Diyanet İşleri
De ki: "Doğrusu kendisinden kaçtığınız ölüm mutlaka karşınıza çıkacaktır; sonra; görüleni de görülmeyeni de bilen Allah'a döndürüleceksiniz, O size işlediklerinizi haber verecektir
Elmalılı Hamdi Yazır
De ki: "Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O size (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Şunu da söyle: "O kaçmakta olduğunuz ölüm, işte o, size mutlaka ulaşacaktır. Sonra, görülmeyeni de görüleni de bilene döndürüleceksiniz. O, size yapıp etmiş olduklarınızı haber verecektir."
Süleyman Ateş
De ki: "Sizin, kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni Bilen'e döndürüleceksiniz, O size yaptıklarınızı haber verecektir.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Peygamber!- O Yahudilere de ki: "Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, er ya da geç kaçınılmaz bir şekilde sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni/gaybı bilen Yüce Allah'a kıyamet günü döndürüleceksiniz. Görülenden ve görülmeyenden hiçbir şey O'na gizli kalmaz. O, size bütün yaptıklarınızı haber verecek ve yaptıklarınıza göre size karşılık verecektir."
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
5- Tevrat’la yükümlü tutulup da sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlerin misali, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin misali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan toplumun misali ne kötüdür! Allah zalim toplumu hidâyete iletmez. 6- De ki:“Ey Yahudiler! Madem siz, insanlar içinde sadece kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsunuz o halde eğer (bu iddianızda) samimi iseniz haydi ölümü temenni edin (de görelim).” 7- Ama kendi elleriyle yaptıklarından ötürü ölümü asla temenni etmezler. Allah zâlimleri çok iyi bilir. 8- De ki:“Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz o ölüm var ya, işte o kesinlikle karşınıza çıkacaktır. Sonra gizliyi de açığı da bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O da yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.”
5. Yüce Allah, kendilerine ümmî peygamberi gönderdiği bu ümmete olan lütfunu, hiçbir kimsenin kendilerine yetişmesi söz konusu olmayan meziyet ve üstünlüklerle onları seçkin kılmasını söz konusu etmişti ki bunlar, ümmî bir ümmet idiler. Ancak bu üstünlükleri ile onlar, öncekileri de sonrakileri de hatta kendilerinin Rabbâni âlimler ve önde gelen bilginler olduklarını iddia eden Kitap ehlini dahi geride bırakmışlardır. İşte bundan sonra Yüce Allah, şunu bildirmektedir: Allah’ın kendilerini Tevrat’ı taşımakla yükümlü tuttuğu, Tevrat’ı öğrenmelerini ve gereğince amel etmelerini emrettiği, ancak kendilerine yüklenen sorumlulukların gereğini yerine getirmeyen yahudilerle hristiyanların hiçbir faziletleri, üstünlükleri yoktur. Onların misali, sırtında koca koca ilim kitapları taşıyan eşeğe benzer. Şimdi böyle bir eşek sırtında taşıdığı bu kitaplardan yararlanabilir mi? Hiç onun bundan dolayı bir fazilet sahibi olduğu söylenebilir mi? Bu koca kitapları taşımakyan başka bir kârı var mıdır? İşte Tevrat’ın içindeki hükümler gereğince amel etmeyen Kitap ehli âlimleri de buna benzerler. Tevrat’ın içindeki en büyük ve en değerli hüküm ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e uymayı emreden, onun geleceğini müjdeleyen ve getireceği Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeyi bildiren emirlerdir. Şimdi bu niteliğe sahip olanların, Tevrat’tan yan -hüsrana uğramanın ve onlara karşı delilin ortaya konulmuş olmasının dışında- herhangi bir faydaları oldu mu? İşte bu örnek, gerçekten de onların durumuna tam olarak uygun bir örnektir. Rasûlümüzün de getirdiklerinin de doğruluğuna delil teşkil eden “Allah’ın âyetlerini yalanlayan toplumun misali ne kötüdür!”“Allah zalim toplumu hidâyete iletmez.” Yani zulüm, ayrılmaz nitelikleri, inat temel özellikleri olarak devam ettiği sürece onları menfaatlerine olacak şeylere iletmez. Bâtıl üzere olduklarını bildikleri halde yalan yere hak üzere olduklarını iddia etmeleri ve insanlar içinde sadece kendilerinin Allah’ın dostları olduklarını söylemeleri de yahudilerin zalimliklerinin ve inatlarının bir göstergesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, rasûlüne şunları söylemesini emretmektedir:
6. Yani sizler kendi iddianıza göre hak üzere iseniz ve gerçekten Allah’ın dostları iseniz “haydi ölümü temenni edin.” Bu basit bir istektir. Eğer kendilerinin hak üzere olduklarını biliyor olsalardı, Yüce Allah’ın, eğer temenni ederlerse doğruluklarına, etmeyecek olurlarsa yalancı olduklarına delil olarak ortaya koyduğu bu meydan okumanın gereğini yerine getirmekte hiçbir şekilde tereddüt etmezlerdi. Bu, onlara karşı açıkça ilan edilmekle birlikte böyle bir temennide bulunmadıklarına göre izlemekte oldukları yolun bâtıl ve çürük olduğunu bildikleri açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
7. “Ama kendi elleriyle yaptıklarından” yani kendileri sebebi ile ölümden çekindikleri günah ve masiyetlerinden “ötürü ölümü asla temenni etmezler. Allah zâlimleri çok iyi bilir.” Zalimliklerinden hiçbir şeyin O’na gizli kalmasına imkân yoktur.
8. Eğer ellerinin yaptıkları sebebiyle ölümü temenni etmiyor, aksine ondan alabildiğine kaçıyor iseler şüphesiz ki bu, kendilerini kurtarmaya yetmeyecektir. Bilakis Allah’ın kulları için kesin olarak takdir etmiş olduğu ölüm ile karşılaşmaları kaçınılmaz bir şeydir. Ölümden ve ecellerin tamamlanmasından sonra bütün insanlar, Kıyamet gününde gizliyi ve açığı bilen Allah'ın huzuruna döndürülecekler, O da dünyada iken yaptıkları hayır ve şer, az ya da çok her şeyi kendilerine bildirecektir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Esasen yahudi telakkisine göre iman esaslarının ayrıca bildirilmesine gerek yoktur; zira her yahudi dünyaya gelişiyle birlikte, Allah’la çeşitli peygamberler, özellikle Hz. Mûsâ arasında yapılan ilâhî ahde bağlı olmaktadır. Hatta bu sebeple ayrıca bir iman ikrarı ve bunun için gerekli formül uzun süre tesbit edilememiştir. Söz konusu ahid tabii ki öncelikli olarak Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla bildirdiklerine sahip çıkma, onları gizlememe ve gereğini yerine getirme taahhüdünü içeriyordu (bk. Âl-i İmrân 3/81, 187). Ne var ki kendilerine Tevrat yüklenen yani onunla yükümlü tutulan (Zemahşerî, IV, 96-97) yahudiler bu sözlerini hatırlamak istemediler. Ama bu yükümlülüğü inkâr da edemedikleri için Tevrat’ın yükü sırtlarında kalmış oldu. Bu yük omuzlarında hissettikleri bir sorumluluk olmaktan çok sırtlarında taşıdıkları bir ağırlık halinde kaldığı için, bu tutumu benimseyenler 5. âyette oldukça ağır bir benzetme yapılarak eleştirilmiştir. Sırtında koca koca kitaplar taşıdığı halde onların sadece maddî ağırlığı altında ezilen ama kendisiyle onların içerikleri arasında bir bağ kurma yeteneğine sahip olmayan merkep benzetmesi, bir mesel (somut düşünmeyi ve sonuçlar çıkarmayı kolaylaştıran canlı bir örnek) olduğu için kuşkusuz sırf Tevrat’la yükümlü tutulanlara değil benzer tutumu benimseyen bütün ilâhî dinlerin mensuplarına yöneltilmiş bir eleştiri ve uyarı niteliğindedir. Âyetin son cümlesi de bu uyarının genel olduğunu göstermektedir.
Bakara sûresinin 94. âyetinde de yahudilere, şayet Allah katında âhiret yurdunun başka insanlara değil de sırf kendilerine ait olduğu iddiasında samimi iseler, ölümü istemeleri çağrısı yapılmış ve 95. âyetinde bunu asla yapamayacakları belirtilmiştir. Bu ifadeden onların âhiret mutluluğunun sırf kendilerinin olacağını iddia ettikleri anlaşılmaktadır. Burada ise âhiretle ilgili kuruntularına değil, bütün insanlar içinde yalnız kendilerinin Allah’ın dostları oldukları iddiasına gönderme yapılmakta, ama kendisinden kaçıp durdukları ölümü asla temenni etmeyecekleri hatırlatılarak bu iddialarında da samimi olmadıklarına dikkat çekilmektedir.
Kur’an’ın değişik âyetlerinden anlaşıldığına göre ilâhî dinlerin temel iman esasları aynıdır, Hz. Mûsâ’ya bildirilenle Hz. Muhammed’e bildirilen arasında bu açıdan fark yoktur. Halbuki Bakara sûresinin 96. âyetinin tefsiri sırasında belirtildiği üzere Hz. Mûsâ’ya nisbet edilen bugünkü Tevrat’ta âhiret fikri zayıf ve müphem olup ölüm sonrası diriliş ve âhiret hayatıyla ilgili bilgiler ve inanç esasları ancak tarih olarak oldukça geç dönemlere ait kutsal kitap metinlerinde yer tutabilmiştir. Kanaatimizce, birçok çağdaş Kitâb-ı Mukaddes araştırmacısı tarafından kabul edilen mevcut Tevrat’ın, farklı metinlerin bir araya getirilmesi sonucunda oluşturulduğu ve aynı kaynaktan gelmediği yönündeki tesbit de dikkate alındığında, Tevrat’taki bu durum ile yahudilerin kendi yapıp ettikleri yüzünden ölüm sonrasına ait beklentilerinin zayıflamasından söz edilen bir bağlamda Tevrat’la ilgili sorumluluklarının bilincinde davranmadıkları eleştirisine yer verilmesi arasında bir bağ kurularak, yahudilerin Tevrat’ın bu konuya ilişkin içeriğini korumada kusurlu davrandıkları uyarısının yapıldığı sonucuna ulaşılabilir. 5. âyetin “Allah’ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü!” şeklinde çevrilen son cümlesi de bu kanaati desteklemektedir. Şu var ki bu husus, 5. âyette belirtildiği üzere, (yazılı) Tevrat ile sınırlıdır ve Yahudilik’te âhiret inancının bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Hatta aksine, konuya ilişkin araştırmalar yahudi tarihi boyunca –ifade ediliş biçimi, içinde yaşanan çağa, coğrafyaya ve kültüre göre farklılıklar taşısa da– öldükten sonra hayatın devam ettiği fikrinin ve âhiret inancının var olduğunu ortaya koymaktadır (bu konuda bilgi, özellikle Tora’da (Tevrat) ölüm sonrası hayatın varlığını gösteren bazı pasaj ve ifadelere dikkat çeken açıklamalar için bk. İsmail Taşpınar, Duvarın Öteki Yüzü / Yahudi Kaynaklarına Göre Yahudilik’te Ahiret İnancı, İstanbul 2003).
Bakara sûresindeki çağrı ile burada yapılan çağrı arasındaki ortak nokta ise, ölümü asla istemeyeceklerinin asıl sebebi öteki hayata dönük ümitlerini söndürecek derecede kötü işler yapmış ve âhiret hayatının varlığını bildikleri halde dünya hayatına taparcasına bağlanmış olmalarıdır. Bu son nokta Bakara sûresinin 96. âyetinde, “Yemin olsun ki, onları insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun” şeklinde, burada 8. âyette de “kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm” denerek ifade edilmiştir (Tevrat ve Yahudilik hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/3-4; Ömer Faruk Harman, “Tevrat”, İFAV Ans., IV, 363-367; a.mlf., “Yahudilik”, İFAV Ans., IV, 464-470; ölümün mahiyeti hakkında bk. Âl-i İmrân 3/185; nefis-ruh-insan ilişkisi için bk. Nisâ 4/1; İsrâ 17/85).