Diyanet İşlerien ayrışan
De ki: "Üstünüzden ve altınızdan size azab göndermeğe, sizi fırka fırka yapıp kiminize kiminizin hıncını tattırmağa Kadir olan O'dur." Anlasınlar diye ayetleri nasıl yerli yerince açıkladığımıza bak
Elmalılı Hamdi Yazır
De ki: "O'nun üstünüzden ve ayaklarınızın altından azab göndermeye, yahut sizi fırkalara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yeter". Bak, âyetlerimizi nasıl inceden inceye açıklıyoruz ki, onlar iyice anlasınlar.
Yaşar Nuri Öztürk
De ki: "O size, üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye yahut sizi fırka fırka birbirinize düşürerek/fırkalara bölüp içinden çıkılmaz durumlara düşürerek/fırkaları elbise gibi size giydirerek kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya Kaadir'dir." Bak nasıl sıralıyoruz ayetleri, iyice kavrayabilsinler diye.
Süleyman Ateş
De ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azab göndermeğe, ya da sizi parti parti birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını taddırmağa kadirdir." Bak, anlasınlar diye ayetleri nasıl açıklıyoruz?!
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Resul!- Onlara de ki: Allah, üstünüzden (gökten) taş, yıldırım, tufan gibi veya altınızdan deprem, yere geçirme ve kalplerinizin arasında ihtilaf sokarak herkesin kendi hevâsına uyup birbirinizle savaşması gibi azap göndermeye kadirdir. -Ey Resul! Dikkatli bir şekilde düşün: Onlar senin getirdiğinin hak olduğunu anlasınlar diye delilleri ve burhanları nasıl da çeşitli kılıp açıklıyoruz. Şüphesiz onların yanında bulunanlar batılın ta kendisidir.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
65- De ki:“O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi fırkalara ayırıp birbirinize katarak kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadirdir.” İyice idrak etsinler diye âyetlerimizi nasıl açıkladığımıza bir bak! 66- Senin kavmin onu yalanladı. Halbuki o, hakkın ta kendisidir. De ki:“Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 67- Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı var. Siz de yakında öğreneceksiniz.
65. Yani Yüce Allah, her cihetten üzerinize azap göndermeye kadirdir. “Üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da fırkalara ayırıp birbirinize katarak” fitne zamanlarında “kiminizin hıncını kiminize tattırmaya” ve kiminizi kiminize öldürtmeye “kadirdir.” O, bütün bunlara gücü yetendir. O bakımdan O’na isyanı gerektiren işlere devam etmekten sakının. Yoksa sizi yok edecek birtakım azaplar gelip sizi bulur. Allah bütün bunlara kadir olduğunu haber vermektedir. Ancak O, bu ümmetin üzerinden yukarıdan taş veya çakıl yağması şeklindeki azabı ve buna benzer azapların gelmesini, altlarından da yerin dibine geçirilme azabına uğratılmalarını rahmetinin bir tecellisi olarak kaldırmıştır. Fakat onlardan kimilerine diğerlerinin hıncını tattırmak ve kimini kimine musallat kılmak suretiyle sözü geçen bu cezaların bir kısmını, ibret alanların görmesi ve hayırlı amel işlemek isteyenlerin fark etmeleri için dünyevî bir ceza olarak göndermiştir. “İyice idrak etsinler” ne için yaratıldıklarını anlasınlar, şer’î gerçekleri ve ilâhi istekleri kavrasınlar “diye âyetleri nasıl açıkladığımıza” türlü türlü beyan ettiğimize “bir bak!” Ve bizim bunları nasıl pek çok şekillerde açıkladığımıza bir bak ki bunların hepsi de hakka delâlet etmektedir.
66.“Senin kavmin onu” yani Kur’an’ı “yalanladı. Halbuki o” hakkında şüphe söz konusu olmayan ve en ufak bir tereddütün yanına yaklaşamadığı “hakkın ta kendisidir. De ki: Ben sizin üzerinizde” amellerinizi tespit edecek ve onların karşılığını verecek “bir vekil değilim.” Ben ancak bir uyarıcı ve tebliğciyim.
67. “Her bir haberin” gelip çatacağı, daha erkene alınamayacağı ve sonraya da bırakılamayacağı “kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Sizde yakında” tehdit olunduğunuz azabı “öğreneceksiniz.”
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
İnsanları bir belâdan kurtaran Allah, başka bir veya birçok belâya uğratmaya; onlara “üstlerinden veya ayaklarının altından” yani gökten ve yerden türlü felâketler göndermeye; hatta onların ihtiraslarını birbiriyle çatıştırarak, değişik mezhep, fırka gibi gruplara ayırarak birbirleriyle çarpışmalarını, savaşmalarını sağlamaya da kadirdir. Geçmişte insanoğlu beklemediği, ummadığı birçok semavî ve dünyevî felâketlerle karşılaşmış, şimdi de karşılaşmaktadır. İnsanoğlu, Allah’ın koyduğu kanunlardan sapmanın bedeli olarak, tabii âfetler denilenlerin yanında, bizzat kendi eliyle ortaya çıkardığı umulmadık belâlara da duçar olmaktadır. Nükleer felâketler, çevre kirlenmesi, tabiat düzeninin bozulması; ihtiraslardan veya ideoloji ayrılıklarından, din ve mezhep ayrılıklarından, ırkçılıktan ve bölgesel çıkar hesaplarından kaynaklanan ve kısa sürelerde yüz binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına, sakat düşmesine, aç ve açık kalmasına, ülkelerin harap olmasına yol açan savaşlar bu belâlardan bazılarıdır.
Âyetin, bölünüp parçalanmayı bir felâket olarak gösteren kısmı özellikle mânidardır. Gerçekten, Allah’ı tanıyıp O’nun buyruk ve kanunları uyarınca hayatlarını düzenlemekten uzaklaşan toplumlar genellikle ortak inanç ve fikirlerden, istek ve ideallerden uzaklaşmakta, sonuçta bu farklı fikir ve isteklerin çatışması insanları fiilî çatışmalara, fitne ve fesada, nihayet savaşlara kadar götürmektedir ki, âyet-i kerîmede bu durum, insanların Allah’tan yüz çevirmelerinin, O’nu unutarak fâni şeyleri birer tanrı gibi kabul edip onların peşine takılmalarının, nihayet onları Allah’a eş ve ortak tutmalarının bir sonucu olarak gösterilmiştir. Öyle görülüyor ki, insanoğlu malın mülkün, şan ve şöhretin, ihtiras ve şehvetin ve nihayet hak yoldan saptıran sahte önderlerin esiri olmaktan, onlara tapmaktan kurtularak yalnız Allah’ı rab bilip sadece O’ndan yardım dilemediği, O’nun buyruklarını kesin kanunlar olarak tanıyıp bunları hayata hâkim kılmadığı sürece âyetlerde işaret edilen bu tehlikelere de müstahak olacak, bilinen ve bilinmeyen birçok felâkete, âyetteki deyimiyle azaba mâruz kalacak ve Allah’tan başka hiçbir güç, hiçbir zekâ, hatta Allah’ın kitabında yer alan “hikmet”ten nasipsiz olan bilim ve teknoloji de bu felâketleri önleyemeyecek; aksine hikmetten mahrum kaldığı sürece bilim ve teknoloji yeni felâketlere yol açacaktır. Bu bakımdan yukarıdaki âyetler bütün insanlara, insanlığın selâmeti için mutlaka dikkate alınması gereken bir uyarıdır. Dolayısıyla 65. âyetin sonunda “anlasınlar diye...” buyurulmuştur.