Diyanet İşlerien ayrışan
Allah'a itaat edin; eğer bundan yüz çevirirseniz bilin ki Peygamberimize düşen apaçık tebliğdir
Elmalılı Hamdi Yazır
Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.
Yaşar Nuri Öztürk
Allah'a itaat edin, resule de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz resulümüze düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir.
Süleyman Ateş
Allah'a ita'at edin, Elçiye ita'at edin. Eğer dönerseniz (bilin ki) Elçimize düşen, açıkça duyurmaktır.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah’a itaat edin, resule de itaat edin. Eğer Allah'ın resulünün getirdiklerinden yüz çevirirseniz; bu yüz çevirmenin günahı sizin üzerinizedir. Elçimizin üzerine düşen ise kendisine emrettiğimizi tebliğ etmekten başka bir şey değildir. O'nun tebliğ etmekle emrolunduğu şey ise size kesinlikle ulaşmıştır.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
11- Allah’ın izni olmadıkça (kimsenin başına) hiçbir musibet gelmez. Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir. Allah, her şeyi en iyi bilendir. 12- Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir. 13- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.
11. “Allah’ın izni olmadıkça (kimsenin başına) hiçbir musibet gelmez.” Bu; can, mal, evlât, sevilen şeyler vb. gibi her bir konuda gelip çatan bütün musibetler hakkında umumidir. Kullara ne isabet ederse Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Yüce Allah, bunların olacaklarını önceden bilmiştir, Kalemi bunları yazmıştır, bu konuda meşîeti gerçekleşmiştir ve hikmeti de bunu gerektirmiştir. Fakat esas mesele şudur: Kul, böyle bir konumda üzerindeki görevi yerine getirecek midir getirmeyecek midir? Eğer görevini yerine getirecek olursa onun için dünyada da âhirette de pek büyük ecir ve oldukça güzel bir mükâfat vardır. Eğer bu musibetin Allah’tan geldiğine inanıp buna razı olur ve işini Allah’a havale ederse, Allah kalbine hidâyet verir ve bunun sonucunda kalbi huzur ve sükun bulur. Allah’ın kalbine hidâyet vermediği kimselerde görüldüğü şekli ile musibetler dolayısı ile dehşete düşüp feveran etmez. Aksine ona Yüce Allah, bu musibetlerin gelmesi esnasında sebat ihsan eder ve sabrın gereklerini yerine getirmesini sağlar. Böylelikle o, onun için Kıyamet gününe saklanacak pek büyük mükâfatların yanında dünyevî mükâfatları da elde eder. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sabredenlere mükafatları hiç şüphesiz hesapsız verilir.”(ez-Zümer, 39/10) Buradan şu da anlaşılmaktadır: Musibetlerin geldiği esnada Allah’ın kaza ve kaderini göz önünde bulundurmayarak Allah’a iman etmeyen, aksine sadece sebeplere bağlı kalan kimselere Allah’ın yardımı erişmez ve Allah, o kimseleri kendi hallerine bırakır. Kul, kendi haline bırakılacak olursa onda tahammülsüzlükten ve sabırsızlıktan başka bir şey görülmez. Bu ise kulun âhiretteki cezasından önce daha dünyada iken cezalandırılması demektir. Bu cezaya sebep ise yerine getirmesi gereken sabırdaki kusurudur. Yüce Allah’ın:“Kim Allah’a iman ederse O, onun kalbine hidâyet verir” buyruğunun, musibetlerle ilgili özel konumuna dair hususi açıklaması böyledir. Buyruğun umumi anlamı açısından söyleneceklere gelince Yüce Allah şunu haber vermektedir: Allah’a, meleklerine, Kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanıp emrolunduğu şekilde iman etmek ve imanın gerektirdiği vazifeleri yerine getirerek imanı doğrulamak… işte kulun yerine getireceği bu sebep, Allah’ın, kendisine sözlerinde, fiillerinde, bütün hallerinde, ilim ve amellerinde hidâyet nasip etmesini sağlayan en büyük sebeptir. Bu, Yüce Allah’ın iman ehline vermiş olduğu en üstün ve en değerli mükâfattır. Nitekim Yüce Allah, mü’minlere dünya hayatında da âhiret hayatında da sebat vereceğini bildirmiştir. Asıl sebat ise her türlü imtihan ve sıkıntı ile karşı karşıya kalınması esnasında kalbin sabır ve sebat göstermesi ve sağlam inancının hiçbir şekilde sarsıntıya uğramamasıdır. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır:“Allah iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sarsılmaz sözle sebat verir.”(İbrahim, 14/27) İnsanlar arasında kalpleri en doğru olan, insanı tedirgin ve huzursuz eden olaylar karşısında en sarsılmaz olanlar iman ehli kimselerdir. Bunun sebebi de sahip oldukları imandır.
12. “Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin.” Yani onların emirlerini yerine getirin ve yasaklarından uzak durun. Şüphesiz ki Allah’a itaat de peygamberine itaat de mutluluğun temeli ve kurtuluşun adresidir. “Eğer” Allah’a ve Rasûlüne itaat etmekten “yüz çevirirseniz (bilin ki) peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” Yani o, kendisi ile gönderilenleri size tebliğ etmek üzere açık seçik bir şekilde bildirir, açıklar. Böylelikle size karşı delil ortaya konmuş olur. Sizin hidâyete iletilmeniz onun elinde olmadığı gibi sizin hesabınızı görmek de ona düşmez. Allah’a ve Rasûlüne itaat edip etmemekten dolayı sizi hesaba çekecek olan, gizli ve açık her şeyi bilen Yüce Allah’tır.
13. “Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadete ve uluhiyete/ilâhlığa lâyık olan yalnız O’dur. O’nun dışındaki bütün mabudlar ise bâtıldır, sahtedir. "O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Karşı karşıya kaldıkları bütün hususlarda, yerine getirmek istedikleri her şeyde sadece O’na güvenip dayansınlar. Çünkü Allah’ın yardımı olmadan hiçbir iş kolayca yerine getirilemez. Bunun tek yolu, Allah’a güvenip dayanmaktır. Allah’a güvenip dayanmak ise kulun Rabbi hakkında hüsn-ü zan beslemesi, O’na güvenip dayandığı hususlarda Allah’ın kendisine yeterli olacağına tam olarak güven duyması ile gerçekleşir. Kulun, tevekkülünün güçlü ya da zayıf olması da sahip olduğu iman oranındadır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Kullarına çok merhametli olduğuna inanılan Tanrı’nın kötülüklere niçin izin verdiği hususu, din felsefesinde genellikle kötülük problemi veya teodise (Tanrı’nın âdilliği problemi) başlığı altında geniş biçimde tahlil edilmiş ve tartışılmış bir konudur. Genel olarak hayrın ve şerrin var edilmesinin hikmetleri konusu bir yana, başa gelen her musibetin Allah’ın izniyle olması ifadesini Kur’an ve Sünnet’teki ilke ve bilgilere göre şöyle açıklamak uygun olur: Cenâb-ı Hak kullarına zulmetmez; dolayısıyla “kulların kendi fiilleri sebebiyle hak ettikleri bir karşılık” anlamındaki musibetin bu açıdan izahında zorluk bulunmamaktadır. Kusuru ve günahı olmadığı halde bazı kullara verilen sıkıntı ve felâketler ise kişinin ebedî mutluluğuna zarar veren yani gerçek mânada kötü ve insanın kendi fiili yüzünden başına gelen musibet olarak değerlendirilmez (bk. Şûrâ 42/30). Öyle görünüyor ki 11. âyette, insanların sorumluluğu bakımından musibetlerin değerlendirilmesi değil, Tanrı inancına ilişkin yaygın bir yanlışlığın düzeltilmesi amaçlanmaktadır. Önceki âyetlerin iman esaslarıyla ilgili olması, bu âyetin devamındaki ve müteakip iki âyetteki ifadeler de bunu destekler niteliktedir. Birçok bâtıl dinin yanı sıra ilâhî dinin mensupları arasında türemiş bazı sapkın mezheplerde, “iyi” ve “kötü” iki ayrı tanrı arasında bölüştürülerek şirk (Allah’a ortak koşma) telakkisine güya meşruiyet kazandırılmaya, masum bir çehre verilmeye çalışılmıştır. Bazı ilâhî dinlerin mensupları da zaman zaman, Allah’a kötülük yakıştırmama gibi ileri derecede bir duyarlılıkla, şerrin O’nun tarafından yaratılmış olamayacağı tarzında bir inanca kaymışlardır. Oysa Allah’ın fiilleri ve sıfatları insanların kendi isteklerine ve münasip görmelerine göre biçimlendirilebilecek bir konu değildir; kulun görevi O’nu kendisinin bildirdiğine göre tanıyıp O’nun istediği şekilde kulluk etmektir (ayrıca bk. Hac 22/11; Furkān 25/43; Câsiye 45/23). Doğru ve sağlam İslâm inancına göre bütün varlık ve olayların yegâne yaratıcısı Allah Teâlâ’dır; Allah, irade gücü verdiği, hem iyilik hem kötülük işlemeye müsait yarattığı şuurlu varlıklara kötüyü tercih etmemelerini buyurmuş ama –dünya hayatının imtihan alanı olması sebebiyle– kötülüğü istediklerinde ve işlemeye koyulduklarında bu eylemlerin yine kendisinin yaratma düzeni içinde varlık kazanacağını, sorumluluğunun da onlara ait olacağını bildirmiştir. Bu düzen içinde şeytanın kötülüğü teşvik görevini üstlendiği ama asla ona fiillerin yaratıcısı olarak bakılmaması gerektiği de hatırlatılmıştır. Bu sebeple İslâm akaidinde, “hayrın da şerrin de Allah’tan olduğuna yani O’nun mutlak irade ve kudretinden bağımsız olmadığına, onun bilgisi dışında kalamayacağına, ancak Allah’ın kulları için yalnız hayra razı olduğuna, kulun başına gerçek mânada (ebedî mutluluğuna zarar veren) bir kötülük gelmişse bunun kendi yanlış davranışından kaynaklandığına” inanmak esastır. Ayrıca samimi bir mümin, kendi kusuru sebebiyle olmadan başına gelen felâket ve sıkıntıların da imtihanla ilgili olduğuna ve sabırla karşıladığında ecir alacağına inanır. Dolayısıyla bu inancın dayanaklarından biri olan 11. âyet, ayrıca müminler için önemli bir teselli kaynağı oluşturmaktadır. Nitekim bu inancın ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkileri modern psikolojide kanıtlanmış olup, bu husus Hz. Peygamber’in şu hadisinde de veciz bir şekilde özetlenmiştir: “Müminin durumu ilginçtir: Allah’ın her hükmü onun iyiliğinedir; çünkü başına bir sıkıntı gelip sabretse bu onun hayrınadır, sevindirici bir şey meydana gelip şükretse bu da onun hayrınadır. Bu, yalnız mümine has bir özelliktir” (Müslim, “Zühd”, 64; Dârimî, “Rikāk”, 61; ayrıca bk. Nisâ 4/79; Hadîd 57/22).