Önceki ayet· 20:108Sonraki ayet· 20:110

Tâhâ Suresi 109. Ayet· 20:109

↗ Tâhâ suresi
Mekki
يَوۡمَئِذٖ لَّا تَنفَعُ ٱلشَّفَٰعَةُ إِلَّا مَنۡ أَذِنَ لَهُ ٱلرَّحۡمَٰنُ وَرَضِيَ لَهُۥ قَوۡلٗا
O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez
Meal ihtilafı: 4% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez
Elmalılı Hamdi Yazır
O gün, Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
O gün şefaat yarar sağlamaz. Ancak Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna...
Süleyman Ateş
O gün Rahman'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefa'ati fayda vermez.
Diller arası (7 dil)ıraksama 13.5%
İngilizce
That Day, no intercession will benefit except [that of] one to whom the Most Merciful has given permission and has accepted his word
Fransızca
Ce jour-là, l'intercession ne profitera qu'à celui auquel le Tout Miséricordieux aura donné Sa permission et dont Il agréera la parole
İspanyolca
Entonces, ninguna intercesión será aceptada, salvo la de quien el Misericordioso quiera y sus palabras le sean aceptadas
Rusça
В тот день заступничество не поможет никому, кроме тех, кому Милостивый позволит и чьими речами Он будет доволен
Endonezce
Pada hari itu tidak berguna syafaat (pertolongan), kecuali dari orang yang telah diberi izin oleh Tuhan Yang Maha Pengasih, dan Dia ridai perkataannya
Bengalce
দয়াময় আল্লাহ যাকে অনুমতি দেবেন এবং যার কথায় সন্তুষ্ট হবেন সে ছাড়া কারও সুপারিশ সেদিন কোন উপকারে আসবে না।
Çince
在那日,除至仁主所特许而且喜爱其言论者外,一切说情,都没有功效。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
O azametli günde şefaat eden hiçbir kimsenin şefaati fayda vermez. Ancak Yüce Allah'ın şefaat izni verdiği şefaatçi ve şefaatte sözünden razı olduğu kimse bundan müstesnadır.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
105- Sana dağları soruyorlar. De ki:“Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” 106- “Yerlerini de dümdüz ve bomboş bırakacak.” 107- “Orada ne alçak ne de yüksek bir yer göremeyeceksin.” 108- O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır, o nedenle fısıltıdan başka hiçbir şey işitmezsin. 109- O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz. 110- O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar. 111- Bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm’a boyun eğmiştir. (Dünyada) zulüm yüklenen de gerçekten zarara uğramıştır. 112- Mü’min olarak salih ameller işleyense zulme uğramaktan da mükâfatının eksiltilmesinden de korkmayacaktır. 105-107. Yüce Allah, Kıyamet gününün dehşetli hallerini ve bu gündeki sarsıntıları haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Sana dağlardan” Yani kıyamet gününde dağlara ne yapılacak? Oldukları gibi mi kalacak? diye “soruyorlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça savuracak.” Yani onları yerlerinden söküp kopartacak ve onlar, atılmış renkli yün gibi ve kum tanecikleri gibi olacaklar. Sonra da bunları darmadağın edip saçıp savuracaktır. Böylelikle dağlar yok olacak ve yeryüzünü dümdüz edeceği gibi onların da “yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacak.” Oraya bakan bir kimse “ne alçak ne de yüksek bir yer” göremeyecektir. Çünkü yeryüzü tamamıyla dümdüz olacaktır. Orada vadi ve alçak yerler yahut yükseklikler, tepeler bulunmayacaktır. Yeryüzü olduğu gibi ortaya çıkacak, bütün insanları alacak kadar genişleyecek, Yüce Allah onu bir deri gibi yayacaktır. Hepsi de aynı yerde durdurulacak, onları çağıracak olan kimse hepsine seslerini işittirecek ve göz hepsini görecektir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: 108. “O gün hepsi, davetçinin çağrısına hiçbir tarafa sapmadan uyarlar.” Bu, kabirlerinden diriltilip kalkacakları vakit olacaktır. Davetçi onları mahşere gelmeye ve hesapların görüleceği o yerde toplanmaya çağıracak, onlar da ona doğru gidecek ve başka yere bakmayacak, sağa sola sapmayacaklar. Zira davetçinin davetinin herhangi bir eğriliği, sapması olmayacaktır. Onun daveti, bütün insanlar için hak ve doğru olacaktır. Hepsi onun çağrısını işitecekler ve o, onların hepsine seslenecektir. O yüzden Rahmân’ın heybetinden sesleri kısılmış olarak kıyamet gününde duracakları yere gelecek ve hazır bulunacaklar. “Artık fısıltıdan” yani dudakların gizlice konuşmak için hareket edişinden yahut da ayakların çıkardığı seslerin dışında “başka hiçbir şey işitmezsin.” Zira orada zilletle boyun eğiş, sükût ve susup dinleme onlarda hakim olacaktır. Böylece Rahmân’ın haklarında vereceği hükmü bekleyecekler ve zilletle boyun eğeceklerdir. O büyük mahşer yerinde zenginler, fakirler, erkekler, kadınlar, hürler, köleler, hükümdarlar hep suskun, kulak kesilmiş, gözleri zilletle önlerine eğilmiş, boyunları bükülmüş, dizleri üzerine çökmüş, yüzleri zilletle alçalmış halde olacaktır. Onların hiçbirisi haklarında ne hüküm verileceğini ve kendilerine ne yapılacağını bilemeyeceklerdir. Herkes kendisi ile, yalnız kendi haliyle meşgul olacak babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla ve sevdiğiyle ilgilenmeyecektir:“O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/37) İşte o gün mutlak egemen ve mutlak adil olan Yüce Allah, onlar hakkında hüküm verecek, iyilik yapana iyiliğinin karşılığını ihsan edecek, kötülük yapanı da mahrum bırakacaktır. Kerîm, Rahmân ve Rahîm olan Rabbin insanlara dillerin ifade edemeyeceği, akılların tasavvur edemeyeceği çapta büyük bir lütuf, ihsan, af, bağış ve mağfiret edeceğine dair kuvvetli bir umut vardır. O vakit bütün insanlar görecekleri haller dolayısı ile O’nun rahmetine göz dikeceklerdir. O ise rahmetini ancak kendisine ve peygamberlerine iman edenlere tahsis edecektir. Sizin böyle bir umuda kapılmanızın dayanağı nedir?, diye sorulabilir. Hatta Sözü edilen bu hususlara dair bilginizin kaynağı nedir?, diye de sorulabilir ki cevabımız şudur: iz, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin gazabından fazla olduğunu, bütün yaratılmışları kuşatacak kadar cömert olduğunu, gerek bize gerekse de başkalarına bu dünyada ardı arkası kesilmeyen nimetler ihsan ettiğini bildiğimiz gibi bilhassa kıyamet gününde pek çok lütuflarda bulunacağını da biliyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyrukları bu söylediklerimizin delilidir:“Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır”; “Rahmân’ın izin vereceği…”; “Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası...”(en-Nebe, 78/38); “O gün gerçek mülk, yalnız Rahmân’ındır.”(el-Furkan, 25/26) Yine Peygamber’in şu buyrukları buna delildir: “Şüphesiz Allah’ın yüz rahmeti vardır. O, kullarına birisini indirdi. Bununla birbirlerine merhamet ve şefkat gösterirler. Hatta hayvanın yavrusunu çiğneme korkusu ile toynağını kaldırması bile (onun kalbine bırakılmış olan bu rahmetin) bir eseridir. Kıyamet günü olduğunda ise Yüce Allah, bu rahmeti de o doksan dokuz rahmete katacak ve onunla kullara merhamet edecektir.”“Şüphesiz Allah, kullarına karşı annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir.” Yüce Allah’ın rahmeti hakkında dilediğini söyleyebilirsin. Ne söylersen söyle, o senin söylediğinden daha ileridir. Dilediğin şekilde bu merhameti tasavvur edebilirsin, ama o bundan da ileridir. Lütuf, ihsan ve mükâfatında merhametli olduğu gibi adaletinde ve cezalandırmasında da merhametli olanın şanı ne yücedir! Rahmeti her şeyi kuşatan, lütfu her canlıyı kapsayan, kullarına muhtaç olmayan, onlara son derece merhametli olan, bütün hallerinde sürekli olarak kullarının kendisine muhtaç olduğu, O’nsuz göz açıp kırpacak bir süre dahi yapamayacakları o yüce zatın şanı ne yücedir! 109. “O gün Rahmân’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimselerinki müstesnâ şefâatin hiçbir faydası olmaz.” Yüce Allah’ın şefaat hususunda kendisine izin vereceği kimselerden başka hiçbir kişi O’nun huzurunda şefaatte bulunmayacaktır. O, bu konuda sözünden, yani şefaatinden hoşnut ve razı olacağı kimseden başkasına da izin vermeyecektir ki bunlar da nebiler, rasûller ve O’nun yakınlaştırılmış kulları olup bunların, söz ve amellerinden razı olduğu halis mü’minler hakkında şefaat etmelerine izin verecektir. Bu hususta bir eksik olacak olursa herhangi bir kişinin herhangi bir kimseye şefaat etme imkanı bulunmayacaktır. [110. “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile bunu/O’nu kuşatamazlar.” Allah, insanların önlerinde olan kıyamete dair hususları da arkalarında kalan dünyaya dair husuları da bilir. Yaratılmışlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar. O, yüce ve münezzehtir.] 111-112. İnsanlar hesap için duracakları o yerde iki kısma ayrılacaklardır. Bir kısmı küfürleri ve kötülükleri sebebiyle zalim olanlardır. Bunların karşı karşıya kalacakları şey, zarardır, mahrumiyettir, hüsrandır, cehennemdeki can yakıcı azap ve mutlak egemen olan Yüce Allah’ın gazabıdır. İkinci kısım ise emrolunduğu şekilde iman edip farz ve sünnet türünden salih ameller işleyenlerdir. Bunlar ise “zulme uğramaktan” yani günahlarına bir fazlalık yapılmasından “da” yaptığı iyiliklerin “mükâfatının eksiltilmesinden de kormayacaktır.” Aksine günahları bağışlanacak, ayıplarından tertemiz edilecek ve iyiliklerinin mükâfatı da kat kat verilecektir:“Eğer (getirilen) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisa, 4/40)
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
İnsanlara dünya hayatının sonlu olduğunu ve kendilerini bekleyen bir hesap gününün kaçınılmazlığını anlatan Hz. Peygamber’e kıyametle ilgili sorular yöneltiliyordu. 105. âyette bu çerçevede Resûlullah’a yöneltilmiş veya zihinleri kurcalayan bir soruya değinilip kıyamet tasviri yapılmaktadır (kıyamet hakkında bk. A‘râf 7/187). Burada yeryüzünde ilk göze çarpan, en belirgin yükselti unsurları olan dağların ne olacağı sorusuna cevap verilerek, bugünkü tasavvurlarımıza sığmayacak bir değişimin söz konusu olacağı belirtilmekte, fakat ardından asıl önemli olan şeyin insanın kendi göreceği muamele olduğuna dikkat çekilmektedir. 107. âyette geçen iki kelimenin Arap dilindeki anlamları dikkate alınarak âyet, “Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün” şeklinde tercüme edilebileceği gibi, âyete “Orada artık iniş-yokuş / eğrilik-yumruluk / eğrilik-pürüz göremezsin” mânaları da verilebilir (Taberî, XVI, 212-213; Şevkânî, III, 435). 108. âyetin “... çağırıcıya uyar; ondan kaçıp kurtulma imkanı yoktur” şeklinde çevirdiğimiz kısmına “kendisinden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı veya hemen kendisine uyacakları davetçi” mânalarının yanı sıra (Taberî, XVI, 214), “eğip bükmeyen, pürüzsüz bir çağrıda bulunan davetçi” anlamı da verilmiştir; bazı müfessirler davetçiden maksadın kıyametin kopmasında özel görevi bulunan İsrâfil olduğunu söylemişlerdir (Râzî, XXII, 118; Şevkânî, III, 435). Kamer sûresinin 8. âyetinin de delâletiyle bu âyeti, “O gün bütün varlıklar karşı konamaz ilâhî çağrıya uymak ve mahşerde toplanmak zorunda kalacaklardır” şeklinde anlamak uygun görünmektedir (İbn Atıyye, IV, 64). Aynı âyette geçen ve “çok hafif sesler” diye tercüme ettiğimiz hems kelimesinin “hışırtı, fısıltı, ayak se­si, alçak sesle konuşma” gibi anlamları da vardır (Taberî, XVI, 215). 109. âyette, böylesine dehşetli bir günden söz edilince insanın hatırına gelebilecek ilk ihtimal olan başkalarından medet umma eğilimine işaret edilerek, şefaatin de ancak Allah’ın izni ve rızâsına bağlı olduğu hatırlatılmaktadır (şefaat ve 110. âyette değinilen Allah’ın ilminin kuşatılamazlığı hakkında bk. Bakara 2/48, 255). 112. âyette geçen ve dilimizde “hazım” şeklinde telaffuz edilen hadm kelimesi tefsirlerde genellikle, midenin yiyeceği sindirmesi sırasında onda meydana getirdiği eksiltmeden hareketle “eksiltme, zayi etme” veya eylemin mahiyetine bakarak “çiğneme, gaspetme” gibi mânalarla açıklanmıştır (Taberî, XVI, 218; Şevkânî, III, 436). Râgıb el-İsfahânî bu âyeti delil göstererek hadm kelimesinin istiare yoluyla “zulüm” anlamında kullanıldığını belirtir (el-Müfredât, “hdm” md.). Fakat âyette her iki kelimenin (zulm ve hadm) yer aldığı ve iki farklı durumu anlatan bir yapı içinde kullanıldığı dikkate alınırsa, burada hadmı zulmün eş anlamlısı olarak çevirmek cümlenin mânasını daraltır. Bu sebeple ve iki kelime arasındaki nüansı (bk. İbn Âşûr, XVI, 313) dikkate alarak âyetin son kısmına, “O ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar” şeklinde mâna vermeyi uygun bulduk.
Tâhâ Suresi 109. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
O azametli günde şefaat eden hiçbir kimsenin şefaati fayda vermez. Ancak Yüce Allah'ın şefaat izni verdiği şefaatçi ve şefaatte sözünden razı olduğu kimse bundan müstesnadır.