Önceki ayet· 51:17Sonraki ayet· 51:19

Zâriyât Suresi 18. Ayet· 51:18

↗ Zâriyât suresi
Mekki
وَبِٱلۡأَسۡحَارِ هُمۡ يَسۡتَغۡفِرُونَ
Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi
Meal ihtilafı: 7% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi
Elmalılı Hamdi Yazır
Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.
Yaşar Nuri Öztürk
Seher vakitlerinde af dilemekteydi onlar.
Süleyman Ateşen ayrışan
Seherlerde onlar istiğfar ederlerdi,
Diller arası (7 dil)ıraksama 13.3%
İngilizce
And in the hours before dawn they would ask forgiveness
Fransızca
et aux dernières heures de la nuit ils imploraient le pardon [d'Allah]
İspanyolca
pedían perdón a Dios antes del despuntar del alba
Rusça
а перед рассветом они молили о прощении
Endonezce
dan pada akhir malam mereka memohon ampunan (kepada Allah)
Bengalce
রাতের শেষ প্রহরে তারা ক্ষমাপ্রার্থনা করত
Çince
他们在黎明时向主求饶,
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Seher vakitlerinde ise Rablerinden günahları için bağışlanmayı dilerlerdi.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
15- Şüphesiz takva sahipleri bahçelerde ve pınar başlarındadır. 16- Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar. Çünkü onlar bundan önce ihsan sahibi kimselerdi. 17. Geceleyin az uyurlardı. 18. Seher vakitlerinde de mağfiret dilerlerdi. 19. Mallarında da dilenen ve dilenmeyen yoksula ayırdıkları bir hak vardı. 15. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını ve kendilerini bu mükâfata kavuşturan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takva sahipleri” yani takvâ şiarları ve Allah’a itaat büründükleri elbiseleri olanlar “bahçelerde” içinde dünyada benzeri bulunan ve bulunmayan her türlü ağaç çeşitleri ve meyveler olan bahçelerdedirler ki hiçbir göz bunların benzerini görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insanın hatırından da böylesi geçmemiştir. “ve pınar başlarındadır.” Oradaki pınarlar durmadan akar. O bağlar, bahçeler bu pınarlarla sulanacağı gibi, Allah’ın kulları da bu pınarlardan içecek, onları diledikleri şekilde akıtacaklardır. 16. “Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar.” Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali vardır: Cennetliklere yüce Mevlâları temenni ettikleri her türlü nimeti ihsan edip bağışlamış olacaktır. Onlar da bu nimetleri hoşnutlukla alacaklar, gözleri bunlarla aydınlanmış, ruhları sevince gark olmuş olacaktır. Bunların yerlerine başkalarını istemeyecekleri gibi başka bir yere gitmeyi de hatırlarından geçirmeyeceklerdir. Herkes artık daha fazlasını istemesi söz konusu olmayacak kadar pek çok nimetlere nâil olmuş olacaktır. Bu vasfın, muttakilerin dünyadaki sıfatı olma ihtimali de vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emir ve yasakları alırlar. Yani bunları gönül hoşluğu ile büyük bir şevk ile kabullenirler. Allah’ın verdiği emirlere itaat eder ve en mükemmel şekilde bu emirlere uyarlar. Yasakladığı şeylerden de en mükemmel şekilde uzak dururlar. Çünkü Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu emir ve yasaklar, en üstün ve değerli bağışlardır. Yüce Allah’a bunlar dolayısı ile şükretmek ve emirlere itaat etmek gerekir. Birinci anlam, ifadelerin akışı ile daha yakından ilişkilidir. Çünkü dünyadaki vasıfları ve amelleri Yüce Allah’ın şu buyruğu ile anlatılmaya başlanmıştır: "Çünkü onlar bundan önce” yani nimetlere ulaştıkları bu vakitten önce “ihsan sahibi kimselerdi.” Bu ihsan, hem Rablerine ibadetteki ihsanı içerir. Onlar O’nu görüyormuşçasına O’na ibadet ediyorlardı. Her ne kadar onlar görmeseler de O onları görür. Aynı şekilde bu ihsan, Allah’ın kullarına faydalı işleri cömertçe yapmak demek olan ihsanı yani mal, ilim, makam, nasihat, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve vb. gibi çeşitli iyilik ve hayır yolları ile iyilikler yapmayı da içerir. Hatta bunun kapsamı içerisine sözlü olarak yapılan iyilikler, yumuşak sözler söylemek, kölelere, sahip olunan ve olunmayan hayvanlara iyi davranmak da girer. 17. Allah’a ibadet hususunda ihsanın en faziletli çeşitlerinden birisi de hiç şüphesiz ihlâsa, kalp ile dilin uyum içerisinde olduğuna delâlet eden gece namazıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: O ihsan sahipleri “geceleyin az uyurlardı.” Gece uykuları azdı. Gecenin çoğunu Rablerine namaz kılarak, Kur’ân okuyarak, zikrederek, dua ederek, yalvarıp yakararak, ibadet ve itaatle geçirirlerdi. 18. Fecirden/tan yerinin ağarmasından az önceki vakit olan “seher vakitlerinde” Yüce Allah’tan “mağfiret dilerlerdi.” Namazlarını seher vakitlerine kadar sürdürdükten sonra gece namazlarının sonlarında oturarak -günahkârların af dilemesi gibi- Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dilerlerdi. Seher vaktinde mağfiret dilemenin, başka vakitlerde bulunmayan bir fazilet ve özelliği vardır. Nitekim Yüce Allah, iman ve itaat ehlinin niteliklerinden söz ederken onların:“Seher vakitlerinde mağfiret dileyen”(Âli İmran, 3/17) kimseler olduklarını belirtmektedir. 19. “Mallarında da” insanlardan bir şeyler isteyen muhtaç kimseler olan “dilenen ve dilenmeyen” ve onlardan bir şey istemeyen “yoksula ayırdıkları” farz ve müstehab olmak üzere “bir hak vardı.”
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Takvâ sahiplerinin âhirette erişecekleri mutlulukların kısa tasvirine yer verilmekte ve onların bu güzelliklere lâyık görülmelerinde etkili olan bazı özelliklerine değinilmektedir. 16. âyetin, “rablerinin kendilerine verdiklerini alarak” diye çevrilen kısmı genellikle, “âhirette Allah Teâlâ’nın kendilerine lutfedeceği mükâfat ve nimetlerden memnun ve mutlu olarak” mânasıyla açıklanmıştır (Zemahşerî, IV, 27-28). Bu kısım için “dünyadayken rablerinin buyruk ve yasaklarına uyarak” yorumu da yapılmıştır; fakat bu yorum sözün akışına uygun değildir (İbn Atıyye, V, 174; başka yorumlar için bk. Râzî, XXVIII, 200-201). 17-18. âyetlerde geceleri ibadetle geçirmenin değeri üzerinde durulmaktadır. Bazı âyetlerde belirtildiği üzere, vücudun dinlenmesini sağlayan uyku, yüce Allah’ın insanlara bir lutfudur ve O’nun kudretini gösteren kanıtlardandır (bk. Furkān 25/47; Rûm 30/23; Nebe’ 78/9). Buna karşılık Hz. Peygamber, aşırı uykuyu, buna yol açan sebepler ve vakit israfı olması dolayısıyla hoş karşılamamıştır. Aşırı uyku getiren sebeplerden biri de çok yemektir ki bunun sağlık açısından ne kadar zararlı olduğu açıktır. Öte yandan Resûl-i Ekrem kendini ibadete verme adına sağlığını tehlikeye atanları ve başkalarına, özellikle ailelerine karşı görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır (Buhârî, “Nikâh”, 1; Müslim, “Sıyâm”, 177). Bu hususlar göz önüne alındığında 17. âyetten uykunun yerildiği anlamı çıkmaz. Burada, kulluk şuurunu açık tutma ve vakitlerini olabildiğince tefekkür ve ibadetle değerlendirme gayreti içinde olan müminlerin övüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu sûrenin indiği sıkıntılı dönemde müslümanlar için cemaatle düzenli ibadet imkânı bulunmuyor, daha çok geceleri huzur içinde kendilerini ibadet ve tefekküre verebiliyorlardı. Önceki yaşantılarına göre yepyeni birer kimlik kazanan bu dönemdeki müminler için, hem Resûlullah’ın en yakın dava arkadaşları olmaları hem de çevrelerinden gelen baskı ve eziyetler karşısında mânevî dirençlerini koruyabilmeleri açısından geceleri olabildiğince ibadetle ve yeni dinin duyurulmasını sağlayacak hazırlık çalışmalarıyla geçirmek özel bir önem taşıyordu. Nitekim Hz. Peygamber’in –yukarıda işaret edilen– gece ibadetinde normal sınırın aşılmamasıyla ilgili ikazları Medine dönemine rastlamaktadır (seher vaktinin özelliği hakkında bk. Âl-i İmrân 3/17). 19. âyette, Kur’an’ın Allah’a kulluğun, O’nu tâzim etmenin yanında yarattıklarına da şefkat gösterme şeklinde anlaşılması gerektiği yönündeki ısrarlı tavrının bir örneği görülmekte; övgüye lâyık müminlerin, Allah’ın yüceliğini hiç hatırdan çıkarmaksızın O’ndan bağışlanmayı dileme özelliklerinin hemen ardından yardımseverliklerine değinilmektedir. “Yardım isteyen” ve “yoksul” diye çevirdiğimiz sâil ve mahrûm kelimelerinin anlamı hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Yaygın yoruma göre sâil ihtiyacını belli eden hatta yardım talebinde bulunan, mahrûm ise ihtiyaç içinde olduğu halde istemekten çekinen ve ar duygusu, halini belli etmesine engel olan kimsedir. Birinci kelimeyle insanların, ikincisiyle ise can taşıyan diğer varlıkların kastedildiği tarzında bir yorum da vardır ki bu yorum, insanların yanı sıra diğer canlıların haklarına, özellikle hayvan haklarına dikkat çekmesi açısından ilginçtir (başka izahlarla birlikte bk. Râzî, XXVIII, 205-207; Şevkânî, V, 98). Burada müminleri, Medine döneminde konacak malî vecîbe hükümlerine hazırlayıcı gönüllü bir ödeme söz konusu olmakla beraber, malî gücü yerinde olanların, bu yardımları kendilerinin bir lutfu olarak görmemeleri için yapılacak yardımın muhtaçlara ödenmesi gereken bir “hak” olduğunu belirten bir ifade kullanılmıştır. Hatta bazı âlimler burada da zekât vecîbesini yerine getirenlerin övüldüğü kanaatindedirler. Şu var ki bu yorumda “zekât” kelimesi, nisabı, nisbeti ve harcama yerleri dinen belirlenmiş bir malî yükümlülük anlamında kullanılmamıştır; zira bu anlamıyla zekât Medine döneminde farz kılınmıştır (bk. Tevbe 9/59-60, özellikle 103). Öte yandan Medine döneminde zekâtla ilgili olarak yapılan miktar belirlemelerinin normal durumlarda geçerli olduğuna, miktarlardan söz etmeksizin “zenginin, fazlası olanın malında yoksulun hakkı bulunduğu”nu ifade eden âyetlerin, kıtlık, kriz, felâket gibi olağan üstü durumlarda zekâtın belirlenmiş miktarlarını ödemenin kişiyi sorumluluktan kurtaramayacağına işaret ettiğine de dikkat edilmelidir.
Zâriyât Suresi 18. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Seher vakitlerinde ise Rablerinden günahları için bağışlanmayı dilerlerdi.