TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür.
105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir.
106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir.
107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir:
108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır.
109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu on âyette insanların arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, davalar, tartışmalar karşısında Hz. Peygamber’in ve daha ziyade onun şahsında ümmetinin takınması gereken tavır, oynaması gereken rol ve uygulaması gereken muamele şekli açıklanmaktadır. Pek azı müstesna olmak üzere özel bir hadise üzerine gelmiş bulunan bu âyetlerin hedefi, sadece o hadiseyi açıklamak ve hükmünü ortaya koymak değil, bu münasebetle müslümanlara, kıyamete kadar uyacakları kaideleri –detaylı veya çerçeve hükümler olarak– açıklamaktır.
Bu âyetlerin gönderilmesinin de şöyle özel bir sebebi olduğu bildirilmektedir: Rifâa b. Zeyd isimli sahâbî, yabancı tâcirlerin Medine’ye getirdikleri has undan bir miktar satın almış ve bunu, içinde silâhlarının da bulunduğu evin sofasına koymuştu. Şehirde kötü şöhreti olan Übeyrık ailesinden biri gece sofaya girmiş, unla birlikte Rifâa’nın silâhlarını da çalmıştı. Rifâa durumu farkedince –bu hadiseyi rivayet eden– yeğeni Katâde b. Nu‘mân’a gelip olayı haber verdi. Katâde gerekli araştırmayı yapıp Übeyrık ailesine ulaşınca onlar suçu Lebîd isimli mâsum bir müslümanın üzerine attılar. Lebîd kılıcını çekip üzerlerine yürüyerek “Ben çalmışım ha! Vallahi ya gerçek hırsızı haber verirsiniz ya da şu kılıcımla sizi doğrarım!” deyince onu suçlamaktan vazgeçtiler. Mağdurlar araştırmaya devam ederek hırsızın Übeyrık ailesinden olduğuna kesin kanaat getirdikten sonra Resûlullah’a başvurdular, Hz. Peygamber “Gerekeni yapacağım” cevabını verdi. Übeyrık ailesi durumu öğrenince kurdukları planın gereği olarak, uygun birini Resûlullah’a gönderip iftiraya uğradıklarını, ortada bir delil bulunmadığı halde Katâde tarafından hırsızlıkla suçlandıklarını bildirip yakındılar. Katâde durumu öğrenmek üzere gelince Resûlullah ona, “Bana müslüman ve suçsuz oldukları söylenen kimseleri, elinde bir delil olmadığı halde hırsızlıkla suçladın!” diyerek serzenişte bulundu. Katâde olup bitenden son derecede üzüntü duyarak amcasına geldi ve durumu anlattı. Rifâa “İşimiz Allah’ın yardımına kaldı” cevabını verdi. Bu olay üzerine yukarıda meâli verilen âyetler nâzil oldu (Tirmizî, “Tefsîr”, 5/22). “Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye...” ifadesi “hakkı içeren kitabı indirme”nin gerekçesini açıklamaktadır. Kitabın hakkı içermesi, gerçekleri, olanı ve olması gerekeni bildirmesi, “usul öğretme, genel ve özel hükümler koyma, bilgiler verme” şeklinde gerçekleşmektedir. “Allah’ın öncelikle peygamberine, sonra da onun aracılığı ile insanlara gerçeği öğretmesi” birinci derecede bu şekilde (Kur’an vahyi ile) olmaktadır. İkinci derecede gerçeğin kaynağı sünnettir. Sünnet hem mâna ve hükmün Allah tarafından bildirilmesi hem de Hz. Peygamber’in, içinde ictihada dayalı olanların da bulunduğu bütün tasarruflarının ilâhî kontrol altında bulunması bakımından bu özelliği taşımaktadır.
Hz. Peygamber’in Kur’an’ı anlama, küllî kuralları özel konulara, ilişkilere ve problemlere uygulama hususunda hata etmesi mümkün değildir. Çünkü bunlar peygamberlerin aslî vazifeleri olan tebliğe dahildir. Başkalarının ise bu alanda hata etmesi, yanlış ictihadda bulunması mümkündür. Kanunu belli bir olaya ve davaya uygulama, yani yargılama ve hüküm verme alanına gelince burada Hz. Peygamber de objektif verilere, ispat vasıtalarına dayanmak mecburiyetindedir. Veriler ve deliller hâkimi hangi hükme götürüyorsa o hükmü açıklamak durumundadır. Burada, başkaları gibi Hz. Peygamber’in de yanılması mümkündür. Bu genel kuralı âyetlerin gelmesine sebep olan hadiseye uygulayalım: Kur’an-ı Kerîm, kitapta gösterilen usule göre ve hükümlere uygun olarak hükmedilmesini istiyor, mahkemeye getirilen davalarda hain ve haksız olduğu anlaşılan tarafı tutmamak ve savunmamak gerektiğini bildiriyor; bir suç veya günah işleyenin bunu başkasına atmasını, iftira ve bühtanda bulunmasını yasaklıyor; peygamberler dahil insanların bilgilerinin yeterli olmadığını, Allah’ın bildirdiklerine muhtaç bulunduklarını açıklıyor... Bütün bunları bilme, anlama ve yeri geldiğinde hadiselere uygulama hususlarında Hz. Peygamber yanılmaz. Allah bunları göstermiştir, bildirmiştir, o da bunlara göre hükmeder. Söz konusu hırsızlık olayında da bu kurallar geçerlidir. Sıra hırsızın kim olduğunu tesbite gelince Kur’an bunu bildirmez; Hz. Peygamber de –mûcizeler bir yana– kaide olarak bu konuda vahiy yoluyla elde ettiği bilgiye dayanmaz; herkes için geçerli olan ispat vasıtalarına, objektif verilere dayanır ve bunlara bağlı olarak da yanılabilir. Meselâ yalancı şahitlere dayanarak veya haksızın güçlü savunmasının etkisi altında kalarak hatalı bir hüküm verebilir, Übeyrık’ın oğlu yerine kendisine iftira atılan Lebîd veya onun gibi bir suçsuz aleyhine hükmedebilir. Ancak bu hükümden dolayı, diğer bütün hâkimler gibi o da sorumlu olmaz; üstelik vazifesini, yukarıda açıklanan mânada Allah’ın gösterdiği gibi yaptığı için ecir de alır. Bütün vebal ve sorumluluk onu ve hâkimleri yanıltan hainlere, hakka ve emanete hıyanet edenlere ait olur. Bu hususu canlı ve etkili bir ifade ile bizzat Hz. Peygamber şöyle açıklamıştır: “Ben ancak bir beşerim ve siz bana davalarla geliyorsunuz. Olur ki biriniz delilini daha güzel ifade eder de ben, ondan işittiğime dayanarak lehinde hükmederim. Her kime, kardeşine ait bulunan bir hakkı hükmederek verirsem sakın onu almasın; çünkü ona ateşten bir parça vermiş olurum!” (Buhârî, “Şehâdât”, 27; Müslim, “Akzıye”, 4).
Bu âyeti, Hz. Peygamber’in ictihadla hükmetmesinin câiz olmadığına delil gösterenler olmuşsa da bu delillendirme tutarlı değildir. Çünkü onun ictihadla hükmettiği, hatta bazan yanıldığı ve Allah tarafından hatasının düzeltildiği sağlam delillerle sabittir. O’nun “Allah’ın gösterdiği ile hükmetmesi” hem özel ve genel konulu naslarla hükmetmesi hem de bunları yorumlayarak, açıkça temas etmediği konulara yayarak (bir mânada ictihad ile) hükmetmesi demektir. Râzî’nin deyişiyle “Esasen kıyas ederek hükmetmek de nasla hükmetmek demektir. Çünkü kıyas yapan nastan hareket etmekte, onu ölçü olarak almaktadır” (XI, 33).
“Hainlerden taraf olmak, onları savunmak” yasaklanıyor, 109. âyette de “Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?” diye soruluyor. Bu hüküm ve irşad özellikle iki meslek erbabını muhatap alıyor: Hâkimler ve avukatlar. Âyetlere göre bunların asıl vazifeleri hakkın yerine gelmesi ve sahibini bulması için çalışmaktır. Davacının mevkii, şöhreti, serveti, rütbesi, sağladığı menfaat ne olursa olsun hâkim ve vekiller haksız olduğu halde onun tarafını tutmayacak, hükmün onun lehinde çıkması için özen göstermeyeceklerdir. Özellikle avukatlar bilgi ve becerilerini, haksız da olsalar müvekkilleri lehine hüküm almak için değil, hakkın ortaya çıkması ve sahibini bulması için kullanacaklardır. Avukatların bu anlayış ve ahlâk içinde hareket etmeleri yani haklıların davalarını savunmaları ve haksızların davalarında sulhu aramak, cezada ve tazminatta adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine katkıda bulunmak gibi hedefler için çaba sarfetmeleri halinde avukatlık mesleği meşruiyet temelini korumuş olacaktır.