Önceki ayet· 35:20Sonraki ayet· 35:22

Fâtır Suresi 21. Ayet· 35:21

↗ Fâtır suresi
Mekki
وَلَا ٱلظِّلُّ وَلَا ٱلۡحَرُورُ
Gölge ile sıcaklık da bir olmaz.
Meal ihtilafı: 8% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Gölge ile sıcaklık da bir olmaz.
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Ve ne de gölge ile sıcaklık.
Yaşar Nuri Öztürk
Gölge ile sıcaklık da aynı değildir.
Süleyman Ateş
Gölge ile sıcaklık da bir olmaz.
Diller arası (7 dil)ıraksama 15.2%
İngilizce
Nor are the shade and the heat
Fransızca
ni l'ombre et la chaleur ardente
İspanyolca
Ni la frescura de la sombra y el calor del sol
Rusça
тень и зной
Endonezce
dan tidak (pula) sama yang teduh dengan yang panas
Bengalce
সমান নয় ছায়া ও তপ্তরোদ।
Çince
背阴和当阳也不相等,
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Gölge ile sıcak rüzgâr bir olmadığı gibi cennet ile cehennem de içerik bakımından bir değildir.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
19- Kör ile gören bir olmaz; 20- Karanlıkla aydınlık; 21- Gölge ile sıcak da. 22- Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin. 23- Sen ancak bir uyarıcısın. 24- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Zaten kendilerine bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur. 19-23. Yüce Allah, zıt şeylerin ilâhî hikmette ve kullarına tevdi etmiş olduğu fıtratta birbirine eşit olamayacağını bildirmektedir:“Kör ile gören bir olmaz, karanlıkla aydınlık ve gölge ile sıcak da. Dirilerle ölüler de bir olmaz.” Bu hususta en ufak bir şüphe dahi söz konusu değildir. Sizce de kabul edildiği üzere sözü edilen bu hususlar, şüphesiz birbirine eşit olamazlar. Aynı şekilde şunu da bilin ki manevî olarak birbirine zıt olan şeylerin birbirine eşit olmaması öncelikle söz konusudur. O bakımdan mü’min ile kâfir, hidâyet bulan ile sapık olan, alim ile cahil, cennetlikler ile cehennemlikler, diri kalpliler ile ölü kalpliler de bir olmaz. Bunlar arasında Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği kadar büyük farklılıklar vardır. Bu mertebeler öğrenildiğine, eşyalar birbirinden ayırt edildiğine ve uğrunda yarışılması gerekenle onun zıddı apaçık belli olduğuna göre kararlı olan kimse kendisi için daha uygun ve tercihe daha değer olanı tercih etmelidir. “Şüphesiz Allah dilediği kimseye” kavrayıp kabul etmekle sonuçlanacak şekilde “işittirir.” Çünkü hidâyete ileten, tevfikini ihsan eden O’dur. “Sen kabirde olanlara” ölü kalplilere “işittiremezsin.” Yahut senin davetinin kabirde bulunanlara hiçbir faydası olmadığı gibi, sana karşı çıkıp inatla direnen kimselere de hiçbir faydası olmaz. Ancak senin vazifen; uyarmak ve davetin kabul edilsin yahut edilmesin seninle gönderilen risaleti tebliğ etmektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ancak bir uyarıcısın.” 24. Yani bizim seni gönderişimiz katıksız hak iledir. Çünkü Yüce Allah seni, peygamberlerin kesildiği, yolların belirgin olmadığı, ilmin ortadan kalktığı ve peygamber olarak gönderilmene büyük bir ihtiyacın bulunduğu bir zamanda âlemlere rahmet olasın diye göndermiştir. Aynı şekilde seninle birlikte göndermiş olduğumuz bu dosdoğru din ve bu sırat-i mustakim de haktır, batıl değildir. Göndermiş olduğumuz bu Kur’ân-ı Kerîm, onun ihtiva ettiği sonsuz hikmetlerle dolu öğütler de hak ve gerçektir. Seni sana itaat edenlere Allah’ın dünya ve âhiretteki mükâfatlarını müjdelemek, sana karşı çıkıp isyan edenlere de Allah’ın dünya ve âhiretteki cezasını haber vererek uyarıp korkutmak üzere gönderdik. Sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. “Zaten” geçmiş ümmetlerden ve önceki nesillerden “kendilerine” Allah’ın delilini ortaya koyacak “bir uyarıcının gelmediği hiçbir ümmet yoktur.” ki bu sayede “helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Müfessirlerin genel kanaatine göre bu karşılaştırmalı örneklerin olumlu olanları hakkı, imanı, iman sahiplerini ve kavuşacakları güzellikleri; olumsuz olanları da bâtılı, inkârcılığı, inkârcıları ve kötü âkıbetlerini temsil etmektedir. Bu konudaki yorumları şöyle özetlemek mümkündür: Müminin tuttuğu yol sağlam, ufku ve basireti açık, niyet ve iradesi güçlü, yaptıkları kalıcı ve yarayışlıdır; kâfir ise ölüden farksızdır, basireti kapalı, kalbi kararmış, yaptıkları anlam kazanamamış ve boşa gitmiştir (Taberî, XXII, 128-129). Râzî bu örneklere şöyle bir izah getirir (XXVI, 16): “Gören” kelimesi mümini, “kör” kelimesi kâfiri, “aydınlık” imanı, “karanlıklar” küfrü, “gölge” rahatlığı ve huzuru, “sıcak” sıkıntıyı ve yakıcı ateşi, “diriler” müminleri, “ölüler” kâfirleri anlatmak için kullanılmıştır. Zira mümin önündeki açık yolu (dünya hayatından sonra yeni bir hayatın başlayacağını) görmekte, inkârcı ise bunu görmemektedir. Ama unutulmamalıdır ki kişinin görme duyusu ne kadar keskin olursa olsun, ışık olmazsa bir şey göremez. İşte iman ışık demektir ki gören kişinin önünü aydınlatır, küfür ise karanlığı temsil ettiğinden kâfirin hakikati görmesine engeldir. Sonra her ikisinin âkıbetine, müminin rahata ve huzura kavuşacağına, kâfirin ise sıkıntı ve yakıcı ateş ile karşılaşacağına işaret edilmiştir. Yüce Allah mümin ve kâfir hakkında bir başka örneğe daha yer vermekte, âdeta şöyle buyurmaktadır: Mümin ve kâfirin durumunu anlatmaya, gören ile körün mukayesesi bile az gelir. Çünkü âmâ bazı şeyleri idrak etmede gören ile ortak özelliğe sahiptir, kâfir ise hiçbir yararlı idrak gücüne haiz değildir, ölü gibidir. 19. âyette geçen “bir olmaz” fiilinin dirilerle ölülerden söz eden 22. âyette tekrar edilmesi de bu yorumu desteklemektedir. Öte yandan Râzî, gören ile kör mukayesesinde olumsuzluk edatının tekrar edilmeyip diğerlerinde tekrar edilmesinde şöyle bir mâna inceliği bulunduğunu belirtir: Bu tekrar tekit anlamı taşır. Birinci örnekte birbirine eşit olmama zıtlık düzeyinde değildir, diğerleri ise aynı zamanda birbirine zıttır. Şöyle ki, bir şahıs görür olabildiği gibi aynı şahıs âmâ da olabilir. Oysa karanlık ve aydınlık, gölge ve sıcak, diriler ve ölüler mahiyetleri bakımından da farklıdır; kör olma ve görür olma da böyledir, fakat âyette âmâ ile gören karşılaştırılmıştır. Aynı vücudun hem hayata hem ölüme konu olabileceği dikkate alındığında bu örneği birinciye paralel görmek mümkünse de gerçekte diri ile ölü arasındaki farklılık kör ile gören arasındaki farklılıktan çok fazladır. Daha önce belirttiğimiz üzere âmâ bazı şeyleri idrak etmede gören ile ortak özelliğe sahiptir, diri ile ölü arasında ise böyle bir ortaklık da yoktur, yani ölü sadece vasıf açısından değil işin gerçeği ve mahiyeti bakımından da diriden farklıdır (XXVI, 16; bu konuda başka görüşler için bk. Taberî, XXII, 129). Bazı müfessirlere göre ise diriler ve ölüler örneği, âlimlerle câhilleri, bazılarına göre de aklını kullananlarla aklını kullanmayanları anlatmaktadır (Şevkânî, IV, 396). 22. âyetin son cümlesinde, getirilen bütün kanıtları görmezden gelen ve inatla inkârcılığını sürdürenler kabirlerdekilere yani ölülere benzetilmiştir (İbn Atıyye, IV, 436). Bu benzetmedeki maksat, inkârcıların Resûlullah’ın bildirdiklerine kulaklarını tamamen tıkamış olduklarını belirtmek olabileceği gibi, o ne yaparsa yapsın onların iz‘anını harekete geçiremeyeceğini bildirmek olabilir (Râzî, XXVI, 18).
Fâtır Suresi 21. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Gölge ile sıcak rüzgâr bir olmadığı gibi cennet ile cehennem de içerik bakımından bir değildir.