Önceki ayet· 5:12Sonraki ayet· 5:14

Mâide Suresi 13. Ayet· 5:13

↗ Mâide suresi
Medeni
فَبِمَا نَقۡضِهِم مِّيثَٰقَهُمۡ لَعَنَّـٰهُمۡ وَجَعَلۡنَا قُلُوبَهُمۡ قَٰسِيَةٗۖ يُحَرِّفُونَ ٱلۡكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِۦ وَنَسُواْ حَظّٗا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِۦۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىٰ خَآئِنَةٖ مِّنۡهُمۡ إِلَّا قَلِيلٗا مِّنۡهُمۡۖ فَٱعۡفُ عَنۡهُمۡ وَٱصۡفَحۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلۡمُحۡسِنِينَ
Sözlerini bozdukları için onlara lanet ettik, kalblerini katılaştırdık. Onlar sözleri yerlerinden değiştirirler. Kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular. İçlerinden pek azından başkasının daima hainliklerini görürsün, onları affet ve geç. Allah iyilik yapanları şüphesiz sever
Meal ihtilafı: 3% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Sözlerini bozdukları için onlara lanet ettik, kalblerini katılaştırdık. Onlar sözleri yerlerinden değiştirirler. Kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular. İçlerinden pek azından başkasının daima hainliklerini görürsün, onları affet ve geç. Allah iyilik yapanları şüphesiz sever
Elmalılı Hamdi Yazır
Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalblerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün. Yine de onları affet, aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları sever.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Sonunda, verdikleri mîsakı bozdukları için onları lanetledik de kalplerini kaskatı yaptık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Öğütlenmek üzere çağırıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuttular. İçlerinden çok azı hariç, sen onlardan hep hainlik görürsün. Bununla birlikte onları affet, ellerini tut. Çünkü Allah güzellik sergileyenleri sever.
Süleyman Ateş
Sözlerini bozdukları için onları la'netledik ve kalblerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Kendilerine öğütlenen şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün. Yine de onları affet, aldırma, çünkü Allah güzel davrananları sever.
Diller arası (7 dil)ıraksama 11.3%
İngilizce
So for their breaking of the covenant We cursed them and made their hearts hard. They distort words from their [proper] usages and have forgotten a portion of that of which they were reminded. And you will still observe deceit among them, except a few of them. But pardon them and overlook [their misdeeds]. Indeed, Allah loves the doers of good
Fransızca
Et puis, à cause de leur violation de l'engagement, Nous les avons maudits et endurci leurs cœurs: ils détournent les paroles de leur sens et oublient une partie de ce qui leur a été rappelé. Tu ne cesseras de découvrir leur trahison, sauf d'un petit nombre d'entre eux. Pardonne-leur donc et oublie [leurs fautes]. Car Allah aime, certes, les bienfaisants
İspanyolca
Pero por haber violado el pacto los maldije y sus corazones se volvieron insensibles y duros. [Por eso] tergiversan el sentido de las palabras [de la Tora] sacándolas de contexto, y dejan de lado parte de lo que les fue mencionado [en ella]. Descubrirás que la mayoría de ellos, salvo unos pocos, traicionan [a la gente]; pero tu discúlpalos y sé tolerante con ellos, porque Dios ama a los que hacen el bien
Rusça
За то, что они нарушили завет, Мы прокляли их и ожесточили их сердца. Они искажают слова, меняя их местами, и забыли долю из того, чему их научили. Ты всегда будешь обнаруживать их измену, за исключением некоторых из них. Прости же их и будь великодушен, ведь Аллах любит творящих добро
Endonezce
(Tetapi) karena mereka melanggar janjinya, maka Kami melaknat mereka, dan Kami jadikan hati mereka keras membatu. Mereka suka mengubah firman (Allah) dari tempatnya,269) dan mereka (sengaja) melupakan sebagian pesan yang telah diperingatkan kepada mereka. Engkau (Muhammad) senantiasa akan melihat pengkhianatan dari mereka kecuali sekelompok kecil di antara mereka (yang tidak berkhianat), maka maafkanlah mereka dan biarkan mereka. Sungguh, Allah menyukai orang-orang yang berbuat baik
Bengalce
অতএব, তাদের অঙ্গীকার ভঙ্গের দরুন আমি তাদের উপর অভিসম্পাত করেছি এবং তাদের অন্তরকে কঠোর করে দিয়েছি। তারা কালামকে তার স্থান থেকে বিচ্যুত করে দেয় এবং তাদেরকে যে উপদেশ দেয়া হয়েছিল, তারা তা থেকে উপকার লাভ করার বিষয়টি বিস্মৃত হয়েছে। আপনি সর্বদা তাদের কোন না কোন প্রতারণা সম্পর্কে অবগত হতে থাকেন, তাদের অল্প কয়েকজন ছাড়া। অতএব, আপনি তাদেরকে ক্ষমা করুন এবং মার্জনা করুন। আল্লাহ অনুগ্রহকারীদেরকে ভালবাসেন।
Çince
只为他们破坏盟约,我弃绝了他们,并使他们的心变成坚硬的;他们篡改经文,并抛弃自己所受的一部分劝戒。除他们中的少数人外,你常常发现他们的奸诈,故你当饶恕他们,原谅他们。安拉确是喜爱行善者的。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Kendilerinden alınan kuvvetli sözü bozmaları sebebiyle (İsrailoğulları'nı) rahmetimizden kovduk. Kalplerini, hiçbir hayrın ulaşamayacağı ve hiçbir öğüdün fayda vermeyeceği şekilde kaskatı kıldık. Hevâlarına uyacak şekilde manalarını tevil ederek ve lafızlarını değiştirerek Allah'ın kelamının anlamını tahrif ediyorlar. Kendilerine emredilenlerle amel etmeyi terk ettiler. Ey resul! Hâlâ sen Allah'a ve Mümin kullarına karşı yaptıkları hainliklerini ortaya çıkarıyorsun. Ancak bunlardan azı hariç vermiş oldukları o sözü yerine getirmediler. Verdikleri söze uyanları affet ve azarlayıp paylama, bağışla. Bu ihsandandır. Şüphe yoktur ki Allah iyilik edenleri sever.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
12- Andolsun ki Allah İsrailoğullarından misak almıştı. İçlerinden on iki de nakib göndermiştik. Allah buyurmuştu ki:“Şüphesiz ben sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder, onlara gereği gibi yardım eder ve Allah’a güzel bir borç verirseniz elbette günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra içinizden kim küfre saparsa muhakkak o, doğru yoldan sapmış olur.” 13- Böyle iken sözlerini bozdukları için biz de onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar, kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler. Kendilerine verilen öğütten önemli bir kısmı da unuttular. İçlerinden pek azı müstesna olmak üzere sen onların daima hainlik ettiklerini görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphe yok ki Allah ihsan sahiplerini sever. 12. Yüce Allah İsrailoğullarından ağır ve pekiştirilmiş bir söz aldığını haber vermekte, aldığı bu sözün niteliğini, gereğini yerine getirmeleri halinde alacakları ecirleri, yerine getirmeyecek olurlarsa da kazanacakları günahı bildirmektedir. Daha sonra Yüce Allah, onların bu sözlerinin gereğini yerine getirmediklerini ve kendilerine verdiği cezayı söz konusu etmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Andolsun ki Allah İsrailoğullarından misak” yani oldukça ağır ve pekiştirilmiş bir söz “almıştı.” “İçlerinden on iki de nakib göndermiştik.” Altındakilere başkanlık edecek ve onların işlerine nezaret edecek on iki kişi tayin etmiştik. Bu, onlara nezaret etsinler, emrolundukları şeyleri yerine getirmeleri için onları teşvik etsinler ve doğruya davet etsinler diye idi. “Allah” bu yükleri yüklenen nakiblere “buyurmuştu ki: Şüphesiz ben” yardım ve desteğim ile “sizinle beraberim” Yardım ve destek ise bunu hak ettirecek çaba oranındadır. Daha sonra Allah azze ve celle onlardan aldığı sözü, söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun eğer namazı dosdoğru kılar” yani gereklerini yerine getirerek ve devamlı olmak üzere hem zahiren hem batınen eda eder “zekâtı” hak sahiplerine “verir” en faziletlileri ve mükemmelleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem olan bütün “peygamberlerime inanır, onlara gereği gibi yardım eder” yani tazim eder ve onlara karşı gerekli olan ihtiram ve itaati gösterirseniz “ve Allah’a güzel bir borç verirseniz” samimiyet, ihlâs ve helâl kazançtan sadaka verir ve ihsanda bulunursanız; evet, bütün bunları yerine getirecek olursanız “elbette günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım.” Böylelikle bunları yapanlara hem arzu edilen cennet ve içindeki nimetlerin verileceği vaadedilmekte, hem de hoşlanılmayan şeyler olan günahların affedileceği ve buna bağlı olarak cezaların bertaraf edileceği vaadedilmektedir. “Bundan” yani yeminlerle sağlamlaştırılıp pekiştirilmiş ve mükafatı da söz konusu edilerek teşvik edilmiş bu söz ve ahitten, bu yükümlülüklerden “sonra içinizden kim küfre saparsa muhakkak o, doğru yoldan” kasti olarak ve bilerek “sapmış olur.” Böylelikle de mükâfattan mahrumiyet ve cezanın gerçekleşmesi gibi sapıtanların hak ettikleri şeyleri hak eder. 13. Bu buyrukta sanki şöyle denmektedir: Acaba onlar, Allah’a verdikleri bu sözü yerine getirdiler mi yoksa bozdular mı? İşte Yüce Allah, onların bu sözlerini bozduklarını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Böyle iken sözlerini bozdukları için” yani sözlerini bozmaları sebebi ile onları çeşitli şekillerde cezalandırdık: Birincisi: “Onları lanetledik” yani rahmetimizden kovup uzaklaştırdık. Çünkü onlar bizzat kendilerine karşı rahmet kapılarını kapatmışlardı. Rahmetin en büyük sebebi olan kendilerinden alınan sözü yerine getirmemişlerdi. İkincisi:“kalplerini katılaştırdık” Öğütlerin etkilemeyeceği, âyet ve uyarıların fayda sağlamayacağı katı bir hale getirdik. O nedenle herhangi bir teşvik onları harekete geçirmiyor, herhangi bir korkutma sebebi ile de ellerini kötülükten geri çekmiyorlardı. Hidâyetin de hayrın da hiçbir fayda sağlayamayacağı, kötülükten başka bir şey bulunmayan böyle bir kalbe sahip olmak, bir kul için en büyük cezalardan birisidir. Üçüncüsü:“Onlar, kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler” yani onlar kelimeleri yerlerinden oynatmak ve tahrif edip değiştirmek belasına uğradılar. Allah’ın belli bir manayı murad ettiği sözü Allah ve Rasûlü’nün murad ettiğinden başka bir hale soktular. Dördüncüsü:“Kendilerine verilen öğütten önemli bir kısmı da unuttular.” Onlara Tevrat ile ve Allah’ın Mûsâ’ya indirdikleri ile öğüt verildi. Fakat onlar bunun önemli bir bölümünü unuttular. Bu ifade hem onun bilgisinin unutulmasını ve onların bu ilmi unutup kaybettiklerini ifade etmektedir. Yani Allah’ın onlara bir ceza olmak üzere bunları unutturduğunu, onların bir çoğunun ellerinde bulunmadığını ifade etmektedir. Hem de bu, emrolunanı terk etme anlamındaki amelin unutulmasını da ifade etmektedir. Böylece onlar emrolunduklarını yerine getirmek muvaffakiyetine nail olamadılar. Bu ayet, kitap ehlinin kitaplarında zikrolunan yahut da kendi dönemlerinde meydana gelen ama onların inkâr ettikleri bazı şeylerin, unuttukları şeyler arasında olduğuna delil gösterilebilir. Beşincisi: Sürekli bir hainliktir ki “içlerinden pek azı müstesna olmak üzere sen onların daima” hem Allah’a hem de mü’min kullara “hainlik ettiklerini görürsün.” Onların en büyük hainlikleri ise kendilerine öğüt veren, haklarında hüsnü zan besleyen kimseye karşı hakkı gizlemeleri ve küfürleri üzere kalmalarıdır. Bu, çok büyük bir hainliktir. İşte bu hoş olmayan hasletler, onların sıfatlarına sahip olan herkes hakkında geçerlidir. Yani Allah’ın verdiği emirleri yerine getirmeyen ve Allah’ın kendisinden aldığı sözlere riâyet etmeyen herkes, tıpkı İsrailoğulları gibi lanetten, kalp katılığından, sözlerin tahrif edilmesi ile müptela oluştan hak ettiği payını alır ve doğruya ulaşma muvaffakiyetini elde edemez. Kendisine verilen öğüdün bir bölümünü de unutur ve mutlaka hainliğe müptela olur. Yüce Allah’tan esenlik dileriz. Allah Teala, onlara hatırlatılan şeylere “حظ” (önemli bir pay, nasip) adını vermektedir. Çünkü en büyük pay ve nasip odur. Onun dışında kalanlar ise geçici dünyevi nasiplerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Derken zineti içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: “Keşke Karun’a verilenin bize de verilseydi. Gerçekten de o büyük bir pay sahibidir.”(el-Kasas, 28/79) Yüce Allah faydalı olan pay hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Buna ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.”(Fussilet, 41/35) Yüce Allah’ın: “içlerinden pek azı müstesna olmak üzere” buyruğuna gelince, yani bu pek az bölüm Allah’a verdikleri sözlerinde bağlı kaldılar. O da onlara muvaffakiyet verdi ve onları dosdoğru yola iletti. “Yine de sen onları affet ve aldırış etme.” Yani onlardan affedilmelerini gerektiren türden sadır olacak ve seni rahatsız edecek şeyler dolayısı ile onları sorgulama, onları bağışla! Çünkü bu ihsan çeşitlerindendir. “Şüphe yok ki Allah ihsan sahiplerini sever.” Allah hakkında ihsan, Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi O seni görür. Yaratılmışlar hakkında ihsan ise onlara dini ve dünyevi bakımdan faydalı olacak şeyleri karşılıksız olarak vermektir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Yukarıda (7. âyet) Hz. Muhammed’in peygamberliğini tanıyıp ona biat eden müminlerin tasada, kıvançta, güçlükte ve kolaylıkta kısaca her zaman ona itaat edeceklerine dair verdikleri sağlam söz kendilerine hatırlatılmış ve bu sözü yerine getirmeleri hususunda Allah’a karşı saygılı olmaları emredilmişti. Bu âyetlerde ise daha önce yahudi ve hıristiyanlardan da benzeri bir söz alındığı, ancak sözlerinden döndükleri için yahudilerin lânetlendikleri, hıristiyanların da aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kin ve düşmanlık sokulduğu hatırlatılarak müslümanların dikkatleri çekilmekte ve eskilerin düştüğü hatayı tekrarlamaktan sakınmaları gerektiğine işaret edilmektedir (mîsâk/ahid hakkında bilgi için bk. Bakara 2/40). Nakîb kelimesi sözlükte “koruyan, nöbet tutup gözetleyen, bir şeyi araştıran müfettiş, tecrübe olunmuş ve kendisine güvenilir kimse” anlamlarına gelir. Terim olarak “kavmin yönetimi kendisine verilen, toplumun hal ve hareketiyle ilgilenen temsilci” demektir. Bu anlamda başkana ve ordu komutanına da nakîb denilmiştir (İbn Âşûr, VI, 140). Elmalılı’ya göre nakîb, “bir kavmin ahvalini bilen, işlerinin yönetimini ve ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenen, durumlarını gözetleyen ve kendisine güvenilen kimse” anlamına gelir; reis ile aynı anlamda değildir (III, 1599). Yüce Allah İsrâiloğulları’nı din ve ahlâk dışı yollara sapmaktan korumak için on iki İsrâil kabilesinin her birinden bir temsilci seçmesini Hz. Mûsâ’ya emretmişti. Ayrıca kendileriyle beraber olduğunu bildirmek suretiyle onları desteklediğini haber vermiş ve âyette belirtilen dinî ve ahlâkî davranışları sergiledikleri takdirde günahlarını affedeceğini, kendilerini cennete sokacağını, aksine davranışta bulunanların ise doğru yoldan çıkmış olacaklarını bildirmiş ve emirlerini tutacaklarına dair, Hz. Mûsâ aracılığıyla onlardan sağlam söz almıştı. Kitâb-ı Mukaddes’te bu şahıslar, her biri binlerce kişiden oluşan bir ordunun başı olarak gösterilmiştir: “Ve sizinle beraber her sıpttan (kabile) birer adam olacak; her biri kendi ataları evinin başı olacaktır... Cemaatten çağrılanlar, ataları sıptlarının beyleri, bunlardı; İsrail binlerinin başları idiler” (Sayılar, 1/4, 16). “Doğru yol” diye tercüme ettiğimiz sevâe’s-sebîl tamlaması “orta, doğru” anlamlarına gelen sevâ kelimesi ile yol anlamına gelen sebîl kelimesinden oluşmaktadır. Tamlama halinde “orta yol” veya “doğru yol” diye tercüme edilebilir. Burada iman yolu doğru yola veya orta yola benzetilmiştir. Âyet, iman edip belirtilen güzel amelleri işleyen kimselerin kurtuluşa ve başarıya götüren doğru yola girmiş olduklarını, inkâr edenlerin de doğru yoldan saptıklarını belirtmekte ve kendilerine dosdoğru yol gösterildikten sonra bu yolda yürüyeceklerine dair Allah’a kesin söz verip de O’nun emir ve yasaklarına uymayanların, doğru yolu bulmuşken ondan sapmış ve onu yitirmiş olacaklarını, bu sebeple büyük bir hataya ve helâke düşeceklerini ifade etmektedir. Nitekim İsrâiloğulları’nın büyük çoğunluğu da zaman içerisinde ihtiraslarına yenik düşerek ahidlerini bozdular, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmediler. Bu yüzden Allah onları lânetledi, rahmetinden uzaklaştırıp gazabına uğrattı. Yapıp ettikleri yüzünden kalpleri katılaştı. Artık yapılan nasihatler, verilen öğütler onlara tesir etmez oldu. Dünya tutkusu ruhlarını o derece sardı ki Allah katındaki sorumluluklarını unuttular ve istediklerini yapabilmek için Allah’ın kelâmını tahrif etmeye (bozmaya), değiştirmeye ve keyiflerine göre yorumlamaya başladılar (tahrif hakkında bilgi için bk. Bakara 2/75; Nisâ 4/46). Bu davranış bozukluğu nesilden nesile intikal ederek devam etti ve Hz. Peygamber zamanında da kendini gösterdi. Nitekim Medine yahudileri Hz. Peygamber’in varlığını ortadan kaldırmak için –düşmanla iş birliği dahil– her türlü tuzağı kurmaya teşebbüs etmişlerdir. 13. âyetin, “İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün” meâlindeki bölümü bunu açıkça ifade eder. Buna rağmen Hz. Peygamber’e, onlara karşı iyi davranması ve onları affetmesi emredilmiştir. Bu âyetin, Enfâl sûresinin 58. ve Tevbe sûresinin 29. âyetleri ile neshedildiği ileri sürülmüşse de İslâm’ın, affı da bir terbiye metodu olarak değerlendirdiğini, bu kapıyı daima açık tuttuğunu göz önünde bulundurarak âyetlerin neshedilmediğini düşünenlerin görüşü İslâm’ın ruhuna ve Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun düşmektedir. “Hıristiyanlar” diye tercüme ettiğimiz 14. âyetteki nasârâ kelimesi, Hz. Îsâ’nın tebliğ ettiği ilâhî dinin mensuplarına verilen isimdir. Yaygın yoruma göre Hz. Îsâ’nın doğduğu köyün ismi olan Nâsıra’dan dolayı bunlar nasrânî (çoğulu nasârâ) olarak adlandırılmışlardır (ayrıca bk. Bakara 2/62; Âl-i İmrân 3/52-53). Önceki âyetlerde, verdikleri sözü yerine getirmeyen yahudilerin durumları anlatıldıktan sonra 14. âyette de hıristiyanların durumları ele alınmış ve peygamberleri vasıtasıyla Allah’ın onlardan da benzeri bir söz aldığı bildirilmiştir. Hıristiyanlar Hz. Îsâ’ya biat ederek her konuda kendisine itaat edeceklerine dair söz vermişlerdi. Ancak sözlerinde durmadılar, verilen emirleri unutup Allah’ın sözlerini işlerine geldiği gibi yorumladılar. Böylece kıyamet gününe kadar devam etmek üzere aralarına ayrılık, kin ve düşmanlık tohumlarını saçmış oldular. Bu sebeple Hıristiyanlık içinde ortaya çıkan çeşitli mezheplerin mensupları arasında asırlarca şiddetli savaşlar cereyan etti. Nitekim XX. yüzyılda yaşanan dünyanın en kanlı iki savaşı da –din dışı sebeplere dayansa bile– yine hıristiyanlar arasında başlamış daha sonra dünyaya yayılmıştır. Âyetten anlaşıldığına göre –burada belirtilen kusurda ısrar ettikleri takdirde– hıristiyanlar arasındaki bu ihtilâf ve düşmanlık kıyamet gününe kadar devam edecektir. Âyetin son bölümü, Allah’a verdikleri sözden dönerek onun âyetlerini işlerine geldiği gibi yorumlayanların, bu yaptıklarının cezasını çekecekleri uyarısında bulunmaktadır. Ayrıca âyette işaret yoluyla hıristiyanlar arasındaki bu ihtilâflardan müslümanların da ibret almaları istenmiş, benzer yanlışlıklara sapmaları halinde kendilerinin de bu tür bölünme ve çatışmalar içine düşeceklerine dikkat çekilmiştir.
Mâide Suresi 13. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Kendilerinden alınan kuvvetli sözü bozmaları sebebiyle (İsrailoğulları'nı) rahmetimizden kovduk. Kalplerini, hiçbir hayrın ulaşamayacağı ve hiçbir öğüdün fayda vermeyeceği şekilde kaskatı kıldık. Hevâlarına uyacak şekilde manalarını tevil ederek ve lafızlarını değiştirerek Allah'ın kelamının anlamını tahrif ediyorlar. Kendilerine emredilenlerle amel etmeyi terk ettiler. Ey resul! Hâlâ sen Allah'a ve Mümin kullarına karşı yaptıkları hainliklerini ortaya çıkarıyorsun. Ancak bunlardan azı hariç vermiş oldukları o sözü yerine getirmediler. Verdikleri söze uyanları affet ve azarlayıp paylama, bağışla. Bu ihsandandır. Şüphe yoktur ki Allah iyilik edenleri sever.