Diyanet İşleri
Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur'ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içindeyseniz, hadi onun benzerinden bir sure getirin! Allah dışındaki destekçilerinizi/tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru sözlü kişilerseniz...
Süleyman Ateş
Eğer kulumuz (Muhammed)e indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sure getirin. Allah'tan başka bütün şahid (yardımcı)larınızı da çağırın; eğer doğru iseniz (bunu yapın).
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ey İnsanlar! Kur'an'ın; kulumuz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'e indirildiğinden şüphe duyuyorsanız, Kur'an'daki en kısa bir sure bile olsa onun benzeri bir sure getiremeyeceğiniz hususunda size meydan okuyoruz. İddia ettiğinizde sadık kimseler iseniz, güvendiğiniz kimseleri de yardıma çağırın.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
23- Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz, haydi siz de onun dengi bir sûre getirin. Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer doğru söyleyen kimselerdenseniz (haydi bunu yapın!). 24- Yok yapmazsanız -ki hiçbir zaman da yapamayacaksınız- o halde yakacağı insanlar ve taşlar olan, kafirler için hazırlanmış o ateşten sakının.
23-24. “Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz…” Bu âyet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna ve getirdiğinin hak oluşuna dair aklî bir delildir: Ey Allah Rasûlü’ne karşı inatla direnen, onun çağrısını reddedip yalancı olduğunu iddia edenler! Eğer sizler kulumuza indirdiğimizden yana hak mıdır, değil midir diye şüphe ve tereddüt içerisinde iseniz, işte karşınızda, O’nunla sizin aranızda haklıyı haksızdan ayırdedecek, insafla yapılmış bir teklif: O, sizin gibi bir insandır, başka bir tür varlık değildir. Aranızda yetiştiği günden beri siz O’nu tanımaktasınız, okuması da yok, yazması da. O, size bir kitap getirdi ve bu Kitab’ın Allah’tan gönderildiğini haber verdi. Siz ise “O’nu kendisi uydurup ortaya attı” diyorsunuz. Eğer durum, dediğiniz gibi ise haydi onun benzeri bir sûre getirin! Yardımcılarınızdan ve size tanıklık edeceklerden güç yetirdiğiniz kim varsa hepsinin de yardımını isteyin. Çünkü bu, sizin için kolay bir iştir. Zira sizler fesahat ehli kimselersiniz ve hitabetiniz de güçlüdür. Ayrıca Allah Rasûlü’ne karşı düşmanlığınız da çok büyüktür. Eğer Kur’ân’ın benzeri bir sûre ortaya koyabilirseniz, Allah Rasûlü sizin dediğiniz gibi biri demektir. Şâyet ona benzer bir sûre getiremeyecek olur ve bundan tam anlamıyla acze düşecek olursanız -ki bunu asla yapamayacaksınız, ancak bu, insaflı davranma ve size anladığınız dilden hitap etme adına sunulmuş bir tekliften ibarettir- işte bu, O’nun doğru söylediğine ve getirdiğinin doğruluğuna kesin ve açık bir delil, büyük bir belgedir. O zaman O’na tabi olmanız gerekir. Tâ ki son derece sıcak ve çetin bir azap yeri olan ateşten sakınasınız. Bu ateşin yakacağı insanlar ve taşlardır. Odunla tutuşturulan dünya ateşine benzemez. Ayrıca bu ateş, Allah'ı ve rasullerini inkâr edenler için hazırlanmıştır. O halde siz onun Allah Rasûlü olduğunu anladıktan sonra artık küfürden ve inkârdan sakının. Bu âyet-i kerime ve benzerlerine “tahaddi/meydan okuma âyeti” denilir. Bu da bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek veya herhangi bir yönden onun benzerini ortaya koymak açısından bütün insanların acizliklerini açıkça ortaya koyma amacı taşımaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“De ki: Andolsun bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine de onun benzerini getiremezler.”(el-İsra, 17/88) Topraktan yaratılmış bir varlık, nasıl en Yüce Rabb’in sözüne benzer bir söz söyleyebilir? Yahut bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlık, nasıl olur da mutlak kemâle ve her bakımdan uçsuz bucaksız zenginliğe sahip o kâmil zâtın Kelâm’ına benzer bir söz ortaya koyabilir? Böyle bir şeye imkân yoktur, bu insanın gücünün altından kalkabileceği bir şey de değildir. Söz çeşitleri ile ilgili asgari bilgisi ve asgari seviyede söz zevki bulunan bir kimse, bu yüce Kur’ân’ı, belagat ehli şahsiyetlerin sözleri ile kıyaslayacak olursa olursa, aradaki büyük farkı görür. Yüce Allah’ın:“Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz...” şeklinde başlayan buyruğu şuna delalet ermektedir: Sapıklıktan kurtulup hidâyet bulacağı ümid edilen kimse, hakkı sapıklıktan ayırt edemeyen, şaşkın ve şüpheli kimselerdir. Böyle biri hakkı araştırmakta samimi ise hak açıklandığı takdirde ona uyması beklenebilir. Hakkı bilmekle birlikte onu terk eden inatçı kimsenin ise dönüşüne imkân yoktur. Çünkü o zaten açıkça gördükten sonra hakkı terk etmiştir. Bilmediği için terk etmiş değildir. Böyle birisine yapılabilecek bir şey yoktur. Aynı şekilde hakkı aramakta samimi olmayan, aksine hakkı aramak için gayret göstermeyen ve yüz çeviren şüpheci de böyledir. Çoğunlukla böyle bir kimse de doğru yolu bulmaya muvaffak olamaz. Allah Rasûlü’nün bu üstün konumda bile “kul” olarak vasfedilmesi O’nun en büyük sıfatının öncekilerden de sonrakilerden hiçbir kimsenin bu hususta kendisine yetişemediği “ubudiyetin gereklerini yerine getirme makamı” olduğunun delilidir. Nitekim Yüce Allah, İsra makamında da onu “kul” olarak nitelendirmiştir: “Kulunu geceleyin... götüren (Allah) münezzehtir.”(el-İsra, 17/1) Kur’ân-ı Kerîm’in ona indirilmesi makamında da aynı şekilde O’nu “kul” olarak nitelendirmiştir: “Hak ile batılı ayıranı (Furkân’ı) kuluna âlemlere uyarıcı olsun diye indiren (Allah) ne yücedir!”(el-Furkan, 25/1) Yüce Allah’ın: “kâfirler için hazırlanmış...” buyruğu ve benzeri âyet-i kerimeler, Mu’tezilenin kanaatinin aksine Cennet ve Cehennem’in şu an yaratılmış olduklarına dair Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin görüşüne delildir. Aynı şekilde -Hariciler ve Mutezilenin görüşlerinin aksine- muvahhid kimselerin büyük günah işleseler dahi Cehennem’de ebedi olarak kalmayacaklarına da delildir. Çünkü Yüce Allah burada “kâfirler için hazırlanmış” diye buyurmaktadır. Eğer muvahhid olan asi ve günahkârlar ebedi olarak Cehennem’de kalacak olsalardı o, yalnızca kâfirler için hazırlanmış olmazdı. Yine bu âyet-i kerimede azaba sebeplerinin işlenmesi dolayısıyla müstahak olunacağına da delil vardır ki bu sebepler, küfür ve her çeşit günahtır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Önceki âyetlerde insanlar tevhide (bir tek Allah’a kul olmaya) çağırılmışlar, buna tefekkür yoluyla varabilmeleri için teşvik edilmişler, ayrıca deliller getirilerek onlara ışık tutulmuştu. İnsan kendi düşünce ve iradesiyle inanmaya karar verince; Allah, yaratılış, yaratılmışlar, gayb âlemi, dünya hayatının sonu; Allah, insanlar ve eşya ile ilişkilerde takip edilecek yol ve usul gibi konularda bilgilenmeye ihtiyaç duymaktadır. İnsanın kendi bilgilenme kapasitesi bu meçhulleri aydınlatmaya yeterli olmayınca, beşer üstü bir bilgi kaynağına başvurma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu kaynak vahiydir; özel bir dil veya iletişim aracı ile Allah’ın kullarına bilgi vermesidir. Bu bilginin peygamber dışındaki insanlar için elde edileceği kaynak Kur’an’dır ve vahye dayanan sünnettir. Bu sebepledir ki kitaba iman inanç esaslarından biri olmuş, kitabın şüpheden uzak bulunduğunu ispat için âyetler gönderilmiş, deliller getirilmiştir. Sûrenin başında “Onda şüphe yoktur” ifadesiyle gerçek ortaya konmuş, burada ve daha başka yerlerde ileri sürülen delillerle de ispat edilmiştir. Kur’an-ı Kerîm’in kaynak ve muhteva yönlerinden “şüphesizlik, gerçeklik ve tutarlılık” şeklindeki nitelik ve özelliklerinin ispatı, aynı zamanda onu alıp tebliğ eden Hz. Peygamber’in ve içinde geçen gayb bilgilerinin gerçekliğinin ispatı demektir. Böylece İslâm’a özgü iman esasları ve bunların ispat delilleri verilmiş olmaktadır.
Kur’an-ı Kerîm’in daha önce Mekke’de inen sûrelerinde de inkârcılara meydan okunmuş; bu kitabın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanların, onu Hz. Peygamber’in uydurduğu iddialarında samimi iseler benzerini yapıp getirmeleri istenmiştir. Bu cümleden olarak Kur’an’a benzer bir kitap (el-Kasas 28/49), onun sûrelerine benzer on sûre (Hûd 11/13), sûrelerine benzer bir sûre (Yûnus 10/38), onda bulunanlara benzer bir söz (Tûr 52/34) yapıp getirerek iddialarını ispat etmeleri istenmiştir. İnkârcı Araplar bütün arzularına ve teşebbüslerine rağmen bunu yapamamışlar, bir âyete benzer söz dahi söyleyememişler; böylece âciz oldukları, yapamayacakları ortaya çıkmış, “asla yapamayacaksınız” sözü gerçekleşmiştir.
Kur’an-ı Kerîm’in bir sûresinin, hatta bir âyetinin bile benzerinin yapılamaması özelliğine i‘câz denir. Kelimenin sözlük mânası “âciz, çaresiz bırakmak”tır. Mu‘ciz “çaresiz bırakan”, mûcize ise “sıradan insanların yapamadığı, ancak peygamberlere Allah’ın lutfettiği, olağan üstü fiiller, etkiler ve haller” demektir. Kur’an mu‘cizdir; çünkü meydan okuduğu halde kimse benzerini yapamamıştır. Kur’an mûcizedir; çünkü bu eşsiz kitap, son Peygamber’in risâletinin hak ve gerçek olduğunu ispat eden en kalıcı delil olmuştur. Bu aziz kitabın mu‘ciz ve mûcize oluşu hangi özelliklerinden gelmektedir? Hangi bakımlardan o bir mûcizedir? Bu sorunun cevabını vermek üzere i‘câzü’l-Kur’ân konulu irili ufaklı çok sayıda kitap yazılmıştır. Burada bir fikir vermek üzere Kur’an’ın i‘câzını ortaya koyan üç özelliğinden söz etmek mümkündür:
1. Söz Sanatı. Seçilen kelimeler ve dizilişi, grameri, uygulanan edebî sanatlar, kelimelere –dilin imkânları sonuna kadar kullanılarak– yüklenen mânalar.
2. Üslûp ve Şekil Özelliği. Kur’an-ı Kerîm’den önce Araplar’da, sözlü edebiyatın iki şekli vardı: Şiir ve nesir. Nesir de hitabet ile kâhinlerin kafiyeli sözlerinden ibaretti. Kur’an-ı Kerîm şiir olmadığı gibi Araplar’ın bildiği nesirden de farklıdır. O, öğüt ve tâlimattan ibaret bulunan iki amacını gerçekleştirmek üzere şeklin ve üslûbun en uygununu seçmiş, yerine göre uygun geçişler yaparak; misaller, kıssalar ve tarihî olaylardan yararlanarak vermek istediğini en güzel ve etkili bir şekilde vermiştir.
3. Muhteva Özelliği. Kur’an-ı Kerîm’in muhtevası iman (inanmak), inanılacak esaslar, ibadet ve çeşitleri, hükümler ve tâlimat, ahlâk bilgisi ve eğitimi, yaratılış ve oluş, gayb âlemi ve buradaki varlıklar, kısmen peygamberler ve kavimler tarihi, insan ve kâinatın yapısı, gelecekle ilgili bazı haber ve bilgilerden oluşmaktadır. Hz. Peygamber’in çevresi ve yetişme şartları bellidir. O’nun ve çevresindekilerin bu bilgilere sahip olmadıkları, bu bilgilerin bir kısmına o çağda yaşayan başkalarının da sahip bulunmadıkları bilinmektedir. Peygamberliğinden önce okuma yazma bilmeyen (ümmî) bir zatın ağzından çıkan, hepsinin de doğru olduğu ya o anda yahut zamanı gelince anlaşılan ve bundan sonra da anlaşılacak olan, yakın çevredeki dinlerin ve bu dinlere ait kitapların yanlışlarını düzelten, tahrifleri açıklığa kavuşturan bu muhteva (Kur’an-ı Kerîm’in içeriği) olağan üstüdür, mûcizedir, ancak doğru bilginin kaynağı olan Allah’tan gelmiş olabilir, başka bir ihtimal yoktur veya mâkul değildir.