Önceki ayet· 90:15Sonraki ayet· 90:17

Beled Suresi 16. Ayet· 90:16

↗ Beled suresi
Mekki
أَوۡ مِسۡكِينٗا ذَا مَتۡرَبَةٖ
Yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu.
Meal ihtilafı: 8% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu.
Elmalılı Hamdi Yazır
Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.
Yaşar Nuri Öztürk
Yahut ezilmiş-boynu bükük bir yoksulu.
Süleyman Ateş
Yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu.
Diller arası (7 dil)ıraksama 14.1%
İngilizce
Or a needy person in misery
Fransızca
ou un pauvre dans le dénuement
İspanyolca
o al pobre hundido en la miseria
Rusça
или приникшего к земле бедняка
Endonezce
atau orang miskin yang sangat fakir
Bengalce
অথবা ধুলি-ধুসরিত মিসকীনকে
Çince
或困穷的贫民;
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Veya hiçbir şeye sahip olmayan bir fakiri.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır. (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere… 4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır. 8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor. 11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır: 12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”; 17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.” 18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur. 19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır. Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. ***
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
İnsana lutfedilen duyu organlarından söz edildikten sonra ona, “iki yol”un da gösterildiği belirtilmektedir. Duyu organları dış dünyadan bilgi edinme araçlarıdır; “iki yol” ise genellikle “iyilik ve kötülük yolları” olarak açıklanmış olup bu ifade insanın, olgular ve eylemler üzerine “doğru-yanlış, iyi-kötü” şeklinde hüküm verme ve tercihte bulunma yetenekleriyle donatıldığı anlamına gelir. Böylece bu iki kısa âyette veciz bir üslûpla Allah Teâlâ’nın insana bilgi edinme, düşünüp yargıda bulunma ve seçim yapma yetenekleri lutfederek bu yetenekleriyle onu yeryüzünün en seçkin varlığı halinde yarattığı anlatılmaktadır. Bu yetenekler aynı zamanda insanın bir ödev ve sorumluluk varlığı olmasını da gerektirmiştir. İşte 11. âyette bu sorumluluğu yerine getirmeyenler, bu zahmeti göze alıp iyilikler yolunu seçmeyenler kınanmakta; ardından da o dönem toplumunun en ağır sorunları ve bunlarla ilgili başlıca ödevler sıralanmaktadır. 13-17. âyetlerde veciz şekilde anlatıldığı üzere o dönemin en ağır insanî sorunları kölelik, yoksulluk ve merhametsizlikti. O dönem için çareler ise köleleri özgürlüklerine kavuşturmak, yetimi ve yoksulu doyurmak, birbirine sabırlı ve merhametli olmayı tavsiye etmekti. İslâm’ın sosyal ahlâkının kapsamlı bir özeti olan bu ifadeler, eski deyimiyle tahdîdî değil tâdâdîdir; yani sınırlayıcı değil, örnek göstericidir. Kuşkusuz iyilikler imanla birlikte değer kazanacağı için 17. âyette inananlardan olma şartı da getirilmiştir. Buradaki “inanma”, “yapılan iyiliğin faydasına ve gerekliliğine inanma” olarak da yorumlanmıştır (bk. Şevkânî, V, 521). Rivayete göre Hakîm b. Hizâm adlı bir sahâbî, Hz. Peygamber’e, “Yâ Resûlellah! Vaktiyle ben Câhiliye döneminde sadaka verir, köleleri özgürlüklerine kavuşturur, akrabalarımla yakından ilgilenir, buna benzer iyilikler yapardım. Bunlardan sevap kazandım mı, ne dersiniz?” diye sorunca Hz. Peygamber, “Müslüman oldun ve artık bütün o iyiliklerinin sevabını alacaksın” buyurmuşlardır (Müsned, III, 402). 18. âyet iyilik ve doğruluğun, iyi müslüman olmanın sözde değil, yukarıdaki âyetlerde çerçevesi çizilen bir inanç, zihniyet ve yaşayışta olduğunu göstermektedir. Allah’ın âyetlerinin gösterdiği yol budur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler ise bu yoldan da sapmış olacakları için 19. âyette onlar, “bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlar” diye anılmıştır; son âyette de bunların nihaî âkıbeti hatırlatılmıştır.
Beled Suresi 16. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Veya hiçbir şeye sahip olmayan bir fakiri.