Diyanet İşlerien ayrışan
Nitekim, Rabbin seni hak uğrunda evinden savaş için çıkarmıştı, oysa müslümanların bir takımı bundan hoşlanmamıştı
Elmalılı Hamdi Yazır
Nitekim Rabbin seni, hak uğruna savaşmak için evinden çıkarmıştı. Oysa müslümanların bir kısmı o zaman bundan hoşlanmamışlardı.
Yaşar Nuri Öztürk
Bildiğin gibi, Rabbin seni hak uğruna, öz yurdundan çıkarmıştı. Ve müminlerden bir grup tamamen isteksizdi.
Süleyman Ateş
(Ganimetlerin bölüştürülmesinde bazı kimselerin hoşnutsuzluk göstermesi, daha önce, Bedir Savaşı'na çıkmanı hoş görmeyenlerin durumuna benzer). Nitekim hak uğruna (savaşa gitmek için) Rabbin seni, evinden çıkardığı zaman, mü'minlerden birtakımı, bundan hoşlanmıyordu.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah -Subhanehu ve Teâlâ- ganimetlerin dağıtılmasında anlaşmazlığa düştükten sonra ganimetlerin bölüştürülmesini sizden almıştır. Bu hususu kendisine ve resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ait kıldı. Ey Resul! Müminlerden bir grup hoşnut olmamasına rağmen Rabbin sana indirmiş olduğu vahiy ile Medine'den müşriklerle karşılaşmak için çıkmanı emretmişti.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
5- Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinden çıkardığında da mü’minlerden bir kesim gerçekten isteksizdiler. 6- Hak apaçık meydana çıktıktan sonra onun hakkında sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle tartışıyorlardı. 7- Hani Allah size o iki gruptan birinin sizin olacağını vaat ediyordu. Siz, gücü ve silahı olmayanın sizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah da sözleri ile hakkı üstün kılmayı ve kâfirlerin ardını kesmeyi istiyordu. 8- Tâ ki O, hakkı üstün kılsın ve batılı yok etsin, velev ki günahkârlar hoşlanmasa bile.
5-6. Böylelerinin imanı hakiki iman olduğuve mükâfatları da Allah’ın kendilerine vaat etmiş olduğu üzere hak olduğu gibi Allah'ın, Rasûlü’nü Bedir’de müşriklerle karşılaşmak üzere evinden çıkarması da haktır ki Allah bunu istemiş ve bunun böyle olacağını kaza ve kaderi ile tespit etmiştir. Mü’minlerin ise bu çıkışta kendileri ile düşmanları arasında bir savaş olacağı hatırlarına gelmemişti. Savaşın gerçekleşeceğini açıkça anladıklarında ise bir kesim, bu hususta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile tartışmaya koyulmuş, düşmanları ile savaşmayı hoş karşılamamışlardı. Kendilerine adeta “göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi” hissetmişlerdi. Halbuki onların hak uğrunda çıktıkları ve bunun, Allah’ın emredip hoşnut olduğu şeylerden olduğunu açıkça gördükten sonra böyle bir tutum takınmamaları gerekirdi. Çünkü böyle bir durumda tartışmaya yer yoktur. Zira tartışma ancak hakkın nerede olduğu hususunda şüpheye düşüldüğü ve işin içinden çıkılamadığı hallerde söz konusu olur ve o zaman fayda sağlar. Hak açıkça ortaya çıkacak olursa geriye sadece ona bağlanmak ve itaat etmek kalır. Bununla birlikte mü’minlerin önemli bir çoğunluğu, en ufak bir tartışmaya bile girişmemişler, düşman ile karşılaşmayı hoş görmemek gibi bir tutum sergilememişlerdi. Aynı şekilde Allah’ın kendilerini bu şekilde azarladığı kimseler de cihad emrine son derece itaat ettiler. Allah da onlara sebat verdi ve kalplerine huzur ve sükûnet veren sebepleri -ki bazıları ileride söz konusu edilmektedir- onlara ihsan etti.
7. Müslümanların çıkışlarının asıl sebebi, Kureyş’e ait olup Şam tarafından gelen ve Ebu Süfyan b. Harb’in başkanlığındaki büyükçe bir kervanın yolunu kesmekti. Müslümanlar bu kervanın Şam’dan dönmekte olduğu haberini alınca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları, kervanın karşısına çıkmak üzere toplanmaya çağırdı. Onunla birlikte 310 küsür kişi çıktı. Beraberlerinde sıra ile bindikleri ve üzerlerinde eşyalarını taşıdıkları yetmiş deve bulunuyordu. Kureyşliler de müslümanların bu durumlarını haber alınca kervanlarını korumak üzere yola çıktılar. Sayıları çoktu, beraberlerindeki silah, at ve asker de fazla idi. Savaşçılarının sayısı da bin kişi dolaylarında idi. Yüce Allah mü’minlere ya kervanı ele geçirecekleri ya da düşmanları ile çarpışacakları vaadinde bulunmuştu. Onlar ise müslümanların ellerindeki imkânların azlığı ve kervanın silahsız bulunması sebebi ile kervan ile karşılaşmayı arzu etmişlerdi. Ancak Yüce Allah, onlar hakkında arzularından daha üstün bir durum ile karşı karşıya kalmalarını dilemişti. Zira onların, müşriklerin ileri gelenlerini ve azılılarının da yer aldığı ordu ile karşılaşmalarını ve onlara karşı zafer elde etmelerini murad etmişti. Böylece “Allah sözleri ile hakkı üstün kılmayı” ve hak ehlini zafere kavuşturmayı “ve kâfirlerin ardını kesmeyi istiyordu.” Yani batıl ehlini kökten imha etmek ve mü’min kullarına da hatırlarına gelmeyecek şekilde hakkın zaferini göstermek istiyordu.
8. “Tâ ki” doğruluğuna ve gerçekliğine dair belge ve tanıkları ortaya çıkarmak sureti ile “hakkı üstün kılsın, batılı” da batıl oluşuna dair delil ve belgeleri ortaya koymak sureti ile “yok etsin, velev ki günahkârlar hoşlanmasa bile.” Çünkü Allah onlara hiçbir şekilde aldırış etmez.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Müminlerin bir kısmı Bedir Savaşı’nda ele geçirilen ganimetin kendilerine verilmesini istemişler, bunun doğru ve haklarında hayırlı olduğunu düşünmüşlerdi. Savaşa karar vermek üzere istişare (danışma) yapılırken de, savaşmak yerine Mekkeliler’e ait kervanı vurmanın faydalı olacağını ileri sürenler olmuştu. Âyetler grubu bu iki tutum ve davranış biçimi arasındaki benzerliğe işaret ederek başlıyor, sonra da Bedir Savaşı’nı vesile edinerek müminler için evrensel mesajlar veriyor.
Bedir Medine’nin 160 km. kadar güneybatısında, Kızıldeniz sahiline 30 km. uzaklıkta, Medine-Mekke yolunun Suriye kervan yolu ile birleştiği yerde bulunan küçük bir kasaba idi. Hicretin 2. yılında (624) Kureyşliler’den birçok kimsenin katıldığı bir ticaret kervanı Suriye’ye gitmişti. Hz. Peygamber çeşitli kanallardan kervan hakkında bilgi aldıktan sonra ashabını topladı, kırk civarında muhafız tarafından korunan kervanı Bedir’de kolayca ele geçirebileceklerini söyledi. Müzakere sonunda harekete karar verildi ve 12 Ramazan’da (9 Mart 624) yola çıkıldı. Bu sırada kervan Suriye’den Mekke’ye dönüyordu. Kervan yöneticisi Ebû Süfyân, müslümanların hareketi konusunda bilgi alınca, bir yandan Mekke’ye haber göndererek yardım istedi, diğer yandan da yolunu değiştirdi, Bedir’den uzağa düşen ve nâdiren kullanılan sahil yoluna saptı. Savaşmak için değil, hem düşmana ekonomik açıdan zarar vermek hem de her şeylerini Mekke’de bırakarak Medine’ye göçen muhacirlerle onlara yardımcı olan ensarın maddî ihtiyaçlarını karşılamak için yola çıkmış bulunan müslümanların hazırlıkları bu amaca göre sınırlı tutulmuştu; 305 kişiden ibaret idiler, yalnızca yetmiş deve ve iki at vardı. Buna karşı gerektiğinde savaşarak kervanı korumak amacıyla yola çıkan Mekke ordusunda yaklaşık 1000 asker, 700 deve ve 100 at vardı. İslâm ve Peygamber düşmanı meşhur Ebû Cehil kumandasında hareket eden ordu Bedir’e gelmeden kervanın yol değiştirerek kurtulduğunu öğrendiği halde müslümanlara ve çevreye güçlerini ispat etmek üzere yollarına devam ettiler. Müslümanlar Bedir’e geldiklerinde henüz Mekke ordusunun hareket yönünü bilmiyorlardı. Hz. Peygamber Zübeyr, Sa‘d ve Hz. Ali’yi kervan hakkında bilgi toplamak için Bedir kuyularına göndermişti. Yakalanan birkaç köleden, müşriklerin Bedir yakınlarına gelip konakladıkları öğrenildi, bu durum müslümanların heyecanlanmasına sebep oldu. Peygamberimiz yeni durumu ashâbı ile müzakere etti, birçoğu çıkış amacını ve hazırlığın zayıflığını ileri sürerek düşmanla savaşa girmeden, mümkün olursa kervanı vurmanın, aksi halde Medine’ye dönmenin daha uygun olduğu görüşünü ileri sürdüler. Böyle bir hareketin getireceği olumsuz sonuçları takdir eden Hz. Peygamber ise düşmanla karşılaşmak fikrinde idi. Genel eğilimin onu üzdüğünü farkeden Sahâbenin ileri gelenlerinden birkaç kişi uygun konuşmalar yaparak Resûlullah’ın arkasında olduklarını, o nasıl uygun görür ve dilerse öyle hareket edeceklerini, heyecanlı ve etkili bir şekilde ifade ettiler. Siyer kitaplarının kaydettiğine göre Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in güzel sözlerinden sonra Mikdâd b. Amr söz almış ve şöyle demişti: “Yâ Resûlellah! Allah’ın sana emrettiği yönde hareket et, biz seninle beraberiz. İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ’ya dediği gibi ‘Sen ve rabbin gidin savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz’ demiyoruz, fakat ‘Sen ve rabbin gidin savaşın, biz de sizinle beraber savaşacağız’ diyoruz. Seni gönderene yemin ederim ki bizi dünyanın öbür ucuna götürsen oraya varıncaya kadar seninle beraber olup çaba gösteririz!” Ensar, Hz. Peygamber Mekke’deyken Medine’ye geldiği takdirde kendisini koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Şimdi ise onların kendisiyle birlikte şehir dışında bir harbe girmeleri hususunda ne düşündüklerini bilmek istiyordu. Bunu farkeden Sa‘d b. Muâz, ensarı temsilen şunları söyledi: “Biz sana inandık, seni onayladık, getirdiğin dinin hak olduğuna tanık olduk; bunun üzerine seni dinleyeceğimize, itaat edeceğimize kuvvetli sözler verdik, yeminler ettik. Seni hak din ile gönderene yemin ederim ki bize şu denizi hedef gösterip dalsan biz de seninle dalarız, hiçbirimiz geride kalmaz. Yarın bizi de yanına alarak düşmanla savaşmana bir itirazımız yoktur. Biz savaşta dayanıklı, vuruşmada işin hakkını veren kimseleriz. Allah seni mutlu kılacak olan davranışlarımızı yakında sana gösterecektir” (İbn Hişâm, Sîre, II, 267). Bu konuşmalar beklenen etkiyi yaptı, genel eğilim değişti, harekete karar verildi. Gece olduğunda düşmanın baskın vermesi ihtimali uykuları kaçırmış, tedbirler üzerinde düşünülmeye başlanmıştı. Müslümanların mevzilendikleri yer kumlu olduğundan harekete elverişli değildi. Bu sırada gökten boşanan yağmur düşmanın, kuru iken harekete daha elverişli olan yerlerini çamur deryasına döndürdü, kumlu bölgeyi de harekete uygun hale getirdi. Bu sayede endişe ortadan kalktı, sakin ve huzurlu bir gece geçirildi. Ertesi gün yapılan savaşı müslümanlar kazandı. Bu onların ilk büyük zaferleriydi. Düşman, başta kumandanları Ebû Cehil olmak üzere yetmiş kayıp vermişti, bir o kadar da asker esir alınmıştı. Ayrıca ele geçirilen harp ganimetleri de vardı. Hz. Peygamber, beşte birini belirli sarf yerleri için ayırdıktan sonra geri kalanı, savaşa katılanlar arasında eşit olarak dağıttı.
İşin başında birçok sahâbî, düşmanla karşılaşmak haklarında daha hayırlı olduğu ve Allah, Peygamber’ini bunun için sefere çıkardığı halde savaşmak istememişler; savaş kararı alınıp zafer elde edildikten sonra ise ganimet taksimi konusunda haksız talepler ileri sürmüşlerdi. İşte âyette bu iki tutum arasında bir benzerlik kurulmuş, bu iki olayda kendi düşünce ve takdirlerinin değil, ilâhî takdirin daha ziyade onların lehine olduğu bildirilmiştir.