Diyanet İşleri
Savaştan döndüğünüzde size özür beyan ederler. Onlara de ki: "özür beyan etmeyin, size inanmayacağız, Allah haberlerinizi bize bildirmiştir. Allah da, Peygamberi de işleyeceklerinizi görecektir. Sonunda, görülmeyeni ve görüneni bilen Allah'a geri çevrileceksiniz. O, işlediklerinizi size haber verecektir
Elmalılı Hamdi Yazır
Savaştan dönüp yanlarına geldiğinizde size özür beyan edecekler. De ki: "Özür beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Allah bize, sizin durumunuzdan haberler verdi". Bundan sonra da Allah ve Resulü yaptıklarınızı görecektir. Daha sonra da gizliyi ve âşikârı bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O vakit O, size neler yapmış olduğunuzu tek tek haber verecektir.
Yaşar Nuri Öztürk
Dönüp yanlarına geldiğinizde sizden özür dilerler. De ki: "Özür dilemeyin. Size asla inanmayacağız! Allah bize sizin hallerinizden birçoğunu haber vermiştir. Yapıp ettiğinizi Allah da resulü de görecektir. Sonra görünmeyen ve görünen âlemleri bilenin huzuruna çıkarılacaksınız da O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.
Süleyman Ateşen ayrışan
(Seferden) geri dönüp onların yanına geldiğiniz zaman sizden özür dilerler. De ki: "Hiç özür dilemeyin, size inanmayız! Allah bize sizin haberlerinizden (bize karşı çevirdiğiniz entrikalardan) bazılarını bildirdi. Yaptığınızı Allah da görecek, Elçiside. Sonra görülmeyeni ve görüleni bilenin huzuruna döndürüleceksiniz, O size yaptıklarınızı haber verecek."
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Cihattan geri kalan münafıklar, Müslümanlar cihattan döndüklerinde zayıf bahaneler ileri sürmüşler. Allah Teâlâ, onlara karşı peygamberini ve Müminleri şu şekilde karşılık vermeye yönlendirmiştir: Aslı olmayan bahaneleri ileri sürmeyin, sizin bize haber verdiklerinize inanmıyoruz. Allah, sizlerin içinizde olanları bize haber vermiştir. Allah ve resulü görecek. Acaba tövbe mi edeceksiniz ve Allah sizin tövbenizi kabul edecek? Yoksa siz, nifakınız üzere devam mı edeceksiniz? Sonra her şeyi bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O, size yaptıklarınızı haber verecektir. Ve yaptıklarınızın karşılığını da verecektir. O halde tövbe edip salih amel işlemek için acele edin.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
94- Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir. De ki: “(Boşuna) özür dilemeyin. Size asla inanmayız. Zira Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir. Allah da Rasûlü de sizin yapacaklarınızı görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir. 95- Yanlarına döndüğünüzde onlardan yüz çevirmeniz için Allah’a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. 96- Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.
94. Yüce Allah, zengin oldukları ve cihaddan geri kalmakta haklı mazeretleri bulunmadığı halde münafıkların cihaddan geri kaldıklarını söz konusu ettikten sonra onların daha sonra mazeretler beyan edeceklerini şöyle haber vermektedir:“Kendilerine” gazadan “döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir.” Sen de onlara “de ki: (Boşuna) özür dilemeyin. Size asla inanmayız.” Hiçbir zaman sizin mazeret olarak uydurduğunuz bu yalanların doğru olduğunu kabul etmeyiz. Çünkü “Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir.” Sözü doğru olan da O’dur. Artık özür dilemenizin bir faydası kalmamıştır. Çünkü onlar, Allah’ın bildirdiğinden farklı mazeretler ileri sürerek özür dilemeye kalkışmışlardı. Doğruluğun en üst mertebesinde bulunan Allah’ın haberine aykırı olan sözlerinin doğru olmasına ise imkân yoktur. “Allah da Rasûlü de sizin” dünyada “yapacaklarınızı görecek” Çünkü doğru ile yalanın asıl ölçüsü, yapılan davranışlardır. Kuru sözlerin bu konuda hiçbir anlamı yoktur. “Sonra görüneni de görünmeyeni de bilene” ve kendisine hiçbir şey gizli kalmayana “döndürüleceksiniz. O da size” hayır ve şer türünden “yaptıklarınızı haber verecektir.” Size zerre ağırlığı kadar zulmetmeksizin de adalet ve lütfuyla o amellerinizin karşılığını verecektir.
95. Şunu bilmek gerekir ki, günahkâr kimsenin üç hali vardır: Ya sözü ve mazereti zahiren de batınen de kabul edilir ve hiç günah işlememiş gibi affa mazhar olur yahut günahları dolayısı ile fiilen cezalandırılır ve azarlanır. Yahut da ondan yüz çevrilerek yaptığının karşılığı olan fiili ceza ile cezalandırılmaz. İşte Yüce Allah’ın burada münafıklar hakkında sözünü ettiği hal budur. Zira onların mazeretleri geçerli değildir ve çirkin halleri ile kötü amelleri kesinlik kazanmıştır. O nedenle Allah'ın bu münafıklar hakkında uygulanmasını emrettiği şey işte bu üçüncü haldir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde siz de onlardan yüz çevirin.” Onları azarlamayın, onlara sopa cezası uygulamayın yahut öldürmeyin. “Çünkü onlar murdardırlar.” Pis ve kötü kimselerdir. Onları önemsemeye değmez. Azarlamanın ve cezanın da onlara bir faydası yoktur. “Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir” ki bu da ceza olarak onlara yeter.
96. “Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler.” Onların kendilerinden yüz çevirip onları rahat bırakmanızın dışında sizden görmek istedikleri bir başka maksatları daha vardır. Şöyle ki onlar, sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi onlardan razı olmanızı isterler. “Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.” Yani ey mü’minler! Allah’ın kendilerinden hoşnut olmadığı kimselerden hoşnut olmamanız gerekir. Hoşnutluk ve gazabında Rabbinize uygun hareket etmelisiniz. Yüce Allah’ın:“Şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz” buyurup da “şüphesiz Allah onlardan hoşnut olmaz” buyurmaması üzerinde dikkatle düşünelim. Bu ifade, tevbe kapısının açık olduğunu, onların da başkalarının da tevbe etmeleri halinde Yüce Allah’ın tevbelerini kabul edip onlardan hoşnut olacağını ifade etmektedir. Ancak fasıklıklarını sürdürdükleri sürece şüphesiz Yüce Allah -rızasının önündeki engelin varlığı dolayısı ile- onlardan hoşnut olmayacaktır. Bu engel de onların Allah’ın razı olduğu iman ve itaatin dışına çıkmarak Allah’ın gazabına sebeb olan şirk, münafıklık ve masiyetlere yönelmiş olmalarıdır. Yüce Allah’ın bu son buyruklarda sözünü ettiği hususların özeti şudur: Mazeretsiz olarak cihaddan geri kalan münafıklar, mü’minlere özür beyan edip de geri kalmaları hakkında birtakım mazeretlerinin bulunduğunu ileri sürecek olsalar dahi hiç şüphesiz münafıklar, bununla sizin kendilerinden yüz çevirmenizi hatta onlardan hoşnut olup mazeretlerini kabul etmenizi isterler. Onların mazeretlerinin kabul edilip onlardan hoşnut olunmasının ise kendilerine en ufak bir faydası olmaz. Şöyle ki onların özrünün kabul edilmesi ve onlardan razı olunması, onlara olan sevgi ve saygıdan değildir. Onlardan yüz çevirmeye gelince mü’minler, onlardan seviyesiz ve pis şeylerden yüz çevirdikleri gibi yüz çevirirler. Bu âyet-i kerimelerde yani Yüce Allah’ın:“Zira Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir”(94. âyet) buyruğunda Yüce Allah’ın kelâm sıfatına sahip olduğu ifade edildiği gibi, O’nun meşîet ve kudreti ile ortaya çıkan ihtiyarî fiillere sahip olduğu da ortaya konmaktadır. Yine bu son hususu Yüce Allah’ın:“Allah da Rasûlü de sizin yapacaklarınızı görecek” buyruğunda da görmek mümkündür. Zira Yüce Allah, burada bu fiilleri meydana gelişinden sonra göreceğini haber vermektedir. Yine bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah’ın iyilikte bulunanlardan razı olacağı, fasık kimselere de gazap edeceği ifade edilerek rıza ve gazap sıfatları olduğu bildirilmektedir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Bedevîler” diye çevirdiğimiz “el-a‘râb” kelimesi, çölde yaşayan, su ve otlak bulmak için göç eden toplulukları ifade eder. Kur’an’ın bu kesime özel bir vurgu yapmasının sebepleri arasında, Arap yarımadasındaki nüfusun önemli bir kısmının göçebe veya yarı göçebe topluluklardan oluşması ve İslâmiyet’in burada yayılıp tutunabilmesi için onların bu birliğe dahil edilmesi zaruretinin bulunması zikredilebilir. Bunun yanında, yerleşik bir toplumsal düzen içinde yaşamanın icaplarını yerine getirmeye fazla yatkın olmayan bu kimselerin inkârcılık ve nifak yolunu tuttuklarında da haşin tabiatlarına uygun bir tutum ortaya koyduklarına, dolayısıyla dinin getirdiği sınırlara riayet etme konusunda sorun çıkarmaya daha müsait tipler olduklarına değinilmiştir. Kur’an şehirli-bedevî ayırımı yapmadığına göre, Kur’an’ın bu kesimle ilgilenmesini, onları da eğitip ıslah etmeyi hedeflediği şeklinde açıklamak uygun olur. Nitekim 97. âyette bedevîlerin inkârcılık ve nifakta ileri gittikleri genel bir biçimde belirtildiği halde 99. âyette onlar arasında da imanında ve davranışlarında samimi olanların bulunduğuna dikkat çekilmiştir. 120. âyette de yürekten inanmış kimselerle yakın temas halinde olan bedevîler hakkında olumlu ifadeler kullanılmış, böylece hem 97. âyetteki ifadenin kapsamı sınırlandırılmış hem de anılan ıslah hedefinin kuru bir hayal olmadığına işaret edilmiştir.
Resûlullah Tebük Seferi’yle ilgili hazırlıkları başlattığında, Müslümanlığı kabul etmiş bedevî toplulukların bazıları bu sefere katılmaya karar vermekle beraber, diğerleri ya geride bırakacakları kabile bireylerinin savunmasız kalacağını ileri sürerek veya böylesine meşakkatli bir yolculuğun kendilerine fazla bir çıkar sağlamayacağını düşündükleri için bahaneler uydurarak seferberlik çağrısına icâbet edemeyeceklerini bildirmişlerdi. Allah ve peygamberine sadakat gösterme sözünden cayanlar ise Medine’ye gelip özür beyan etme ihtiyacı bile duymamışlar, oldukları yerde oturup kalmışlardı (90. âyetteki özür beyan edenlerle ilgili kelimenin farklı okunuşları ve Arap dilindeki anlamları dikkate alınarak, bununla gerçek mazeret sahiplerinin kastedildiği yorumu da yapılmıştır; bk. Taberî, X, 209-211; Şevkânî, II, 445-446). 90. âyette oturup kalan kesim hakkında kullanılan ifade “Allah ve resulüne yalan söyleyenler” şeklinde çevrilmiş olup buna başka bir kıraate dayanarak” Allah ve resulünü yalanlayanlar” şeklinde de mâna verilmiştir.
91. âyette güçsüz, yaşlı, engelli, hasta, maddî imkânları yetersiz kimselerin savaşa katılmamaktan ötürü sorumlu olmayacakları bildirilmiş fakat bu husus Allah ve resulüne sadık kalmaları, o yolda öğütte bulunmaları şartına bağlanmıştır. Bundan maksat, fitne ve bozgunculuk etmeden, yalan haberler yaymadan durmaları, imkân nisbetinde de savaşa katılanların ailelerine moral vermek ve onlara yardımcı olmak gibi hayırlı çabalar içinde olmalarıdır. Burada anılan kişiler için tanınan muafiyet savaşa katılma yasağı anlamında değildir; kendilerinin istemesi ve yetkililerin uygun görmesi halinde bunlar da orduya katılıp münasip hizmetlerde görevlendirilebilirler (Râzî, XVI, 160; bazı müfessirler âyetteki şart cümlesini, “gizli veya açık söz ve niyetleriyle” şeklinde açıklamışlardır, İbn Atıyye, III, 70).
92. âyette, Tebük Savaşı’na katılmak isteyen fakat maddî durumları yetersiz olan bazı sahâbîlerin Hz. Peygamber’den binek talep etmelerine, bunun mümkün olmadığı açıklanınca da üzüntülerinden göz yaşları içinde dönüp gitmelerine işaret olunmaktadır (nüzûl sebebi ile ilgili farklı rivayetler için bk. Taberî, X, 212-213). 93. âyette bu gibi kimselerin vebal altında olmayacaklarını belirtmek üzere, varlıklı oldukları halde savaşa katılmamak için izin isteyenlerin sorumlu olacağı ifade edilmiştir. O dönemde savaş teçhizatı daha çok bizzat savaşa katılan bireyler tarafından karşılandığı için, varlıklı olma unsuru ön plana çıkarılmıştır; fakat asıl maksat genel olarak savaşa katılma imkânının bulunmasıdır. Nitekim daha önceki âyetlerde sadece maddî imkânsızlıktan ötürü değil, can korkusu, havaların çok sıcak olması gibi sebeplerle özür bahane edenler de kınanmıştır (93. âyetteki “geride kalanlar” ve “Allah da onların kalplerini mühürledi” ifadelerinin açıklaması için 87. âyetin tefsirine bk.).
95. âyetteki “tiksinilecek kimseler” şeklinde tercüme edilen rics kelimesinin sözlük anlamı “pis ve kirli”dir. Âyette ise, söz konusu kimselerin bile bile yalan söyleyip üstelik bir de yemin ettiklerine, dünyevî çıkarlar uğruna bütün ahlâkî değerleri feda edebilecek bayağılık içinde olduklarına, yani iç dünyalarındaki kirliliğe gönderme yapmak amaçlanmıştır. Maddî anlamdaki kir ve pisliğe karşı önlem alınmadığında çevresindekilere bulaşma tehlikesi bulunduğuna göre, ruhî anlamdaki kirliliğe karşı dikkatli olmak öncelikle gereklidir; bu yüzden âyette onlarla sıkı ilişki içinde bulunmanın doğru olmadığı ifade edilmiştir (Râzî, XVI, 164). Meâlde de kelimenin sözlük anlamıyla beraber anılan yorum dikkate alınmaya çalışılmıştır.