Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli ile cehennem ehli, dünyadaki amellerinde farklı oldukları gibi ahirette alacakları karşılıklarda da birbirlerinden farklıdırlar. İsteklerine kavuşup korktukları şeylerden güvende olarak asıl kurtuluşa erenler cennet ehli kimselerdir.
18- Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. 19- Allah’ı unutan, bu sebeple Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fâsıkların ta kendileridir. 20- Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 21- Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik sen onun Allah korkusundan başını eğerek yarılıp parçalandığını görürdün. İşte bu misalleri Biz insanlar düşünsünler diye veriyoruz.
18. Yüce Allah, mü’min kullarına imanın gereği olan hususları emretmektedir ki bunlar da gizli ve açık bütün hallerde takvâya sarılmak, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emirlere bağlı kalmak, O’nun koyduğu sınırlara riâyet etmek, neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğuna dikkat etmek ve kıyamet gününde kendilerine fayda sağlayacak yahut zarar verecek amellerini gözden geçirmeleridir. Çünkü âhireti sürekli gözlerinin önünde bulunduracak, kalplerini ona doğru yöneltecek, oradaki kalma yerlerine gereken önemi verecek olurlarsa, oraya ulaştıracak güzel amellerinin çok olması için çalışırlar. Bu amelleri onları iptal edecek, bozacak ve bu yolda kendilerini ilerlemekten alıkoyacak hususlardan arındırıp temizlemek için olanca gayretlerini harcarlar. Aynı şekilde Allah’ın yapıp ettiklerinden haberdar olduğunu, hiçbir amellerinin O’na gizli kalmadığını, hiçbir şeyin O’nun yanında kaybolmadığını ve O’nun hiçbir şeyi ihmal etmediğini bildikleri takdirde de çokça çalışıp gayret ederler. Bu âyet-i kerime, kulun nefsini hesaba çekmesinin temel dayanağını oluşturur. Buna göre kul, daima kendisini gözden geçirmelidir. Eğer bir hata tespit ederse onu terk etmek, samimi bir şekilde tevbe etmek, o hataya götüren sebeplerden yüz çevirmek suretiyle onu telafi etmelidir. Eğer Allah’ın emirlerinden herhangi birini yerine getirmede kusurlu olduğunu görürse onu tamamlamak ve en güzel şekilde yapmak için bütün gayretini ortaya koymalı ve Rabbinden yardım dilemelidir. Yine kul, Allah’ın kendisine olan lütuf ve ihsanları ile kendisinin kusurları arasında da bir mukayese yapmalıdır. Çünkü bu, kaçınılmaz olarak Rabbinden haya etmesini gerektirir.
19. En büyük mahrumiyet ise kulun bu ilâhi emirden/nefis muhasebesinden gaflete düşmesi ve Allah’ı unutan, O’nu anmaktan ve haklarını yerine getirmekten gafil olan, buna karşılık kendi nefislerinin istek ve arzularını yerine getirmeye çalışan, bir fayda elde edemeyen ve kayda değer hiçbir şeye sahip olamayan, aksine Allah'ın kendi nefislerinin faydasına olan şeyleri kendilerine unutturduğu, kendilerine yarar sağlayacak şeylerden onları gafil kıldığı kimselere benzemesidir. Zira bu kimseler aşırıya kaçan günahkar kimseler olurlar. Dünya ve âhirette zarar ederler. Öyle büyük bir aldanışa düşerler ki onu telafi etmeye de düzeltmeye de imkân bulamazlar. Çünkü bunlar, Rabblerine itaatin sınırları dışına çıkan ve O’nun masiyetlerine düşen fâsık kimselerdirler.
20. Şimdi Allah’tan korkup takvaya önem veren, yarın için ne hazırladığına bakan, bundan dolayı da Allah’ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve salihlerle birlikte nimet dolu cennetlere ve esenlikli bir yaşama hak kazanan kimseler ile Allah’ı anmaktan gaflete düşen, O’nun haklarını unutan böylelikle de dünyada bedbaht olup âhirette de azabı hak eden kimseler hiç bir olurlar mı? Elbette olmazlar. Zira ilk grup gerçek kurtuluşa erenlerdir, sonrakiler ise hüsrana uğrayanların ta kendileridirler.
21. Yüce Allah’ın kullarına bu açıklamaları yaparak Kitab-ı Aziz’inde birtakım emir ve yasaklar koymuş olması, onların kendilerini davet ve teşvik ettiği bu hususlara tez elden koşmalarını gerektirir. İsterse kalplerinin katılığı, yalçın dağları andırsın. Çünkü bu Kur’ân, bir dağın üzerine indirilmiş olsaydı o dağın Allah korkusundan dolayı başını eğerek parçalanıp dağılmış olduğu görülürdü. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in kalpler üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Zira onun öğütleri, kayıtsız ve şartsız olarak en büyük öğütlerdir. Onun emir ve yasakları da pek çok hikmet ve maslahatları ihtiva eder. Ayrıca hem nefisler hem de bedenler için pek kolaydırlar. Zorluk ve meşakkat içermediği gibi aralarında bir çelişki, tutarsızlık, tekellüf ve zorlanmayı gerektirecek hususlar da yoktur. Bu emir ve yasaklar, bütün zaman ve mekânlara elverişlidir ve herkese uygundur. Daha sonra Yüce Allah şunu haber vermektedir: O, insanlara misaller verir. Kullara kitabında helâlı ve haramı açıklar. Bunu da âyetleri üzerinde düşünsünler, tefekkür etsinler diye yapar. Çünkü bunlar üzerinde tefekkür etmek, kulun önünde ilmin hazinelerini açar. Ona hayır ve şerrin yollarını açıkça gösterir, üstün ahlâki değerleri işlemeye ve güzel huylara sahip olmaya onu teşvik eder. Kötü huylardan da uzak tutar. O bakımdan kula Kur’ân üzerinde gereği gibi tefekkür etmekten, anlamları üzerinde iyiden iyiye düşünmekten daha faydalı olacak bir şey yoktur.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Müminler imanlarının gereği konusunda nefis muhasebesi yapmaya çağırılmakta, Allah’ı unuttukları için kötü âkıbete duçâr olanların durumuna düşmeme uyarısı yapılmakta, bu dünyada insanlara diledikleri yolu seçme özgürlüğü verilmiş olmasının onların sınanması amacına bağlı olduğu ve burada yapılıp edilenlerin cennet ve cehennem şeklinde birbirine zıt iki karşılık bulacağı hatırlatılmaktadır.
18. âyette geçen ve “yarın” anlamına gelen gad kelimesinin Kur’an’da zarf olarak kullanımları bulunmakla beraber bu şekilde (“yarın için” mânasında) kullanıldığı tek âyet budur. Bir taraftan mecazi bir anlatımla hesap gününün çok yakın olduğuna dikkat çekilirken, diğer taraftan da kelime nekre (belirsiz) şekilde kullanılarak o günün önemine, dehşetine ve mahiyetinin insanlar tarafından bilinemezliğine îmada bulunulmaktadır. Âyette nefs kelimesinin nekre olarak kullanılması ise, (yükümlü olan) her şahsın tek tek bu muhasebeyi yapma durumunda olduğunu belirtmek içindir; bu sebeple “herkes” şeklinde çevrilmiştir (Zemahşerî, IV, 84). Burada herkesin yarın için ne hazırladığına bakması istenirken öncelikli mânanın âhiret hazırlığı ve nefis muhasebesi yapmak olduğu açıktır. İnsanın ömrünü yaratılış amacına uygun geçirmek üzere dünya hayatıyla ilgili olarak geleceğe dönük plan yapması da son tahlilde bu mânanın dışında değildir. Hatta Allah Teâlâ’nın bağışlayıcılığına ve içtenlikle yapılan tövbeleri kabul ettiğine vurgu yapan âyet ve hadisler ışığında, bu ifadeden, müminin geçmişte ne kadar kusurlu davranmış olursa olsun samimi bir pişmanlık duyarak Allah’a yalvarması ve kalan zamanını doğru yönde değerlendirmesinin, bakışını ileriye yöneltmesinin istendiği anlamı da çıkarılabilir. Gerçek kişiliği bulunmamakla beraber amacı olan varlıklar olduğu için ticarî şirket ve dernek gibi tüzel kişiler de, plan hedeflerine ulaşıp ulaşmadıkları ve bu açıdan hangi noktada bulundukları hususunda belirli zaman aralıklarında bir değerlendirme yapmak; tüzel kişiliğin özelliğine göre meselâ kâr-zarar bilançosu, geçmiş dönemle ilgili faaliyet raporu hazırlamak, bunları ve geleceğe yönelik tasarılarını ilgili organlarında karara bağlamak durumundadır. İnsanların da gerek birey gerekse toplum düzeyinde, hayat yolunda varlık gayelerine uygun bir mesafe alıp almadıklarını, kendilerine verilen imkânları yerli yerince kullanıp kullanmadıklarını, tükettikleri imkânlarla elde ettikleri semereler arasında denge bulunup bulunmadığını sık sık gözden geçirmeleri gerekir. Ömrün ne zaman sona ereceği bilinmemekle beraber her an sona erebileceği ihtimali bulunduğundan bu muhasebenin sabit periyotlara bağlanması da doğru olmaz. Hayatın akışı içinde nefis muhasebesini ihmal edenler için hastalanma, yakın çevresindeki ölümler gibi bazı hatırlatıcı işaretler bulunduğu gibi, yüce dinimizde, zamanın süratle akıp gittiğine daha bir dikkatle bakabilmemiz ve bu görevi hatırlamamız için (cuma günü ve Kadir gecesi gibi) bazı mübarek gün ve geceler de belirlenmiştir.
Bu âyette iki defa geçen “sakınma” (ittikā) ifadesinden ikincisi pekiştirme amacı taşımaktadır. Bağlam dikkate alınarak, bunlardan ilkini Allah’a sevgi ve bağlılık gösterip emirlerini yerine getirme, ikincisini ise Allah’a karşı gelmekten sakınıp yasaklarına uyma konusunda titizlik göstermeye çağrı olarak düşünmek mümkündür (Zemahşerî, IV, 84). İkinciyi, “Belirtilen hali koruyun, takvâda dâim olun” mânasıyla açıklayanlar da vardır (İbn Âşûr, XXVIII, 112).
19. âyetteki “Allah’ı unutmak”tan maksadın, Allah’ın kulu olduğu bilincinden yoksunluk ve O’na karşı kulluk borcunu umursamama olduğu anlaşılmaktadır. Tevbe sûresinin 67. âyetinde aynı fiil kullanılarak münafıkların Allah’ı umursamadıkları, Allah’ın da onları kendi hallerine bıraktığı yani O’nun inâyetine lâyık görülmedikleri ve kendi tercihlerinin sorumluluğuyla baş başa kaldıkları belirtilmiştir. Burada “Allah’ı unutma”nın yaptırımı ve sonucu, “Allah’ın da onlara kendilerini unutturması” şeklinde ifade edilmiştir ki bu, Allah bilincine sahip olmayan kişinin kâmil mânada insan olma şuurunun da zayıflayacağı anlamına gelir. Bir başka anlatımla, etrafını kuşatan bunca kanıta ve kendisine verilen akıl nimetine rağmen Allah’ı unutan, O’na kul olma idraki içinde olmayan kişi gerçek anlamda kendine yabancılaşmaya, dolayısıyla hayatını boşa geçirmeye mahkûmdur. İnsanın ömür nimetini bu şekilde heder etmesi ise karşılıksız kalmayacak, 20. âyette belirtildiği üzere, –bu dünyadakinden farklı olarak– âhirette, sorumluluğunun idraki içinde davrananlardan tam olarak ayırt edilip hak ettiği muameleyi görecektir. Müfessirlerin birçoğu tarafından 19. âyet, Allah’ın, kendisine karşı görevlerini yerine getirmeyenlere, iyilik yapmayı ve kötülüklerden sakınmayı unutturması, onları bu paydan ve mutluluktan mahrum etmesi şeklinde açıklanmıştır (Taberî, XXVIII, 52-53; Şevkânî, V, 237). Bu âyetten, insanın kendini tanıması yani var oluş amacını idrak edip onu unutmaması halinde rabbini de bilmiş ve tanımış olacağı mânası da çıkarılabilir. Hz. Ali’den nakledilen “Sen kendini bil ki rabbini de bilesin” ve “Kendini bilmeyen rabbini de bilmez” anlamındaki vecizeler bu yorumu destekleyici niteliktedir (İbn Atıyye, V, 291).
Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli ile cehennem ehli, dünyadaki amellerinde farklı oldukları gibi ahirette alacakları karşılıklarda da birbirlerinden farklıdırlar. İsteklerine kavuşup korktukları şeylerden güvende olarak asıl kurtuluşa erenler cennet ehli kimselerdir.