’ı bulur, O da onun hesabını tastamam görür.” Yaptığı amellerinden ona hurma çekirdeğinin sırtındaki zar hatta nokta kadar dahi gizli kalmaz. Az ya da çok bütün amellerinin karşılığını görecektir. “Allah hesabı çok çabuk görendir.” Bu yüzden o cahiller, bu vaadin geciktiğini sanmasınlar. Onun gelmesi kaçınılmazdır. Yüce Allah, bu amelleri hiçbir ağaç ve bitkinin bulunmadığı bir çöle benzetmektedir. Bu çöl, onların hayır ve iyilik namına hiçbir vasfı bulunmayan kalplerinin misalidir. O bakımdan amelleri tertemiz bir şekilde ortaya çıkmaz. Bunun sebebi de amellerin bu hale gelmesini engelleyen küfürdür. 40. Kâfirlerin amellerinin boşa gittiğine dair verilen ikinci misale gelince:“Yahut da (amelleri) engin” dibi oldukça derin, uzun ve geniş “bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onu dalga üstüne dalga kaplar. Dalgaların üzerinde de (koyu) bulutlar vardır. Birbiri üstünde karanlıklar.” Önce derin denizin karanlığı, daha sonra üst üste birikmiş dalgaların karanlığı, bunun da üstünde küme küme olmuş bulutların karanlığı, daha sonra da hepsinin üzerinde kapkaranlık gecenin karanlığı. Bu yüzden karanlık o kadar ileri bir hal almıştır ki bu durumdaki bir kimse “elini uzatsa” elinin kendisine yakınlığına rağmen “nerede ise onu dahi göremez.” Ya başka şeyi nasıl görebilsin? İşte kâfirler de böyledir. Kalplerinde karanlıklar üst üste yığılmıştır. Hayır namına hiçbir özelliği bulunmayan tabiatlerinin karanlığı, bunun üstünde küfrün karanlığı, bunun da üstünde cahilliğin karanlığı, bunun da üstünde bütün sözü edilenlerden ortaya çıkan amellerin karanlığı. Bunun sonucunda onlar karanlık içerisinde şaşkın, inkârları içerisinde bocalar, dosdoğru yola sırtlarını çevirmiş, azgınlık ve sapıklık yollarında gidip gelen bir haldedirler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın muvaffakiyet ihsan etmemesi, onlara kendi nurundan vermemesidir:“Allah kime nur vermezse onun hiçbir nuru olamaz.” Çünkü böyle bir kimsenin nefsi zalimdir, cahildir. O nefiste hayır ve nurdan eser yoktur. Mevlası olan Allah’ın verdiğinden, Rabbinin ona ihsan ettiğinden başka bir nura da sahip olamaz. u iki misalin, bütün kâfirlerin amellerine misal olarak verilmiş olması muhtemeldir. Bu misallerin her birisi onlara uyar. Bu durumda misallerin birden çok olması ise amellerin niteliklerinin de birden çok olmasından dolayıdır. Her bir misalin ayrı bir kesim ve fırka için verilmiş olma ihtimali de vardır. Buna göre birinci misal, kendilerine uyulan kimselere, ikinci misal de başkalarına uyan kimselere dairdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Siyah ile beyazda olduğu gibi her şey zıddının yanında daha iyi farkedilir. Allah’a iman eden, O’na kulluk şuuru kesintisiz hale gelmiş bulunan, güzellik ve menfaatlerin ibadetlerini engelleyemediği güzel insanlar ve bunları bekleyen ödüller benzetme ve temsil yoluyla anlatıldıktan sonra yine aynı üslûpla bu defa inkâr edenlerin durumu, âdeta bir tablo gibi gözler önüne seriliyor. İman etmeyen insanların da dünyada, kendileri ve başkaları için faydalı, hayırlı işleri, eserleri, hâsılı yapıp ettikleri vardır; ancak bütün bunların faydası ve etkisi dünyada kalır, onların sevap ve sonucunu âhirete taşımanın şartı imandır. Allah’a ve âhirete inanmayan bir kimse öldüğünde, dünyadaki kazancının ve eserlerinin orada kaldığını, buraya eli boş geldiğini görür; tıpkı çölde susamış, uzaktan serap görmüş, yanına gelince kızgın kumlardan başka bir şey bulamamış yolcu gibi yahut büyük bir denizin üst üste dalgalarının altında, denizin dibinde karanlıklar içinde kalan bir kimse gibi. Aslında adamın eli vardır ama bu karanlıklar içinde görülmez ve işe yaramaz. İnancı olmayanların, mutlak hakikati inkâr edenlerin dünyada yapmış oldukları iyi işler de vardır ama âhirette inançsızlığın koyu karanlığı onları örtmüş, hesapta ve terazide görülmez hale getirmiştir. Meâlinde, parantez arasındaki “kara bulut gibi bir dalga” ifadesi, metnin farklı bir okunuşunun karşılığıdır. Buna göre, yukarıya doğru biraz aydınlık, derinlere doğru ise her bölümde daha karanlık üç tabakadan oluşan büyük bir deniz (okyanus) tasvir edilmektedir. Okyanusların derinliklerini incelemek için gerekli bulunan teknoloji icat edilmeden önce kimse, normal ışık bakımından biri diğerinden daha karanlık üç tabakayı bilmiyordu. 40. âyet bundan söz etmektedir. Kezâ kimse göklere çıkmak, hatta atmosferin ötesine geçmek için gerekli araçların bulunmadığı zamanlarda da, göğe doğru yükseldikçe basıncın azalacağından, bunun da nefes zorluğu, tansiyon gibi problemlere yol açacağından haberdar değildi. Halbuki En‘âm sûresinde (6/125) göklere doğru yükselen kimsenin çıktıkça artan göğüs daralmasından bahsedilmiştir. Şüphe yok ki Kur’an bir tabiat bilimi kitabı değildir; madde âleminin sırlarını çözmek, yaratıcının tabiata hâkim kıldığı kanunları keşfetmek kural olarak insan zekâsına bırakılmıştır; ancak yeri geldikçe ve dolaylı olarak âyetlerde geçen bazı ilmî gerçekler, onların beşer üstü bir kaynaktan geldiğine ışık tutmaktadır.
Nûr Suresi 40. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Yahut onların amelleri derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. O karanlıkların üstünü bir dalga örter. O dalganın üstüne bir dalga ve bir dalga daha. Bunların üstünde ise o kimsenin yolunu bulmasını sağlayan yıldızları örten bir bulut vardır. Birbiri üstüne birikip yığılmış olan karanlıklar. Öyle ki böyle bir karanlığa düşmüş kimse elini çıkarıp uzatsa karanlığın şiddetinden dolayı neredeyse elini dahi göremez. İşte kâfir böyledir. Cehaletin, şüphenin, şaşkınlığın ve kalbindeki mühürlenmenin karanlıkları onun üzerine üst üste yığılmıştır. Allah kimi, kendisini sapıklıktan hidayete ileterek ve kitabından ilim vererek rızıklandırmazsa o kimse için kendisi ile doğruyu bulacağı ne bir hidayet ve ne de aydınlanacağı bir kitap vardır.