Önceki ayet· 4:114Sonraki ayet· 4:116

Nisâ Suresi 115. Ayet· 4:115

↗ Nisâ suresi
Medeni
وَمَن يُشَاقِقِ ٱلرَّسُولَ مِنۢ بَعۡدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ ٱلۡهُدَىٰ وَيَتَّبِعۡ غَيۡرَ سَبِيلِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ نُوَلِّهِۦ مَا تَوَلَّىٰ وَنُصۡلِهِۦ جَهَنَّمَۖ وَسَآءَتۡ مَصِيرًا
Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir
Meal ihtilafı: 5% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir
Elmalılı Hamdi Yazır
Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Erdirici kılavuzluk kendisine ayan-beyan geldikten sonra, resulden kopup müminlerin yolunun dışını izleyeni; biz, yöneldiğiyle kaynaştırır, sonra da cehenneme sallarız. Ne kötü bir dönüş yeridir o!
Süleyman Ateş
Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Elçi'ye karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!
Diller arası (7 dil)ıraksama 13.5%
İngilizce
And whoever opposes the Messenger after guidance has become clear to him and follows other than the way of the believers - We will give him what he has taken and drive him into Hell, and evil it is as a destination
Fransızca
Et quiconque fait scission d'avec le Messager, après que le droit chemin lui est apparu et suit un sentier autre que celui des croyants, alors Nous le laisserons comme il s'est détourné, et le brûlerons dans l'Enfer. Et quelle mauvaise destination
İspanyolca
Quien se aparte de las enseñanzas del Mensajero después de habérsele evidenciado la guía, y siga otro camino distinto al de los creyentes, lo abandonaré y lo ingresaré al Infierno. ¡Y qué mal destino
Rusça
А того, кто воспротивится Посланнику после того, как ему стал ясен прямой путь, и последует не путем верующих, Мы направим туда, куда он обратился, и сожжем в Геенне. Как же скверно это место прибытия
Endonezce
Dan barang siapa menentang Rasul (Muhammad) setelah jelas kebenaran baginya, dan mengikuti jalan yang bukan jalan orang-orang mukmin, Kami biarkan dia dalam kesesatan yang telah dilakukannya itu dan akan Kami masukkan dia ke dalam neraka Jahanam, dan itu seburuk-buruk tempat kembali
Bengalce
যে কেউ রসূলের বিরুদ্ধাচারণ করে, তার কাছে সরল পথ প্রকাশিত হওয়ার পর এবং সব মুসলমানের অনুসৃত পথের বিরুদ্ধে চলে, আমি তাকে ঐ দিকেই ফেরাব যে দিক সে অবলম্বন করেছে এবং তাকে জাহান্নামে নিক্ষেপ করব। আর তা নিকৃষ্টতর গন্তব্যস্থান।
Çince
谁在认清正道之后反对使者,而遵循非信士的道路,我将听谁自便,并使他入于火狱中,那是一个恶劣的归宿。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Kim, hak ona apaçık beyan olduktan sonra getirdiği şeylerde peygamberle inatlaşır ve ona muhalefet eder, Müminlerin gittikleri yoldan başka bir yola tabi olursa, kendisi için tercih ettiği yolda onu bir başına bırakırız. Bilerek yüz çevirdiği için onu hakka ulaşmaya muvaffak kılmayız. Onu ateşinde ızdırap çekeceği cehenneme sokarız. Orası, ahalisi için kötü bir dönüş yeridir.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
115- Kim kendisine hak apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir dönüş yeridir! 116- Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmış olur. 115. Yani “kim kendisine hak” Kur’ânî deliller ve nebevî burhanlarla “apaçık belli olduktan sonra” Allah Rasûlüne muhalefet eder ve getirdiklerinde ona karşı inatla karşı koyar ve “mü’minlerin yolundan” yani akaid ve amellerinde gittikleri yoldan “başkasına uyarsa onu döndüğü o yolda bırakır” kendisi için tercih ettiği şey ile başbaşa ve yardımsız bırakırız, hayra muvaffak kılmayız. Çünkü o hakkı görüp bildikten sonra terk etmiştir. O bakımdan ilâhi adaletin gereği olarak onun cezası, şaşkınlığında şaşkın halde kalması ve sapıklığına sapıklık katılmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapınca Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110) Âyet-i kerimenin mefhumu şuna delildir: Allah Rasûlüne muhalefet etmeyerek, Allah’ın rızasını ve Rasûlüne tabi olmayı amaçlayrak, müslüman cemaatten ayrılmamak sureti ile mü’minlerin yolunu izleyen bir kimse, beşeri nefislerin gerekleri ve tabiatın baskın gelmesinin bir sonucu olarak bazı günahları işleyecek yahut bunları işlemek isteyecek olursa, Allah böyle birisini kendi nefsi ve şeytanı ile başbaşa bırakmaz. Aksine lütfu ile ona yetişir, ihsanda bulunarak onu korur ve kötülüklere karşı himaye eder. Nitekim Yüce Allah Yusuf aleyhisselam hakkında şöyle buyurmuştur:“Ondan fenalığı ve hayâsızlığı giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.”(Yusuf, 12/24) Yani ihlâsı sebebi ile biz kötülüğü ondan uzaklaştırdık. Nitekim bu gerekçelendirmenin umumi ifadesinin delalet ettiği üzere ihlâs sahibi herkes için aynı şey söz konusudur. Yüce Allah’ın:“ve cehenneme sokarız” buyruğu, onu cehennemde büyük bir azaba uğratırız demektir. “O ne kötü bir dönüş yeridir!” Böyle birisi için cehennem, varılacak yer olarak ne kötüdür! Peygambere karşı gelmenin ve mü’minlere muhalefet etmenin sebep olduğu bu tehdidin mertebeleri çoktur. Yüce Allah’tan başka bunları kimse bilemez. Bu mertebeler günahın küçüklük ve büyüklüğüne göredir. Bunlardan kimisi cehennem ateşinde kişinin ebedi olarak kalmasına sebep olur ve ilâhi yardımdan büsbütün mahrum bırakır, kimisi de bunlardan daha aşağı derecededir. O nedenle bir sonraki âyet-i kerimenin bu mutlak ifadenin bir çeşit açıklaması olması muhtemeldir: 116. “Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz…” Yani Yüce Allah şirki bağışlamaz. Çünkü şirk âlemlerin Rabbi ve O’nun vahdaniyeti hakkında haksız bir iddiayı ihtiva eder. Şirk, kendisine bir fayda sağlayamayan ve bir zararı önleyemeyen bir mahlûku, her türlü fayda ve zararın mutlak sahibi olana eşit kılmaktır. Oysa bütün nimetler ancak O’ndandır. Zararları O’ndan başka kimse def edemez. Bütün yönleri ile mutlak kemale yalnız O sahiptir. Her bakımdan hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayış yalnız O’nun için söz konusudur. O bakımdan bu vasfa ve bu azamete sahip olana ihlâsla ibadet yapılmayarak, bunun -bir bölümünün dahi olsa- kemal sıfatların hiçbirisine sahip olmayan ve mutlak olarak ihtiyaç içerisinde bulunan yaratılmışlara izafe edilmesi, haktan alabildiğine uzak bir sapıklıktır. Allah’ın dışındaki varlıkların muhtaç olmaması şöyle dursun, onlar hakkında yokluk ve yoksulluktan başka bir şey söz konusu değildir. Onlar bizatihi kendi varlıklarının sahibi değildirler. Kemalleri de yoktur, hiçbir yönü ile başkasına muhtaç olmayışları da söz konusu değildir. Şirkten daha aşağıda olan günah ve masiyetlerin bağışlanması ise ilâhi meşiete/Allah'ın dilemesine bağlıdır. Yüce Allah dilerse rahmet ve hikmeti ile o günahı bağışlar, dilerse adaleti ve hikmeti gereği ondan dolayı azap edip ceza verir. Bundan önceki âyet-i kerime, bu ümmetin icmaının delil olduğuna ve ümmetin -icma olan hususlarda- hatadan masum olduklarına delil gösterilmiştir. Bunun delil olma yönü de şöyledir: Şanı Yüce Allah mü’minlerin izlediği yola muhalefet eden kimseleri ilâhi yardımdan uzak tutmakla ve cehennem ateşi ile tehdit etmektedir. Diğer taraftan “mü’minlerin yolu/سبيل المؤمنين” ifadesi, bir isim tamlamasıdır ve mü’minlerin izlemekte olduğu itikad ve amelleri kapsar. O bakımdan mü’minler herhangi bir şeyin farz yahut müstehab, haram yahut mekruh ya da mubah olduğunu ittifakla kabul edecek olurlarsa bu, onların tuttukları yol demektir. Bu husus üzerinde icmaları gerçekleştikten sonra herhangi bir hususta onlara muhalefet eden bir kimse onların yolundan başka bir yol takip etmiş olur. Buna Yüce Allah’ın şu buyruğu da delil teşkil etmektedir:“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirsiniz.”(Al-i İmran, 3/110) Bu ayetin delil olma yönü de şöyledir: Şanı Yüce Allah bu ümmetin mü’minlerinin ancak maruf olanı (iyiliği) emrettiklerini haber vermektedir. O bakımdan onlar herhangi bir şeyin farz yahut müstehab olduğu üzerinde ittifak edecek olurlarsa bu da onların emrettikleri şeyler arasında yer alır. Böylelikle bu âyet-i kerimenin nassı gereğince onların ittifakla emrettikleri bu hususun, maruf olduğu ortaya çıkar. Marufun dışında ise münkerden başka bir şey olamaz. Aynı şekilde herhangi bir şeyin yasaklanmasını ittifakla kabul edecek olurlarsa bu da onların yasakladıkları şeylerden olur ki onun, münkerden başka bir şey olması söz konusu olamaz. Yüce Allah’ın:“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahit olasınız diye…”(el-Bakara, 2/143) buyruğu da böyledir. Zira şanı Yüce Allah bu ümmeti “vasat” yani dengeli, mutedil ve hayırlı kıldığını haber vermektedir. Bundan kasıt ise insanlara karşı şahitlik etmeleridir. Şahitlik edecekleri hususların kapsamına ise her şey girmektedir. O bakımdan onlar herhangi bir hükmün Allah tarafından emredildiğine yahut yasaklandığına ya da mubah kılındığına dair şahitlik edecek olurlarsa şüphesiz onların bu şahitlikleri hatadan korunmuştur. Çünkü onlar, ne hakkında şahitlik ettiklerini bilirler ve şahitliklerinde adildirler. Durum bunun aksine olsaydı onlar hiçbir şekilde şahitliklerinde adaletli ve ne yaptıklarını bilen kimseler olmazlardı. Yine Yüce Allah’ın: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûlüne götürün.”(en-Nisa, 4/59) buyruğu da buna benzemektedir. Zira bu buyruktan şu anlaşılmaktadır: Mü’minler, hakkında anlaşmazlığa düşmeyip aksine ittifakla kabul ettikleri herhangi bir hususu Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetine götürmekle emrolunmuş değillerdir. Çünkü onların ittifak ettikleri böyle bir husus ancak Kitap ve Sünnete uygun olur, bunlara muhalif olması söz konusu olamaz. İşte bu ve benzeri deliller bu ümmetin icmaının kat’i bir hüccet olduğu hususunda kesin ifadeler ortaya koymaktadır. Bundan dolayı şanı Yüce Allah müşriklerin sapıklıklarının çirkinliğini bundan sonraki âyetlerde şöylece dile getirmektedir:
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
İsminin Tu‘me veya Ebû Tu‘me olduğu rivayet edilen hırsız, suçu vahiy yoluyla açıklık kazanınca Mekke’ye kaçmış, İslâm’ı terkederek müşrikler arasına katılmış ve yine bir hırsızlık yaparken ölmüştü (Taberî, V, 273 vd.). Hak ve hakikat gerek hak din olarak ve gerekse âdil hüküm şeklinde ortaya çıkınca buna teslim olmayan, hakka ve hakikate karşı direnen kimseler Resûlullah’a ve dolayısıyla Allah’a karşı (Nisâ 4/80) direnmiş, baş kaldırmış, müminlerin yolundan başka bir yola girmiş olmaktadırlar. “Resûlullah’a karşı çıkmak, muhalefet etmek ve müminlerin yolundan başka bir yol tutmak”, cehenneme girme cezasını gerektirecek kadar ağır bir günahtır, sapkın bir inanış ve davranış biçimidir. Ancak bu inanış ve davranışın cezayı gerektirebilmesi için önemli bir şart öngörülmüştür: “Yolun doğrusu kendine apaçık belli olmak.” Yükümlü kişiye doğrunun apaçık belli olması biri genel diğeri özel olmak üzere iki şekilde gerçekleşmektedir. Genel olanı İslâm’ın tebliğ edilmesi ve insanlara, bunun doğru bir yol olduğunu anlayacak kadar aklın verilmiş bulunması; özel olanı ise her bir yükümlünün bizzat İslâm’ı öğrenme ve üzerinde akıl yorma, delilleri değerlendirme ve onun hak din olduğuna kanaat getirme imkân ve fırsatına sahip bulunmasıdır. Râzî’nin de işaret ettiği üzere burada taklide atıf yapılmakta, İslâm’ın hak din olduğu sonucuna taklit yoluyla (bilenler böyle dedikleri için) değil, bizzat düşünerek ulaşmak gerektiği vurgulanmaktadır (XI, 44). “Müminlerin yolundan başka bir yolun izlenmesi”nin yasaklanmasını bazı âlimler icmâ deliline dayanak kılmışlardır. İmam Şâfiî er-Risâle adlı eserinde icmâın dayanağı konusunu özel olarak ele almakla beraber herhangi bir âyet zikretmediği halde bazı eserlerde Şâfiî’nin bu âyeti icmâın Kur’an’daki dayanağı olarak gösterdiği nakledilir. Böyle düşünenlere göre “müminlerin yolu” maddî olamaz; çünkü bütün müminlerin üzerinde bulundukları fizikî bir yol yoktur. Bundan maksat onların dinî hayatlarında ittifakla (icmâ) benimsedikleri ve takip ettikleri yoldur. Bu yoldan başkasına sapmak yasaklandığına göre icmâ dinde bir hüccettir; yani bağlayıcı delildir, hüküm kaynağıdır. Âyeti icmâa delil kılmaya karşı çıkan âlimlere göre bağlam göz önüne alınmalıdır. Burada “yol”dan maksat Resûlullah’ın yoludur, İslâm dinidir. Müminler bu yolu takip ettikleri için ve ettikleri sürece doğru yoldadırlar, onun yoluna karşı çıkanlar ise –bu mânada– müminlerin yoluna da karşı çıkmış olmaktadırlar. Gazzâlî, Kur’an’da icmâın hüküm kaynağı olduğunu açıkça gösteren bir âyet bulunduğunu kabul etmemiş, hadislere ve ümmetin uygulamasına dayanarak ispat yolunu denemiştir. Râzî, İbnü’l-Hâcib, Şevkânî gibi fıkıh usulü âlimleri bu âyetin icmâa dayanak gösterilmesine muhalefet etmişler ve yukarıdaki delile şunu da eklemişlerdir: Bir müctehid yaşadığı çağda ictihad eder ve ictihadı da diğer müctehidlerin ittifaklarına ters düşerse “Bu müctehid müminlerin yolundan çıkmıştır” denilemez. Çünkü ictihad İslâm’ın içinde, Resûlullah’ın izinde cereyan etmektedir; dolayısıyla o müctehid İslâm’dan çıkmamıştır (Gazzâlî, el-Müstasfâ, I, 174 vd.; Râzî, XI, 43; Şevkânî, I, 579). Burada belli bir nassın (âyet ve hadis) kaynağına aidiyetiyle (sübût) mânası ve hükmü üzerinde ittifak edilmesi anlamında olan icmâ ile ortada böyle bir nas bulunmadığı halde ictihadların birleşmesinden –başka bir deyişle muhalif bir görüşün bilinmemesinden– ibaret olan icmâı birbirinden ayırmak gerekmektedir. Birincisinin kesinliğine dair güçlü deliller vardır, ancak ikinci icmâ için bunu söylemek mümkün değildir (icmâ konusunda bilgi için bk. İbrahim Kâfi Dönmez, “İcmâ”, DİA, XXI, 417-431). “Müminlerin yolundan ayrılma” eylemine bir de sosyal, kültürel, siyasî, bilimsel ve teknolojik boyutuyla bakmak gerekmektedir. İslâm’ın, tâbilerini birlik ve beraberliğe çağırdığında şüphe yoktur. Fertler ve gruplar arasında –bazı konularda– anlayış ve görüş farkları bulunsa bile bunun, toplum birliğini bozacak eylemlere, bölünüp parçalanmalara kadar götürülmesi İslâm’ın sosyal ve ahlâkî amacına ters düşmektedir. Siyasî bakımdan müminlerin yöneticileri denetleme, hukuk dışına sapanları yola getirme, gelmeyenleri usulüne uygun bir şekilde (fitneye yani parçalanma, bölünme, iç savaş gibi olumsuz sonuçlara sebep olmadan) görevden uzaklaştırma yükümlülükleri vardır. Bunu yaparken de müminler toplu halde hareket edecekler; azınlıkta kalanlar cumhura (çoğunluğa) uyacaklar, farklı düşünce ve kanaatlerini korumakla beraber karşı eyleme (isyan) girişmeyeceklerdir. Müminlerin yolundan ayrılma eylemi cehennemle cezalandırıldığına göre burada “yol”dan maksadın “din ve dini oluşturan inanç, hükümler ve davranışlar” olduğu anlaşılmaktadır. Bu mânada dine dahil olmayan kültür, bilim ve teknoloji alanlarında mümin fertlerin ve grupların farklı yollar, yöntemler, renkler edinmeleri, meselâ ilmî buluşlar yapmaları, yeni teknolojiler oluşturmaları, dil, kıyafet, görgü kuralları, günlük yaşayış biçimi edinmeleri “müminlerin yolundan ayrılmak” anlamına gelmeyecektir. Bu mânada farklılıklar ve renkler İslâm câmiasının zenginliğini teşkil ve temsil edecek, cüzlerin (parçalar, gruplar) birbirini tamamlamasını sağlayacaktır. “Müminlerin yolundan başka bir yola girenleri saptıkları yönde bırakması” Allah Teâlâ’nın dünya hayatında kulları için takdir buyurduğu kanunudur. İsrâ sûresinde de doğru yola giren, takvâyı seçen, asıl hedef olarak ebedî hayata yönelen kimselerle eğri yola giren, günahtan kaçınmayan ve geçici dünya menfaatlerini ebedî olana tercih eden kimselerden söz edildikten sonra şöyle buyurulmuştur: “Hepsine, bunlara da ötekilere de rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir” (17/20). Eğer böyle olmasaydı, doğru yola girenlere imkân verilse, eğri yolu izlemek isteyenler de engellenseydi imtihanın mânası kalmaz, bu imtihan dünyasında kimin Allah’a, kimin nefsine ve şeytana kul olduğu ortaya çıkmazdı.
Nisâ Suresi 115. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Kim, hak ona apaçık beyan olduktan sonra getirdiği şeylerde peygamberle inatlaşır ve ona muhalefet eder, Müminlerin gittikleri yoldan başka bir yola tabi olursa, kendisi için tercih ettiği yolda onu bir başına bırakırız. Bilerek yüz çevirdiği için onu hakka ulaşmaya muvaffak kılmayız. Onu ateşinde ızdırap çekeceği cehenneme sokarız. Orası, ahalisi için kötü bir dönüş yeridir.