Diyanet İşleri
Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahibleri, O'ndan başka tanrı olmadığına şahidlik etmişlerdir. O'ndan başka tanrı yoktur, O güçlüdür, Hakim'dir
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Allah şehadet eyledi şu gerçeğe ki, başka tanrı yok, ancak O vardır. Bütün melekler ve ilim uluları da dosdoğru olarak buna şahittir ki, başka tanrı yok, ancak O aziz, O hakîm vardır.
Yaşar Nuri Öztürk
Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıktır. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur.
Süleyman Ateşen ayrışan
Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına şahiddir. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle şahiddir (ki O'ndan başka tanrı yoktur. O), azizdir, hakimdir.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah, Kendisinden başka ibadete layık hiçbir hak ilah olmadığına şahitlik eder. Bu da O'nun ilahlığına delalet eden şeri ve kevnî ayetler iledir. Melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri de bunu açıklamaları ve tevhide davet etmeleri ile şahittirler. Aynı şekilde şahitlik edilecek en yüce şey olan Allah'ın tevhidine (birliğine) ve O'nun yaratmasında ve şeriatinde adalet ile kaim olduğuna da şahitlik ederler. O'ndan başka (hak) ilah yoktur. O, yücedir, kimse O’na üstün gelemez. O, yaratmasında, düzenlemesinde ve şeriat kılmasında hikmetlidir.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
18- Allah adaleti ortaya koyarak kendisinden başka (hak) ilâh olmadığına şehadet etti. Melekler ve ilim sahipleri de (buna şahitlik ettiler). O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, Azîz’dir, Hakîm’dir.
18. “Allah adaleti ortaya koyarak kendisinden başka (hak) ilâh olmadığına şehadet etti.” İşte bu yüce ve mutlak egemen el-Melik’in, meleklerin ve ilim ehlinin yaptıkları şehadetlerin en büyüğüdür. Şahitlik ettikleri şey de hakkında şahitlik edilenlerin en üstün ve en değerlisidir. O da Yüce Allah’ın tevhidi ve O’nun adaleti ayakta tuttuğudur. Bu aynı zamanda şeriatın bütün hükümlerine ve amellerin karşılıklarına dair bütün ahkâma şehadet etmeyi de kapsar. Çünkü şeriat ve dinin aslı ve temeli, Yüce Allah’ı tevhid, yalnız O’na ibadet etmek, azamet ve kibriya sıfatlarına tek başına O’nun sahip olduğunu itiraf etmektir. Bunlar; şeref, izzet, kudret, celal, cömertlik sıfatları, iyilik, rahmet, ihsan, cemal ve yaratılmışlardan hiçbir kimsenin sayamayacağı, kısmen dahi kuşatamayacağı yahut ulaşamayacağı ya da O’na övgünün nihaî derecesine varamayacağı mutlak kemal sıfatlarının yalnız O’na ait olduğunu kabul etmektir. Şeriatın öngördüğü ibadetler, muamelat ve bunlara dair diğer hükümler, emir ve nehiyler gibi şeyler de mutlak adalettir. Bunlarda herhangi bir şekilde zulüm ve haksızlık yoktur. Aksine bütün bunlar son derece hikmetli ve muhkemdir. Aynı şekilde iyi ve kötü amellere verilecek karşılıkların hepsi de adalettir. “De ki: Kimin şahitliği en büyüktür. De ki: Allah...”(el-En’âm, 6/19) Buna göre Allah’ın tevhidi, dini ve amellere tespit ettiği karşılıkların verilmesi hususları, en ufak bir şüpheyi taşımayacak şekilde sabit olmuştur ve bunlar, hakikatlerin en büyüğü ve en açık olanıdır. Allah buna dair sayılamayacak ve hesap edilemeyecek kadar kat’i delil ve belgeyi ortaya koymuştur. Bu âyet-i kerimede ilim ve ilim adamlarının fazileti de ortaya çıkmaktadır. Çünkü Allah sair insanlar arasından özellikle onları zikretmiş ve onların şahitliklerini kendisinin ve meleklerin şahitliği ile birlikte söz konusu etmiş, ilim adamlarının şahitliğini Allah’ın tevhidine, dinine, amellerin karşılığının verileceğine dair en büyük delil ve belgeler arasında değerlendirmiş, böylece mükelleflerin bu adil ve doğru şahitliği kabul etmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Yine bunun kapsamında ilim adamlarının adil oldukları, diğer insanların onlara tabi oldukları, ilim adamlarının ise kendilerine uyulması gereken önderler oldukları ortaya konmaktadır. Bu ise değeri ve kadri tespit edilemeyecek kadar büyük bir fazileti, şerefi ve üstün bir mevkiyi ifade eder.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Meâlinde “bildirdi” ve “ikrar etti” diye tercüme ettiğimiz “şehide” fiili sözlükte, “olay yerinde hazır bulunma, bir cismi veya olayı gözüyle görme” demektir; terim olarak ise “tanıklık etme” anlamına gelir. Bir iddianın ispatında, dolayısıyla bir hakkın yerini bulmasında şahitlik (tanıklık) önemli bir vasıtadır. Âyette Allah’ın kendisinden başka tanrı bulunmadığını bildirmesi de tanıklık kavramıyla ifade edilmiştir. Allah’ın bu konudaki şahitliği daha çok şu iki şekilde açıklanmıştır: a) Evrende kendi varlığını ve birliğini ortaya koyan sayısız deliller ve nişaneler yaratmış olması, b) peygamberler göndererek dinî anlamda bildirimde bulunmuş olması.
Elmalılı Muhammed Hamdi, genelde insanlar için bu mânanın anlaşılmasının daha kolay olması sebebiyle birçok tefsir âliminin bu izahla yetindiklerini belirttikten sonra, burada daha derin bir anlamın varlığına ve filozoflar arasında geniş tartışmalara yol açmış bulunan “ilm-i yakîn” (kesin bilgi) meselesinin esaslı bir çözümünün bulunduğuna dikkat çeker.
Elmalılı’nın yorumu özetle şöyledir: Bu âyetteki ifade bize göstermektedir ki, her hususta “yakîn”in temeli ve başlangıç noktası Allah’ın kendisi ve birliği hakkındaki bilgisi ve şehâdetidir. Her ilm-i yakîn, hakkın kendine mutabakatı (dış dünyadaki varlık ile o varlığa dair zihindeki bilginin uyuşması) ve bu mutabakatın bildirilip açıklanmasıyla gerçekleşir. İlm-i yakîn, ayn-ı yakîne (gözlemle elde edilen bilgiye), ayn-ı yakîn ise hakk-ı yakîne (bizzat yaşanarak, iç tecrübe ile kazanılan kesin bilgiye) dayanır. Yani ilm-i yakîn, realitede olanın, bizzat veya dolaylı olarak kendini göstermesidir. Herhangi bir gerçeğin kendine mutabakatı, yani dış gerçekliği ile hakkındaki bilginin uyuşması, ayniyet ilkesiyle ifade edilen bir tasdik türüyle ilgili olup bu da bilen bir süjenin varlığı ile gerçekleşir (bilen olmayınca bilinenin var olup olmadığından da söz edilemez; çünkü “Bir şey vardır” sözü bir hüküm, bir bilgi, bir tasdiktir ve bu, bir bileni, bir tasdik edeni gerektirir). Şu halde insan olmayınca kendilerini bilmeyen nesneler kendilerine mutabık değilse bunların insanda kendilerine tanıklık etmesi nasıl mümkün oluyor (bunlar hakkında nasıl bilgi sahibi oluyoruz)?; ve bütün bu tanıklıklar hak adı verilen tek noktada nasıl toplanıyor? İşte ilim meselesinin (epistemoloji) filozofları şaşırtan en ince noktası burasıdır. Âyet-i kerîme bu noktayı hallederek kesin bilginin gerçek başlangıcını gösteriyor: Varlıkların kendi zatlarında kendilerine mutabakatı (varlıklar hakkındaki bilgiler), Allah’ın kendi zâtında kendine mutabakatının, yani kendisi hakkındaki ilminin ve bu bilgiyi açıklayarak kendine ve birliğine tanıklığının eseridir. Bu sebeple varlıklar kendilerine kendilerinde mutabık değil, kendilerini bilen zât-ı hakta yani ilm-i ilâhîde kendilerine mutabıktırlar. Âlemde ne kadar tanık ve tanıklık, ne kadar ilim ve istidlâl varsa hepsi Hak Teâlâ’nın kendini bilmesine ve bildirmesine, yani şahitliğine dayalıdır; gerçek şahit Allah Teâlâ’dır. Hak Teâlâ’dan başka hiçbir bilen ne kendine ne diğer şeylere tamamen şahittir. İnsanda eşyanın kendilerine mutabakatları (eşyanın kendileriyle insanın zihnindeki onlara dair bilgilerin birbirine uyumu) izâfî (göreli), eksik ve belirli açılarla sınırlıdır. “Ben, benim” diyebilen insanın bile kendine mutabakatı (kendisi hakkındaki bilgisi), bütün yönlerden, tam, mutlak ve hakka’l-yakîn değildir. Onun kendinde bilmediği, şahitlik edemediği nice yönleri vardır. İnsanda mutlak, en hakiki bir ilm-i yakîn varsa o da Tanrı’nın var ve bir olduğu bilgisidir. Zira bu bilgi gerek kendisine gerekse eşyaya dair bütün bilgilerinin temel ve ilk öğesidir. Bu sayededir ki bir insan “ben, benim” diye kendini tanır, kendi kendine şahitlik eder, kendi şuurunun kendi varlığına intibakını (uygunluğu) kendine haber verir. Hem iddia sahibi hem tanık hem tanıklık edilen olduğu halde bu şahitliğini geçerli sayar ve iddia ettiği şeye kesin olarak inanır (II, 1056-1059). Öte yandan âlemde olup biten her şey Allah’a şahitlik eder; fakat bu aynı zamanda Allah’ın kendi kendine şahitlik etmesidir. Çünkü her şey O’nun eseridir, O’nun fiillerinin ve sıfatlarının tecellisidir; bildiklerimiz de bilgilerimiz de O’na aittir. Bütün var olanlar ve bütün bilgiler Allah’ın kendi zâtına, ulûhiyyetine, vahdâniyyetine şehâdetidir.
20. âyetteki “Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: Ben kendimi Allah’a teslim ettim” ve “Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir” ifadelerinin de Elmalılı’nın işaret ettiği noktayı desteklediği söylenebilir. Zira bu âyetten de, Allah’ın varlığı ve O’ndan başka ilâh bulunmadığı hususundaki bütün bilgilerin temelinin yine O’nun şahitliğine dayandığı, hakikatleri kavrayabilmenin ve bilgiden emin olabilmenin yolunun O’na inanmak ve O’nun ilminden yararlanmaktan geçtiği anlaşılmaktadır.
Sözlükte kıst kelimesi “hak ve adalet” anlamlarına gelmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de “âdil davranma”yı ifade için “adl” ve türevleri, hak ölçüsü olan adaleti ve adaletin somutlaşmış halini (hakkaniyet) ifade için de genellikle kıst ve bazı türevleri kullanılmıştır.