Diyanet İşlerien ayrışan
Zarar vermek, inkar etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamber'ine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid kurup: "Biz sadece iyilik yapmak istedik" diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahiddir
Elmalılı Hamdi Yazır
Bir de müslümanlara zarar vermek, kâfirlik etmek ve müslümanların arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resulü'ne karşı savaş açmış olanı beklemek için mescid yapanlar var. "İyilikten başka bir maksadımız yoktu." diye yemin de edecekler. Fakat bunların kesinlikle yalancı olduklarına Allah şahittir.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük/gerçeği örtmek için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. "İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!" diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.
Süleyman Ateş
(Seferden geri kalanlar arasında) Zarar vermek, nankörlük etmek, mü'minlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Elçisiyle savaşmış olan(adamın gelmesin)i gözetlemek için bir mescid yapanlar da var. "İyilikten başka bir niyetimiz yoktu" diye de yemin edecekler. Oysa Allah onların yalan söylediklerine şahidtir.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Münafıklardan Allah'a ibadet etmek dışında başka bir amaç için mescit bina eden kimseler vardır. Bilakis onlar, Müslümanlara zarar vermek, küfrü açığa çıkararak nifak ehlini kuvvetlendirmek, Müslümanların arasını bölmek, Allah'a ve resulüne savaş açanlara (yardımcı olmak) ve hazırlık yapmak için bu mescidi inşa ettiler. İşte bunlar, "Biz, yalnızca Müslümanlara merhamet etmekten başka bir şey kastetmedik" diye size yemin ederler. Oysa Allah, onların bu iddialarında kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
107- (Münafıklar arasında) zarar vermek, kafirlik etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah’a ve Rasûlüne savaş açan kimseleri beklemek üzere bir mescid edinenler (de vardır). Onlar:“Bizim iyilikten başka bir maksadımız yoktu!” diye yemin edeceklerdir. Allah şahit ki onlar, kesinlikle yalancıdır. 108- O (mescidin) içerisinde asla namaza durma! İlk günden temeli takvâ üzerine atılan mescid, içinde namaza durmana elbette daha layıktır. Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever. 109- Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır yoksa binasını yıkılmaya yüz tutmuş bir uçurumun kenarına kurup da onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah zalimler topluluğuna yol göstermez. 110- Kurdukları o bina, yürekleri parça parça olmadıkça kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.
107. Kubâ ahalisi arasında münafık birtakım kimseler vardı. Bunlar, Kubâ Mescidi yakınında bir mescid yaptılar. Bununla mü’minlere zarar vermek ve aralarına ayrılık sokmak istiyorlardı. Ayrıca Allah ve Rasûlüne karşı savaş açan ve yanlarına gelmesini bekledikleri kimselere de ihtiyaç duyulması halinde sığınacakları bir barınak olması için bu mescidi yapmışlardı. İşte Yüce Allah, bu rezilliklerini açıklayarak içlerinde gizlediklerini su yüzüne çıkartıp şöyle buyurmaktadır: Mü’minlere ve içinde toplandıkları mescitlerine “zarar vermek, kafirlik etmek” yani başkaları iman etme kastı içinde olursa onlar küfrü amaçlarlar “mü’minler arasına ayrılık sokmak” gruplara ayrılmalarını, tefrikaya ve anlaşmazlığa düşmelerini isteyerek “ve daha önce Allah’a ve Rasûlüne savaş açan kimseleri beklemek” daha önce Allah’a ve Rasûlüne karşı savaş açıp düşmanlıkları ileri dereceye ulaşmış kimselere yardımcı olmak üzere… Meselâ, Ebû Âmir er-Râhib bunlara bir örnektir. Bu şahıs, Medine ahalisinden idi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edince onu inkâr edip kâfir oldu. Cahiliye döneminde ise o, kendini ibadete vermiş birisi idi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı savaşmak üzere müşriklerin yanına gidip yardımlarını istedi. Onlardan istediğini elde edemeyince de kanaatince kendisine yardım eder ümidi ile Bizans Kayserine gitti ve lanet olasıca, yolda öldü. Ancak o, münafıklar ile sözleşmiş ve bazı noktalarda ittifaka varmıştı. İşte onların bu maksatla ve o şahıs için yaptıkları hazırlıklardan birisi de Mescid-i Dırâr idi. Bu konuda vahiy nazil olunca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, o mescidi yakıp yıkacak kimseleri gönderdi. Bunun üzerine o mescid yakılıp yıkıldı. Bundan sonra da orası bir çöplük oldu. Yüce Allah, bu mescidi yapmaktaki kötü niyetlerini açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:“Biz” bu mescidi yapmak sureti ile “iyilikten başka bir maksadımız yoktu” Biz, bununla sadece güçsüzlere, acizlere ve gözleri görmeyenlere yardımcı olmak istedik, “diye yemin edeceklerdir.”“Allah şahit ki onlar, kesinlikle yalancıdır.” Allah’ın onlar hakkındaki şahitliği, onların yemin ile söyledikleri kendi sözlerinden elbette daha doğrudur.
108. “O (mescidin) içerisinde asla namaza durma!” Zarar vermek kastı ile yapılmış olan bu mescidde ebediyen namaz kılma! Allah seni o mescide muhtaç etmeyecektir, sen de orda namaz kılmaya mecbur değilsin. “İlk günden temeli takvâ üzerine atılan” içinde İslâm’ın açıkça ilan edildiği “mescid” yani Kubâ mescidi “içinde namaza durmana elbette daha layıktır.” Çünkü Kubâ mescidi, dinin Allah'a has klınması için, ihlas için, O’nun anılması ve dininin buyruklarının yerine getirilmesi için kurulmuştur. Bu özellik, bu mescidde oldukça köklüdür. İşte, böyle üstün bir “mescid, içinde namaza durmana elbette daha layıktır.” Orada ibadet etmen, Allah’ı anman daha uygundur. Çünkü o mescidin bir fazileti vardır. O mescide devam edenler de faziletli kimselerdir. Bundan dolayı Yüce Allah onları şu buyrukları ile övmektedir:“Orada tertemiz olmayı arzu eden” günahlardan, pisliklerden, necasetlerden ve hadesten temizlenmek isteyen “erkekler vardır.” Bilindiği gibi bir kimse bir şeyi sevdi mi mutlaka onun için çalışır ve onu gerçekleştirmek maksadı ile gayret gösterir. Şüphesiz onlar da günahlardan, pisliklerden ve hadeslerden temizlenip arınmaya çokça gayret eden kimseler idiler. İşte bundan dolayı İslâm’a ilk girenlerden olmuşlardı. Bunlar, namazı vakitlerinde ve dosdoğru kılar, Allah Rasûlü ile birlikte cihada sarılır, Allah’ın dininin hükümlerini uygulamaya dikkat ederlerdi. Allah ve Rasûlüne muhalefet etmekten çokça çekinirlerdi. Onların temizlenmelerinin övülmesine dair bu âyetin nüzulünden sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, taharetleri ile ilgili onlara soru sorunca, önce taş ile temizlendikten sonra su ile de aharet aldıklarını bildirdiler.[26] Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu yaptıkları dolayısı ile onları övdü. “Allah da çokça temizlenenleri sever.” Gerek şirkten ve kötü huylardan uzak durmak sureti ile manevi olarak, gerekse de necasetleri gidermek ve hadesi kaldırmak sureti ile maddi yolla temizlenenleri sever.
109. Daha sonra Yüce Allah, mescidlere devam edenlerin maksatları ve Allah’ın rızasına uygunlukları açısından mescidler arasındaki fazilet farkına işaret ederek şöyle buyurmaktadır:“Binasını Allah korkusu ve” Allah’ın emrine uygun olması sureti ile “rızası üzerine kuran” böylelikle amelinde hem ihlâsı hem de hakka tâbi olmayı bir arada gerçekleştiren “kimse mi hayırlıdır yoksa binasını yıkılmaya yüz tutmuş” çökecek hale gelmiş “bir uçurumun kenarına kurup da onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah zalimler topluluğuna” din ve dünyalarında menfaatlerine olan şeylere “yol göstermez.”
110. “Kurdukları o bina, yürekleri” son derece pişmanlık duymak, Rablerine tevbe etmek ve O’ndan nihaî derecede korkmak sureti ile “parça parça olmadıkça kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir.” Ancak bu hallerinden vazgeçip tevbe ederlerse Allah onları affeder. Aksi takdirde onların yaptıkları bu bina şüphelerine şüphe katar, münafıklıklarını artırır durur. “Allah” içi ile dışı ile, açığı ile gizlisi ile her şeyi, kulların gizleyip sakladıklarını da açıkladıklarını da “hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.” O, ancak hikmetin gerektirdiği şeyi yapar, yaratır, emreder ve yasaklar. Yüce Allah’a hamdu senalar olsun. Bu âyet-i kerimelerle birtakım gerçekler dile getirilmektedir: 1. Yakınında bulunan bir başka mescide zarar vermek maksadı ile mescid edinmek haramdır ve onu yapanların maksadı bilindikten sonra bu zarar veren mescidi yıkmak gerekir. 2. Bir amel faziletli olsa dahi niyet, onu değiştirip yasak hale dönüştürebilir. Nitekim Dırar Mescidini yapanların niyetleri, bu amellerini gördüğümüz bu şekle dönüştürmüştür. 3. Mü’minlerin arasında tefrika doğuran her bir hal, mutlaka terk edilmesi ve ortadan kaldırılması gereken masiyetlerdendir. Diğer taraftan mü’minlerin bir araya gelmelerini, birbirleri ile kaynaşmalarını gerçekleştirecek her bir şeye uymak, onu emretmek ve teşvik etmek gerekir. Çünkü Yüce Allah onların, Dırar Mescidini bu maksatla yaptıklarını ve bu maksadın da onun yasak kılınmasını gerektirdiğini beyan etmiştir. Aynı zamanda bu, küfre girmeyi, Allah ve Rasûlüne karşı savaş açmayı da gerektiren bir maksattır. 4. Allah'a isyan edilen yerlerde namaz kılmak, bu gibi yerlere yaklaşmak yasaktır, bunlardan uzak durmak gerekir. 5. Günah, işlendiği yerlere de etki eder. Nitekim münafıkların günahı, Mescid-i Dırarı etkilemiş ve orada namaz kılmak yasaklanmıştır. İtaat de aynı şekilde -Kubâ mescidini etkilediği gibi- bulunduğu yerlere etki eder. Nitekim Yüce Allah Kûba Mescidi hakkında şöyle buyurmuştur:“İlk günden temeli takva üzerine atılan Mescid, içinde namaza durmana elbette daha layıktır.” Bundan dolayı Kubâ mescidinin başka mescidlerde bulunmayan bir fazileti ve üstünlüğü vardır. O kadar ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her cumartesi günü Kubâ mescidini ziyaret edip orada namaz kılar ve orada namaz kılmayı teşvik ederdi.[27] 6. Âyet-i kerimede sözü edilen gerekçelerden dört önemli kaide ortaya çıkmaktadır: Müslüman bir kimseye zarar veren veya Allah’a isyan olan -zira Allah’a isyanlar küfrün dallarındandır- ya da mü’minlerin arasını ayıran yahut da Allah ve Rasûlüne düşmanlık edenlere destek mahiyetinde bulunan her bir amel, haramdır ve yasaktır. Bu amellerin aksi de hükmün de aksi olmasını gerektirir. 7. Allah'a isyandan kaynaklanan somut ameller, günahta ısrar gibi olup failinin sürekli olarak Allah'tan uzaklaşmasına neden olur. Ta ki ona son verip tam manasıyla ondan tevbe edinceye kadar ki bu da pişmanlıktan ve üzüntüden dolayı kalbi parçalanacak dereceye gelmesi ile olur. 8. Kubâ Mescidi takvâ üzere kurulmuş bir mescid olduğuna göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek eli ile temelini attığı, yapımında çalıştığı ve Allah’ın onun için seçtiği Mescid-i Nebevî’nin böyle olması öncelikle söz konusudur. 9. İhlas ve Peygamber’e tâbi olma esası üzere yapılan bir amel, takva üzere yapılmış ve yapanını nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran ameldir. Kötü bir maksat, bid’at ve sapıklık üzere yapılan bir amel ise yıkılmaya yüz tutmuş bir uçurumun kenarında kurulmuş ve yıkılıp sahibini de beraberinde cehenneme götüren bir ameldir. Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Yesrib’deki (Medine) Hazrec kabilesinin ileri gelenlerinden Ebû Âmir isimli bir şahıs Hıristiyanlığı benimsemiş ve bu alanda bilgilerini ilerletip papaz olmuştu. Resûlullah’ın Medine’ye göç etmesi bu ve benzeri kimselerin menfaatlerine ters düşüyordu. Bu yüzden Ebû Âmir, Medine’ye geldiği günden itibaren Hz. Peygamber’e muhalefet etti ve onun düşmanları olan Mekkeli müşriklerle ittifak içine girdi. Bu muhalefeti sürdürebilmek için bazı adamlarıyla birlikte Mekke’ye gitti ve Bedir Savaşı’nda müslümanlara karşı savaştı. Bedir yenilgisine müşriklerden daha fazla üzüldü ve onların intikam duygularını harekete geçirdi. Ayrıca gerek Uhud gerekse Hendek savaşlarında hazır bulunup Medineli hemşehrilerini Resûlullah ve müslümanlar aleyhine tahrik etmeye çalıştı. Bunda başarılı olamayınca Mekke’ye yerleşti. Mekke müslümanlar tarafından fethedilince Tâif’e geçti. Huneyn Savaşı’nda Hevâzin kabilesi yenilgiye uğrayınca da Şam’a kaçtı. Şam’a kaçarken münafıklara, “Olabildiğince hazırlık yapın, ben Bizans imparatoruna gidip kuvvet getireceğim, Muhammed’i ve arkadaşlarını Medine’den çıkaracağım” diye haber gönderdi. Ebû Âmir’in Medine’deki münafıklarla yaptığı iş birliği çerçevesinde hazırlanan oyunlardan biri mescid süsü verilen bir toplanma yeri inşa edilmesiydi. Münafıklar gerçekte kötü niyetle, fakat Mescid-i Kubâ ve Mescid-i Nebî’ye uzakta oturan yaşlıların cemaate yetişemediklerini, diğer insanların da soğuk ve yağmurlu gecelerde anılan mescidlere ulaşmalarındaki zorlukları bahane ederek Sâlim b. Avf kabilesinin bulunduğu yerde bir mescid inşa ettiler. Resûlullah’ın onayını alıp bu yapıya meşruiyet kazandırmak üzere kendisinden mescidi ibadete açmasını ve dua etmesini istediler. Hz. Peygamber o sırada Tebük Seferi’nin hazırlıklarıyla meşgul olduğunu belirtti ve “İnşaallah döndüğümüzde orada namaz kılarız” buyurdu. Tebük Seferi dönüşünde münafıklar tekrar aynı taleple müracaatta bulundular. İşte Resûlullah gerçekte fesat ve nifak yuvası olarak inşa edilen bu mescidde namaz kılmak üzere oraya gitmeye hazırlanırken bu âyetler nâzil oldu. Âyetteki bu uyarı üzerine Hz. Peygamber anılan mescidi yıktırdı. Âyetteki “zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere yapılmış mescid” anlamına gelen ifadeden hareketle siyer ve İslâm tarihi ile ilgili eserlerde, yıkılan bu yapı Mescid-i Dırâr adıyla anılagelmiştir (Taberî, XI, 23-26; Hüseyin Algül, “Mescid-i Dırâr”, İFAV Ans., III, 206-207).
108. âyette “daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulduğu” bildirilen mescidin hangisi olduğu hususunda ilk dönem İslâm âlimlerinden nakledilen rivayetler iki noktada toplanır. Bunlardan birine göre maksat Mescid-i Nebevî, diğerine göre Kuba Mescidi’dir. Taberî birinci görüşü destekleyen rivayetleri daha sağlam bulmaktadır (bk. XI, 26-28).
110. âyette geçen ve “huzursuzluk kaynağı” diye çevirdiğimiz rîbe kelimesi, “kuşku, erişilmez emel, pişmanlık ve kin” gibi mânalara gelmektedir. Bunlardan hareketle şu yorumlar yapılmıştır: Münafıkların mescidi yaparken içlerinde taşıdıkları kuşku ve nifak sürüp gidecektir; o binayı yaparken gözettikleri amaç erişilmez bir hayal olarak kalacaktır; böyle bir iş yapmaktan duydukları pişmanlığı hep yaşayacaklardır; binanın yıktırılmasından dolayı duydukları kin devam edip gidecek ve bütün bu duygular sebebiyle devamlı bir huzursuzluk içinde yaşayacaklardır. Âyetin “yürekleri paramparça oluncaya kadar” diye çevirdiğimiz kısmıyla, kalplerinin bu konuyla olan bağı tamamen kopuncaya kadar devam edeceğine işaret edilmektedir. Müfessirlerin çoğunluğu bu bağın kopmasını “ölüm” olayı ile açıklamışlar ve âyete “Onlar ölmedikleri sürece bu konudaki kuşkuları sürer gider” şeklinde mâna vermişlerdir. Bununla birlikte, “Onlar yaptıkları aşırılıktan yüreklerini parçalayacak derecede pişmanlık ve üzüntü duyarak tövbe edinceye kadar kuşkuları devam eder” yorumu da yapılmıştır (Râzî, XVI, 198; Şevkânî, II, 460).
Bu âyetler belirli bir olay vesilesiyle inmiş olmakla beraber, özellikle 109. âyette soyut bir anlatım biçimiyle ortaya konan ölçü dikkate alınırsa, burada temsilî bir örnekten hareketle şu mesaja ağırlık verildiği görülür: İki yüzlü davrananlar arasında zararlı eylemler planlayan, inkârcılığı örgütlemeye ve müminlerin arasına ayrılık sokmaya çalışanlara karşı uyanık olunmalı, onların iyi niyet iddiaları ihtiyatla karşılanmalıdır; Allah’ın rızâsına takvâ esası üzerine kurulu işlerle erişilir ve Allah kötülüklerden arınmayı samimi olarak isteyen kişileri sever; iki yüzlü davranmayı huy haline getirenlerin yürekleri kuşkunun esiri olur ve ölünceye kadar kendi kişiliklerini bulamadan bu kuşkunun girdabında bocalar dururlar; dünyada böyle bir bunalımı yaşadıkları gibi âhirette de acı bir sonla karşılaşacaklardır, zira onların akıllarınca başarı gibi görünen eylemleri aslında uçurumun kenarına yapılmış binadan farksızdır, kısa bir süre sonra bu bina onların cehenneme yuvarlanmaları sonucunu doğurur.